Günlük, İstanbul'da Yaşamak

Hayat Nasıl Gidiyor?

Bu aralar her şey sizin de üstünüze üstünüze geliyor mu? Yerli yersiz içiniz daralıyor mu? Sıcaktan mı yoksa derinden bir sıkıntınız mı var ayırt edemiyor musunuz? Uykularınız bölünüyor mu? Sabaha kadar saçma sapan mesajları olan rüyalar size rahat vermiyor mu?

Sanırım değişiyoruz. Değişiyoruz ve gelişiyoruz. Buna izin vermemeye çalıştıkça da aynen böyle şişiyoruz. Değişimi kabul etmek çok zor ama değişim bir kez geldi mi istediğimiz kadar kapılarımızı kapatalım, istediğimiz kadar şişelim bizi dinleyip duracağını sanmıyorum. Bir yerde patlayacağız.

Hep o bizi bırakmayan bilinçaltımız..

Bizim iyiliğimizi isteyen ama farkında olmadan bizi kanırtan kendini koruma sistemimiz. Bir düzen bulup, rutine alıştı mı ondan iyisi yok. Rahatlık en sevdiği şey. Yavaş yavaş size zarar da verse, “Aman ağzımızın tadı kaçmasın Ali Rıza Bey” diyiveriyor hemen. Ama ufacık bir değişim isteğiniz olsun, en ufak bir adım atın, elinde sopasıyla kapıda dikiliveriyor. Benim derdim de tamamen bu sanırım. Değişim sancısı çekiyorum. Yenilikleri gördüğü için alarm veriyor vücudum.

Kusura bakma sevgili bilinçaltım. Buna da alışmak zorundayız beraber.

fundaninharikalardiyari.wordpress.com – © 2018 – Tüm Hakları Saklıdır.
Filmler, Listeler, Marvel

En Sevilesi 20 Marvel Karakteri

Gün geçmiyor ki Marvel hayatımıza bir şekilde temas etmesin. Biz istemesek bile ekranlar, billboardlar, marketler, kırtasiyeler hatta züccaciyelerde bile karşımıza çıkıyor.  Tüm karakterler dağılabilecek her alana dağılmış durumdalar.

Bu yazının konusuna gelince.. “Sevilesi” kısmını açıklayayım öncelikle, karakterin gelişimi, var olması için gerekli sebepleri, krizlerle başa çıkışı, fedakarlığı, kararlılığı, sevdikleri için yapabilecekleri-yapamayacakları dahil sevdiğim her türlü davranışlarına göre yaptım bu listeyi. Listeyi tamamen MCU (Marvel Sinematik Evreni) karakterleri içerisinden ve kendi düşüncelerimle yazdığımı belirterek başlıyorum. Bakalım benim “sevilesi” tanımımı siz de sevecek misiniz?

20. Maria Hill & Phil Coulson

Sıralamayı yaptığım zaman, bu iki karakterden birini elemek zorundaydım. Bu da kesinlikle içime sinmedi. Hem Maria Hill hem de Paul Coulson, herhangi bir süper güçleri ya da son teknolojiye sahip über kostümleri olmamasına rağmen dünyanın korunması konusunda ellerinden geleni yapıyorlar. Sadık ve donanımlı iki ajan olmaları da onları konumlarının vazgeçilmezi haline getiriyor.

maria_phil_fhd

19. Loki

Hayatımıza “God of Mischief” olarak girdiğinde, açık söyleyeyim kendisinden hiç hazzetmezdim. Thor filminde Thor’a, The Avengers filminde tüm kahramanlara attığı kazıklar yüzünden, açığa çıkardığı Tesseract ve sonradan tanıştığımız Mind Stone yüzünden, Thor: The Dark World filminde ortalığın karışmasına, Aether‘ın serbest kalıp sonradan Reality Stone‘a dönüşmesine ve annesi Frigga‘nın ölümüne neden olması yüzünden pek de sevdiğim bir karakter değildi. (Nasıl olsun? Şu başarı listesine bakın!) Tabi yaptıkları bunlarla da sınırlı kalmadı. Dolaylı yoldan da olsa babası Odin‘in ölümüne de neden oldu. Bunlar ve daha fazlası için her taşın altından Loki çıkarken, karakterin derinine inmeye başladık. Aslında annesini, kardeşini, Asgard’ı ne kadar sevdiğini gördük. Hayatımıza Hela’nın girmesiyle birlikte Loki bizleri şaşırtmaya başladı. Asgard’ı ve Thor’u korumaya çalışmasıyla tam işleri düzeltiyor derken, bu kez de hayatımıza Thanos girdi ve yaptığı son fedakarlık Loki’nin yerini kalbimizde sağlamlaştırmayı başardı. Bu Loki için gerçek bir son mu oldu, bekleyip göreceğiz.

