Günlük, İstanbul'da Yaşamak

İletişemiyor Oluşumuza Bir Çare Yok Mu?

Normalde de çok gözlem yapan biriyim aslında. Nedenini bilmiyorum ama bu aralar bu durumu biraz daha arttırdım sanırım. İtalya hazırlığı gereği sürekli devlet dairelerine, özel ofislere gidip geliyorum. Sosyal hayatım da bir yandan devam ediyor, bir çok organizasyona katılıyorum. Markette, bankada, sırada, toplu taşımada sürekli insanların içerisinde bulunuyorum. Açıkçası insanlardan yorulduğumu hissediyorum.

Kimsenin kimseyi anlamak için bir gayreti yok, empati sıfır. Kimsenin hisleri, kendisi, yapması gerekenler, bulunduğu konum kimsenin umrunda değil. İstisna çok az. Ben kendimi istisnalardan sayardım. Ama bu kadar dışarda olmak, bu kadar maruz kalmak beni de onlardan biri haline getirdi. Metrobüs sırasında mesela en önde durmaya, içeri girer girmez oturacak yer bulmaya programlandım. Nedenki? Oturmayı sevmem bile. Ama olması gereken buymuş gibi hissediyorum. Diğer türlü ayakta ya itilip kakılıyorsunuz ya tacize uğruyorsunuz ya da bir teyzeyi baya sırtınızda taşıyorsunuz. Çünkü bir de bu sorun var, kimse dik durmayı bilmiyor toplu taşımada. Hemen sırtını birine dayamak durumunda. Umuyorum o kadar fena hale asla gelmem. Birine yer mi veriyorsunuz? Hemen pişman olmanızı sağlayacak bir olay yaşanıyor. Geçsin diye yol mu veriyorsunuz, geçmiyor tam önünüzde kazık gibi durmayı başarıyor. Tutunacak yerinizi de kaptırdığınız için bir o yana bir bu yana savrulup gidiyorsunuz.

Toplu taşıma rezaletini çekmeyeyim, insanlardan uzak olayım taksiye bineyim diyorsunuz, off o konuya hiç girmeyeyim. Neler olduğunu birkaç kez taksiye bindiyseniz ya da azıcık sosyal medya takip ediyorsanız zaten biliyorsunuzdur.

Kazıklanmak atasporumuz haline geldi. Eskiden sadece parasaldı, şimdi her konuda kazıklanabiliyorsunuz. Çünkü insanlar seçebilecekleri, onca şey varken kazıklama konusunda ustalaşmayı seçtiler.

Sıra beklemeniz gereken bir yere gidiyorsunuz. Mesela Aile Sağlık Merkezi ya da Nüfus Müdürlüğü ya da Banka ya da ya da… Herkesin gözünde potansiyel fırsatçısınız. Çünkü oradaki herkes potansiyel fırsatçı. Aptala yatan mı derseniz, yalan söylediği gözünden belli olmasına rağmen kendini acındıran mı, bile bile önünüze geçmeye çalışan mı ne ararsanız hepsi burada. İzin verseniz bile bile hakkınızı gasp ettiklerini görüp sinirleniyorsunuz, müdahale etseniz işin nerelere gidebileceğini bilmiyorsunuz. Ben genelde işin nereye gideceğini umursamayıp müdahale ediyorum. Hakkımı korumaktan