loki_fhd

18. Thanos

Thanos’u yaptıkları sevdiklerimize dokundu diye pek de “sevilesi” bulamayabiliriz. Ama karakter derinliğine, gelişimine, varoluş amacına ve etkisine bakınca saygı duymamak elde değil diye düşünüyorum. Üstüne Josh Brolin’in muhteşem oyunculuğu da eklenince…

thanos_fhd

17. Hawkeye/Clint Barton

Ah Hawkeye.. Marvel’ın beni en çok üzdüğü karakterlerden bir tanesi. Jeremy Renner, ilk olarak Thor filminde hayatımıza Hawkeye olarak girdiğinde karakterden beklentim çook büyüktü. The Avengers‘ta Loki’nin büyüsüne kapılmasıyla aramıza biraz mesafe girdi tabii ama Age of Ultron‘daki gizli lider duruşuyla beni yeniden etkisi altına aldı. Ama hep görmezden gelinen, hakettiğinden daha az değer verilen bir karakter olarak bıraktılar. Civil War itibariyle rolü azaltılan, Infinity War‘da tamamen yok sayılan Hawkeye umarım Avengers 4 itibariyle hayatımıza yeniden dahil olur.

hawkeye_fhd

16. Black Widow/Natasha Romanoff

Rolü Scarlett Johanson oynadığından mıdır yoksa Joss Whedon’ın kadın karakter yaratmada Buffy sonrası sorun yaşamasından mıdır bilemiyorum ama ilk filmlerde Black Widow’un inanılmaz kötü sunulduğunu düşünüyorum. Iron Man 2’de sekreter olarak gördüğümüz Black Widow aksiyona girse de sürekli bir “eye candy” olarak kaldı. Sürekli ya flörtleri ya da kostümleri ön plandaydı. Kadın hamile haliyle aksiyon sahneleri çekti ama insanlar yine de ona kostümündeki yenilikleri sordular. İzleyicilere kesinlikle Wakanda’nın kadınları ya da Valkyrie ya da Wasp gibi sunulmadı. Özellikle Bruce ile yaratılmaya çalışılan yapay romantizme rağmen yine de Widow’a, gücüne ve potansiyeline inanıyorum. Solo filmini merakla bekliyorum.

black_widow_fhd

15. Nick Fury

Şimdiye kadar Nick Fury’nin sırlarla dolu hayatından ufak kesitleri görebildik. Geçmişini, sırlarını, hayatını en çok merak ettiğim karakter diyebilirim rahatlıkla. Gelecek olan Captain Marvel filminin bizi biraz da olsa aydınlatacağını umuyorum. Steve, Tony ve tabii ki Paul ve Maria ile olan ilişkisini çok sevmiştim. Biraz daha görmek isterim doğrusu. Solo Nick Fury filmi yapmazlar mı acaba?

nick_fury_fhd

14. War Machine/James Rhodes

Her ne kadar Don Cheadle’ı çok sevsem de, bu rolde Terrence Howard devam etmeliydi diye düşünüyorum. Iron Man filmindeki kimyaları çok uyumluydu, film dışında birbirlerini sevmiyor olmaları ne kötü. Yine de karakter olarak Rhodey, hem ülkesine, hem Tony’e hem de Avengers’a olan sadakatini defalarca kanıtlamış, çok sadık bir dost. Ayrıca “tanrılaşmış” kahramanlar arasında varolmaya çalışıp bir de görünür olmak için uğraşıyor. Gerçek bir insan, bizden biri. Şu kostüme bakar mısınız, hiç olmuş mu ya? =)

james_rhodes_fhd

13. Captain America/Steve Rogers

Steve Rogers hakkında ne diyebiliriz ki? Bucky’sine olan ebedi aşkı ve aşırı düşkünlüğü dışında kızabileceğim yazabileceğim hiçbir kusuru yok adamın. Bu da Civil War’a neden olduğu için kusur benim gözümde, yoksa Bucky’e tapmasının hiçbir mahsuru yok =)   Captain America’yı sadece lider oluşuyla bile sevebiliriz. Kendini takımı için feda eder, doğru bildikleri için sonuna kadar gider, ülkesi için yapamayacağı yoktur. Bazen Tonyciğimle bu özellikleri yüzünden kafa kafaya gelse de yine de tam da bu özellikleri yüzünden sevilesi bir karakter.  Son filmlerde adamın kostüm renklerini umutlarından hızlı söndürdüler. Steve’in ülkesi için yapabileceklerini, ülkesi Steve için yapamadı. Bu yüzden Avengers 4’da ölmesinden korktuğum ve ölürse çok üzüleceğim iki karakterden biri kendisi. (Diğer için bir numaraya bakınız.) Ayrıca keşke Peggy ile o dansı edebilselerdi.

captain_america_fhd

12. Peggy Carter

Agent Carter dizisi iptal olduğunda en çok üzülen izleyicilerden biri bendim sanırım. Marvel’ın bütün köşe başları erkekler tarafından kapılı olduğu ve güçlü kadın karaktere çok aç olduğumuz dönemlerde karşımıza Peggy Carter çıkmıştı. Hayley Atwell’ın eğlenceli karakteriyle de birleşince en sevdiğim kadın kahramanlardan biri haline geldi. Bence Peggy Carter olmasa, Steve Rogers’tan Captain America olmazdı. Keşke bir revival haberi alabilsek de sevinsek..

peggy_carter_fhd

11. The Hulk/Bruce Banner

Her ne kadar Mark Ruffalo’yu hem insan hem de aktör olarak çok sevsem de benim için gerçek Bruce Banner Edward Norton’dur. “The Incredible Hulk” filminde harikalar yaratmıştı. Banner’ın hem naif hem de hırçın tarafını inanılmaz iyi canlandırmıştı. Norton gidip Ruffalo geldiğinde karakter özünü kaybetmiş gibiydi benim için. Betty Ross’un olmaması hatta üstüne bir de unutulup yerine Black Widow’la olması için zorlanan romantik sahneler çok yorucu olmaya başlamıştı. Yine de karakteri ve oyuna getirdiklerini seviyorum. Önümüzdeki filmlerde nerede olacağını, hatta olup olmayacağını merak ediyorum. Hem Bruce hem de korkup saklanan Hulk açısından gelişmelerin ne olacağını bekleyip göreceğiz sanırım.

bruce_banner_fhd

10. The Wasp/Hope Van Dyne

The Ant-man filmini izlerken Hope Van Dyne‘ı bu kadar sevebileceğimi asla düşünmemiştim. Hatta bana oldukça karanlık gelmişti. Bir anlığına da olsa, çekilecek 2. filmin potansiyel kötüsü olabileceğini düşünmüştüm. Ama işler öyle olmadı. Hem güçlü, hem zeki, hem çevik hem de çok iyi dövüşebilen nur topu gibi bir kadın savaşçımız daha oldu!

wasp_fhd

9. Pepper Potts

Pepper Potts, dünyanın hem en şanslı hem en şanssız kadını olabilir. Çok zeki ve yetenekli bir iş kadını olmasına rağmen, Tony Stark‘a aşık olmak gibi bir gaflete düşüyor. Bu, o kadar gözümüzün önünde ve o kadar masumane şekilde oluyor ki kendi adıma endgame olsunlar, günbatımına doğru yol alarak hikayelerini şairane biçimde bitirsinler istiyorum. Pepper’ın, Tony’nin hem hayatını, hem ruhunu, hem işini defalarca kurtarması yetmiyormuş gibi, Iron Man 3‘te yaşadıklarıyla bir süperkahraman olarak gerekirse dünyayı da kurtarabileceğini kanıtladı bence.

pepper_potts_fhd

8. Shuri

Marvel Sinematik Evreni’nin, Black Panther filmiyle ile birlikte kesinlikle kadın karakterlere gereken özeni gösterdiğini düşünüyorum. Bize Wakandalı Kadınları verdi, daha ne olsun! Shuri örneğin, kraliyet ailesinden yani bir “prenses” olmasına rağmen hem muhteşem zekaya sahip bir kadın, hem de Wakanda’nın sahip olduğu en iyi savaşçılardan bir tanesi. Zeka konusunda muhtemelen Tony Stark ile Bruce Banner’ın birleşimi, Shuri’nin karşısında belki durabilir. Ah o kapışmayı nasıl da görmek isterim!

shuri_fhd

7. Nakia

Wakanda’nın bir diğer kıymetli “prensesi” de Nakia. Doğrusunu söylemek gerekirse prensesten ziyade bir kabile lideri. Genel olarak casusluk yaparak insanlarının hayatını kurtarıyor. Bir nevi Black Widow diyebilirim onunla ilgili olarak. T’Challa ile aralarındaki kimya uzaklardan bile hissedilebiliyor ama Nakia’nın yakın zamanda kraliçe olup tahtta oturmak gibi bir niyeti yok. Dışarıda, hiçbir şeyi olmayan, zor durumdaki insanlara yardım etmek onun en önemli amacı. Sanırım Nakia’yı bu yüzden çok sevdim. Köşesine çekilmiyor, insanlarını arayıp bulup onlara yardım ediyor.

nakia_fhd

6. General Okoye

“Wakanda’nın Kadınları” beni gerçekten etkiledi. En çok da “The Walking Dead”ten de tanıdığımız Michonne yani Danai Gurira’nın oynadığı General Okoye karakteri. Ülkesine o kadar içten bağlı bir asker ki yeri geldiğinde ülkesinin iyiliği için eşiyle bile dövüşmek zorunda kalıyor. Hem çok güçlü, hem çok zeki, hem de T’challa’nın en güvendiği savaşçısı, dostu, sağkolu. Okoye’yi anlatmaya kelimeler yetmez benim gözümde ❤

okoye_fhd

5. Spider-Man/Peter Parker

Tobey Maguire mi Andrew Garfield mı derken aradığımızı Tom Holland ile bulduk. Tony Stark ile olan baba-oğul ilişkisine ayrı bayılıyorum ama bireysel olarak da Peter Parker’ın bu kadar şahane olmasının nedeni kesinlikle Tom Holland’ın kendine özgü tavırları olduğunu düşünüyorum. Avengers: Infinity War‘da bizi kahretse de iyi ki yapılmış film anlaşmaları var da geri döneceğinden eminiz.

peter_parker_fhd

4. Black Panther/T’Challa

Captain America: Civil War‘da T’challa ile tanıştığımızda değerlerine bağlı ve prensipli duruşuyla kendisini pek beğenmiştim. Kendi filmi geldiğinde baya sevmeye başladım. Halkına bağlılığıyla gerçek bir lider, dürüst ve erdemli. Rakiplerine bile saygıyla davranan, halkı arasında sevilen gerçekten yiğit ve cesur bir adam. Ah T’Challa, dünyanın senin gibilere ne kadar ihtiyacı var, bir bilsen..

black_panther_fhd

 

Geldik ilk 3’e. Buradan sonrasının herhangi bir şekilde bir aşk mektubuna dönmesini hiç istemiyorum ama bakalım ne kadar başarılı olacağım =)

3. Doctor Strange/Stephen Strange

Marvel Sinematik Evreni’nin yeni yıldızı Stephen Strange’e merhaba diyin! İlerleyen dönemlerde gelişen bilgeliği ile Avengers’ın kalbinde yer alacağını düşünüyorum. Spiderman:Far From Home filminde Tony Stark yerine Peter Parker’ın yeni mentörü olarak geçtiğini öğrendiğimden beri de bu fikrim kesinleşti. Stephen Strange bu rolü en iyi dolduracak kişi olabilir gerçekten de. İlk filme baktığımızda Tony Stark ile aynı şaşaalı hayatı, aynı kibri, aynı dibe çöküşleri, kendi mentörü konusunda aynı hayal kırıklığına uğradıklarını, arkadaşının düşmana evrilmesi derken hemen hemen aynı hayatı yaşadıklarını görebiliriz zaten. Stephen Strange belki de bu evrenin gördüğü en büyük büyücülerden dolayısıyla en güçlü savaşçılardan biri olabilir. Hikayesinin devamını merakla bekleyeceğim.

doctor_strange_fhd

2. Thor

Bir insan Thor’u nasıl sevmez? Çocuksu merakını, inadını, varını yoğunu ortaya koyarak savaşmasını, gücünü, bağlılığını, doğru bildiğinden şaşmayışını, insanlardaki iyiliğe inanıyor olmasını ve her şartta devam edebildiğini gören herkes Thor’u sever. Thor da Stephen Strange gibi kibirli ve uzun bir yoldan geçerek, törpülenerek bugün olduğu Tanrı haline geldi. Thor: Ragnarok filmi ile überThor’a dönüştüğünden beri izlemesi çok daha keyifli bir hal aldı. Infinity War ile öyle güçlendi, öyle şahane bir savaşçı oldu ki Chris Hemsworth ile kontrat yenilemeye gitsinler istiyorum. Bildiğimiz anlamdaki Thor’un hikayesini bitirdiler. Asgard öldü, Mjolnir öldü, ailesi öldü, kardeşi öldü, arkadaşları öldü, halkının yarısı öldü. Ama Stormbreaker geldi, halkının yarısı da dünyanın bir yerinde Valkyrie ile güvende. Artık Thor da çok güvenilir bir savaşçı olduğu için ellerinde tutmaları gerektiğine inanıyorum.

thor_fhd

1. Iron Man/Tony Stark

The Man, The Myth, The Legend

En büyük evrimi geçiren adam. İlk filmiyle göründüğü son film arasında karakteri arasında dağlar kadar fark olan adam. Şu aşağıdaki pozdan fersahlarca uzaklaşmış olan adam.. Pardon, aşk mektubuna bağlamaya başladım sanırım. Ancak bu kadar dayanabildim. Anlatmaya gerek yok görüyorsunuz ❤

Iron Man ile hayatımızda girdiğinde Stark Industries’in şımarık oğluydu. Dünyanın kendi etrafında döndüğünü sanıyordu. Filmin sonlarına doğru işlerin hiç de düşündüğü gibi olmadığını gördü. Dünyanın savaşlara teslim olmasında şirketinin rolünü gördü, bunu düzeltmeye çalıştı. Avengers ile dünyanın bambaşka tehditlere açık olduğunu gördü. Bu durum onda inanılmaz bir baskı yarattı. Iron Man 3 ile yaşadığı panik ataklara ve paranoyaya şahit olduk. Dünyayı kurtarmak ve arkadaşlarını hayatta tutmak için Ultron’u yarattığında işler daha da karmaşıklaştı. Civil War ile en yakın arkadaşı tarafından ailesinin katiline tercih edilip yalnız bırakıldı. Yine de yılmadı. Peter Parker’ın mentörü oldu, Pepper ile barıştı işleri yoluna koydu. Tam yine her şey yoluna girmişken bu kez ortaya Thanos çıktı. Ve Stephen Strange’in açtığı yolda Avengers’a önderlik edip, dünyayı bir kez daha kurtarmak yine Tony Stark’a düştü.

Umarım Avengers 4 ile Tony’e ya da Pepper’a veda etmeyiz. Tony’nin deneyimlediği bunca acıdan sonra yoluna mutlu bir şekilde gidişini izlemek istiyorum. Umarım dramatik sonu Tony üzerinden planlamazlar. Filmler onunla başladı, onun ölümüyle tamamlamayacaklarını düşünmek istiyorum. Bir şekilde orada olsun. Ne bileyim konuk oyuncu olur, aftercredit sahnesi olur. Her şekilde kabülüm. Yine aşk mektubuna dönüştürmeden bitiriyorum. Tamam.

tony_stark_fhd

Bu liste işi çok eğlenceliymiş ya, en kısa zamanda bir de tersini yapayım bakalım ne çıkacak.

fundaninharikalardiyari.wordpress.com – © 2018 – Tüm Hakları Saklıdır.
Günlük, İstanbul'da Yaşamak

İletişemiyor Oluşumuza Bir Çare Yok Mu?

Normalde de çok gözlem yapan biriyim aslında. Nedenini bilmiyorum ama bu aralar bu durumu biraz daha arttırdım sanırım. İtalya hazırlığı gereği sürekli devlet dairelerine, özel ofislere gidip geliyorum. Sosyal hayatım da bir yandan devam ediyor, bir çok organizasyona katılıyorum. Markette, bankada, sırada, toplu taşımada sürekli insanların içerisinde bulunuyorum. Açıkçası insanlardan yorulduğumu hissediyorum.

Kimsenin kimseyi anlamak için bir gayreti yok, empati sıfır. Kimsenin hisleri, kendisi, yapması gerekenler, bulunduğu konum kimsenin umrunda değil. İstisna çok az. Ben kendimi istisnalardan sayardım. Ama bu kadar dışarda olmak, bu kadar maruz kalmak beni de onlardan biri haline getirdi. Metrobüs sırasında mesela en önde durmaya, içeri girer girmez oturacak yer bulmaya programlandım. Nedenki? Oturmayı sevmem bile. Ama olması gereken buymuş gibi hissediyorum. Diğer türlü ayakta ya itilip kakılıyorsunuz ya tacize uğruyorsunuz ya da bir teyzeyi baya sırtınızda taşıyorsunuz. Çünkü bir de bu sorun var, kimse dik durmayı bilmiyor toplu taşımada. Hemen sırtını birine dayamak durumunda. Umuyorum o kadar fena hale asla gelmem. Birine yer mi veriyorsunuz? Hemen pişman olmanızı sağlayacak bir olay yaşanıyor. Geçsin diye yol mu veriyorsunuz, geçmiyor tam önünüzde kazık gibi durmayı başarıyor. Tutunacak yerinizi de kaptırdığınız için bir o yana bir bu yana savrulup gidiyorsunuz.

Toplu taşıma rezaletini çekmeyeyim, insanlardan uzak olayım taksiye bineyim diyorsunuz, off o konuya hiç girmeyeyim. Neler olduğunu birkaç kez taksiye bindiyseniz ya da azıcık sosyal medya takip ediyorsanız zaten biliyorsunuzdur.

Kazıklanmak atasporumuz haline geldi. Eskiden sadece parasaldı, şimdi her konuda kazıklanabiliyorsunuz. Çünkü insanlar seçebilecekleri, onca şey varken kazıklama konusunda ustalaşmayı seçtiler.

Sıra beklemeniz gereken bir yere gidiyorsunuz. Mesela Aile Sağlık Merkezi ya da Nüfus Müdürlüğü ya da Banka ya da ya da… Herkesin gözünde potansiyel fırsatçısınız. Çünkü oradaki herkes potansiyel fırsatçı. Aptala yatan mı derseniz, yalan söylediği gözünden belli olmasına rağmen kendini acındıran mı, bile bile önünüze geçmeye çalışan mı ne ararsanız hepsi burada. İzin verseniz bile bile hakkınızı gasp ettiklerini görüp sinirleniyorsunuz, müdahale etseniz işin nerelere gidebileceğini bilmiyorsunuz. Ben genelde işin nereye gideceğini umursamayıp müdahale ediyorum. Hakkımı korumaktan daha önemli ne işim olabilir? Şu iki haftadır gittiğim yerlerde bir kişi de gerçekten kibarca ve içten şekilde derdinin ne olduğunu neden acele ettiğini açıklasa gerçekten sıramı beklerim. Hiç mühim değil. Ama üçkağıt insanların içine işlemiş. Hiçbirinin gerçekten acelesi olduğunu bile düşünmüyorum.

En üzücüsü de insanların Suriyeli göçmenler üzerinden nefret kusarak prim yapmaya çalışması. İki hafta iki farklı örnekle karşılaştım. İlki otobüsteydi. Otobüs o kadar kalabalıktı ki bir adam ve ben orta kapıdan binmek durumunda kaldık. Sonra Suriyeli bir kadın ve adam, ellerindeki bebek arabasıyla binmek istediler fakat hiç yer olmadığını görünce geri çekildiler. Adam hemen Suriyeliler hakkında konuşmaya başladı. “Ben zor sığıyorum bi de sen eksiktin” falan gibi şeyler söyleyerek bitirdi tiradını. Suriyeli adam hiçbir şey anlamadı. Gitti, kapılar kapandı. Ben akbilimi gönderdim. Yanımdaki -demin aslan kesilen- adamdan tık yok. Akbilinin ucunu bile göstermedi. Suriyeliye bir kamyon laf etti ama otobüse birkaç lira vermemeyi kendine yedirmeyi geçin, günün kazançlarına yazdı muhtemelen. Kendince kahraman oldu çünkü, o Suriyeli’den farklı olarak memlekete bir faydası varmış gibi…

İkinci örnekse Aile Sağlık Merkezi’nde oldu. Üç tane siyah çarşaf giymiş Suriyeli kadın, bir tane inanılmaz tatlı bir erkek bebekle sıra bekliyorlardı. Üç kişi bir de bebek olduğu için dört ayrı randevu demek bu ve sıradalar, bekliyorlar yani. Onlardan sonra sırada ben varım. Benden sonra başka bir siyah çarşaflı kadın geldi. Yavaş yavaş başka insanlar da gelip sıraya girdi. Doğru düzgün bir numaratör olmadığını gören kadın yavaş yavaş bana doğru ilerlemeye başladı. Daha sonra bana “Suriyeliler’in nasıl gelip her yeri kapladığını, çok kalabalık olduklarını” falan anlatıp beni doldurmaya kalkıştı. O kadar rezil şeyler söyledi ki, onların da sırada olduklarını, yanlarında bebek olduğunu, sırada olmasalar bile anlayış göstermemiz gerektiğini açıklayarak kadını zor durdurdum. Kadının benim sırama çökmeye çalışacağından emindim ama beni de şaşırtarak Suriyeliler’in de sırasına çökmeye çalıştı. Tabii ki izin vermedim. Hepimiz kendi sıramızda içeri girdik. Yani neden kimse kendine sormuyor “Ben neden bu kadar önemli hissediyorum?” diye, merak ediyorum.

Bireysel bazda istediğimiz kadar gündemi takip etmeyelim, istediğimiz kadar dışarı çıkmayalım ya da çıksak da kalabalıktan uzak duralım; kollektifte kirleniyoruz, bilinçlerimiz atmosferde ne varsa onu çekiyor. Bu da bol nefret, kötülük, hırs, tahammülsüzlük. Hepimiz etkileniyoruz. En tatlı insanlar bile sıraya girmek ya da toplu taşıma kullanmak gibi çok insani ve beraber yaşamanın ilk kurallarına uymak yerine minik üçkağıtlar peşine düşüyor. Tüm hanımefendiliklerini-beyefendiliklerini, kibarlıklarını evlerinde bırakıp dışarı çıkıyorlar.

Bu değişir mi, buna bir çare var mı bilmiyorum. Sadece çok üzülüyorum ve değişmesini diliyorum.

fundaninharikalardiyari.wordpress.com – © 2018 – Tüm Hakları Saklıdır.
Filmler

Mamma Mia!

Çok sevdiğim Cinemaximum’un alışverişlerimden dolayı bana bedava bir bilet vermesi sayesinde serinin yeni filmi “Mamma Mia! Here We Go Again”i vizyona girer girmez izledim. Bakmayın çok sevdiğim dediğime. Kinaye o. Maximum kart günahını bile zor veriyor, hiçbir avantajı yok, sevincim şaşkınlığım o yüzden biraz da. Neyse biz filme dönelim.

İlk filmi izlemeden ikinci filmi izlemeye gittiğimde, ilk filmi bilmemenin herhangi bir bilgi eksikliği yaratacağını düşünmemiştim. Nitekim de öyle oldu. Bu film ilkinin devamı ama hikayeye aşinaysanız ilk filmi izlememeniz büyük kayıp değil. Eve gelip ilk filmi izlediğimde de fikrim değişmedi. Hatta ikinci filmi ilk filmden daha güzel ve eğlenceli buldum.

İlk film olan Mamma Mia, Sophie’nin babasını bulma isteğini, hatta bu nedenle evlenip potansiyel baba adaylarını düğüne çağırarak onlardan birinin babası olduğunu ilan etme planını izletiyordu. Öyle ki annesinin 20 yıl önce birlikte olduğu bu üç adam, ondan gelen (ama annesinin gönderdiğini sandıkları) bir davetiye ile hemen dünyanın dört bir yanındaki işlerini bırakarak Yunanistan’daki bu güzel adaya ve düğüne koşarak geldiklerine şahit oluyorduk. Biz film boyunca babanın kim olduğunu tahmin ederken, Sophie’nin annesi Donna’nın bile babanın kim olduğunu bilmediğini öğrendik. Stellan Skargard’ın oynadığı Bill’ı en başta elemiştim zaten. Benim oyum gönlümün prince charmingi Colin Firth’ün oynadığı Harry karakterinden yana olsa da, Donna ile olan kaçamağını hayatındaki tek kadın kaçamağı yapmışlardı. Bu durumda geriye Pierce Brosnan’ın oynadığı Sam karakteri kalıyordu. Filmin sonunda Sam ile Donna kavuşmuş olsa da baba adaylarının üçü de 1/3 babalığı kabul edince, Sophie’nin babasının kimliğini bir türlü öğrenemedik ve karakterleri kendi dünyalarında bırakarak filmi bitirdik.

On yıldan sonra ekrana gelen ikinci film olan Mamma Mia Here We Go Again ise, bir yandan serinin kökenini bize anlatırken diğer yandan Sophie’nin günümüz dertleriyle uğraşısını gösteriyordu. Sonunda Donna’nın 20 yıl önce mezun olup çıktığı yolu izleyebiliyorduk. Yolu ilk olarak Harry ile kesişen Donna “ona iyilik yapmak için” onunla yatarak ertesi gün yoluna devam ediyordu. Daha sonra çapkın Bill’in teknesiyle yolculuk yapmak zorunda kalan Donna ondan kurtulup, adada Sam ile karşılaşıyordu. Sam’e aşık olduğunu ve onunla birlikte olduğunu gördüğümüz Donna, Sam’in nişanlı olduğunu öğrenince yıkılıyordu ve onu evden-adadan kovuyordu. Bu sırada adaya geri dönen Bill ile bu kez, “intikam için” birlikte oluyordu, rebound misali. Sonra hamile olduğunu öğreniyordu ve film bildiğimiz hikayeye bağlanıyordu. Burada en çok ilgimi çeken şey Donna’yı kendini açıklayan bir tip olarak göstermeleri. Her bir adamla karşılaştığında “ben öyle bir kız değilim” açıklaması yaptırmaları. Sonra da adamlarla birlikte olması. Nedense film 3 baba adayı olan bir kızın hikayesini anlatırken muhafazakar yapıdan kopamamış. Bunu pek anlamlandıramadım. Donna kimseye bir açıklama yapmak zorunda olmamalıydı.

Sophie’nin hikayesi ise annesinin anısını onurlandırmak için -ah evet, Meryl’i öldürmüşler- kaldıkları çiftlik evini “Hotel Bella Donna”ya çevirmesine ve büyük bir partiyle bunu duyurmak istemesine eğiliyordu. Diğer yandan Sky ile araları çeşitli nedenlerle bozulmuştu. Bu durumu tabii ki toparlıyorlar ve filmin sonunda Sophie’nin hamile olduğunu öğreniyoruz.

Filmde çok az görünseler de filmin bir de Cher ve Andy Garcia sürprizi var. Cher, yıllar boyu Donna’ya sahip çıkmayan ama şimdi Sophie’nin hayatında olmak isteyen bir büyükanneyi oynuyor. Çok az göründüğü için oyunculuğu hakkında yorum yapamayacağım ama soundtrack için çok güzel bir katkı olmuş varlığı.

Soundtracki ve filmdeki müzikal sahnelerin ilk filme göre çok daha iyi olduğunu söyleyebilirim. Genç ekip, filmi sırtlamış götürmüş. Amanda Seyfried’ın da sesine haksızlık etmeyelim ama Lily James’e ayrıca bayıldığımı söyleyebilirim.

Tatlı bir kaçamak yapıp içinizdeki özgürlük ve macera aşkını tatlı bir(kaç!) aşk hikayesiyle canlı tutmak istiyorsanız, Mamma Mia size iyi gelecektir!

 

mama_mia

fundaninharikalardiyari.wordpress.com – © 2018 – Tüm Hakları Saklıdır.
Diziler

Sense8 ve Görünenin Arka Yüzü

Sense8’i mutlaka duymuşsunuzdur. İzlemediyseniz bile hayatınızın bir yerinden size mutlaka ulaşmıştır. Duymadıysanız ben biraz anlatayım size.

Son bir kaç aydır, dizi izlemeye yetecek kadar zamanım yoktu. Kendime yaptığım izleme listesinin de bir numarasında Sense8 duruyordu. Sonunda bir arkadaşımın “bayılacaksın, çok seveceksin!” ısrarlarına dayanamayarak izlemeye başladım.

Ve bir diziye AŞIK OLDUM!

Yapılan yüzlerce, binlerce çiğ yorum olduğunu biliyorum. İnsanların eşcinsel sevişme sahnelerine takıldıklarını, bu nedenle diziyi eşcinsel pornosu olarak eleştirdikleri yorumlarını gördüm. Maalesef. Maalesef diyorum çünkü bu inanılmaz yüzeysel bir bakış açısı. Sense8’te sevişme sahneleri var evet ama bir Game of Thrones’takinden ya da bir Spartacus’tekinden fazla değil. Game of Thrones bize tecavüzü ve ensesti izletirken bu kadar yoğun eleştirel yorum yapıldığını görmemiştim mesela. Sanıyorum insanları eşcinsellerin sevişiyor olmasına duydukları hisler bu tarz bir yüzeyselliğe itti.

Neyse Sense8’e dönecek olursak, dizi Angelica Turing isimli bir kadının,  yine duyusal olarak birbirine bağlı 8 kişiyi yine duyusal olarak doğurmasıyla başlıyor. Dizinin sonuna kadar bu hikaye asla sürükleyiciliğini kaybetmiyor, izleyenlerin heyecanı bir an bile azalmıyor. Zaten Wachowski Sisters’ı hepimiz tanıyoruz. Filmlerinin çoğu başyapıt olan bu kardeşlerin diziye de neler katacağı ortada. Muhteşem kovalamaca sahnelerini, olağanüstü dövüş koreografileri takip ediyor, karakterlerin dramatik olarak muazzam arada kalışlarıyla heyecanın dozu asla azalmıyor.  Çekimlerin güzelliği ayrıca dünyanın gerçekten dört bir yanında yapılıyor oluşu da bir başka büyüleyici detay. Karakterlerin her birini çekim yapılan alanlara götürdüklerini herhangi bir şekilde stüdyo ya da efekt kullanmadıklarını da belirtmek isterim.

Bir Karakterin Nesi Var Sekiz Karakterin Sesi Var

Karakter demişken, Sense8’in karakterleri de muhteşem tasarlanmış. Sanırım Sense8 karakterleri sıralamam şöyle:

  1. Sun
  2. Lito
  3. Will
  4. Wolfgang
  5. Capheus (1.Sezon)
  6. Nomi
  7. Riley
  8. Capheus (2. Sezon)
  9. Kala

Sun’ın gücü, Lito’nun aşkı, Will’in sağlamlığı, Wolfgang’in yalnızlığı, Capheus’un güvenilirliği, Nomi’nin zekası, Riley’in cesareti, Kala’nın bilgeliği beni onlara bağladı. Sevmediğim tek bir duyusal karakter yok aralarında. Hepsinin hikayesi ayrı etkileyici.

Sense8 diyince bu kadar bayılmama neden olan en önemli özellikse dizinin bir aile hissi yaşatıyor olması. Karakterler asla yalnız değiller ve en zorlu anda birileri onlara o andan kurtulması için yardım ediyor. Bu mükemmel bir şey.

Ayrıca ben de kendi çapımda beynimizin her şeye ulaşabilir olduğunu ama bizim bunu kullanamadığımıza inanıyorum. Yani aslında her şeyi öğrenebilir, her şeyi uygulayabilir haldeyiz. Ama adım atmıyoruz. Dizi bu 8 kişinin her türlü bilgi ve donanımızı birbirlerine açabildikleri bir havuz oluşturarak bunu çok güzel kullanmış. Bunun dışında birbirleriyle bağlantıda olup konuşabilmeleri konusunu da iç sesimize bağlıyorum. Yeterince sakin kalıp, yeterince dikkatli dinlersek en büyük yolgöstericiliği bize içsesimiz yani yine kendimiz yapıyoruz. Keza şefkat göstermeyi de..

Dizi de aşk da var, politika da var, haksızlığa uğrayan insanlar da var, fakirlik de var, iki yüzlülük de var, aile olmak da var, yalnız kalmak da var. Muhteşem kullanımı olan müzikler de var. Her şey var. İşte bu yüzden ben de bu kadar sevdim Sense8’i ❤

Sense8, 2 sezon, 2 özel bölüm ve bir minicik belgeselden oluşuyor. Zamansız bitişi dünya çapında bir sürü fanını üzdüğü gibi beni de üzdü. Daha anlatacak en az 5 sezonluk hikayesi vardı bence.

Suya sabuna spoilera dokunmadan ancak bu kadar anlatabiliyorum. Bayıldığım sahnelerden birini de aşağıda paylaşıyorum. Umarım sizler de izler, görünen sahnelerin ötesini görerek ne demek istediğimi ilk elden deneyimlersiniz.

fundaninharikalardiyari.wordpress.com – © 2018 – Tüm Hakları Saklıdır.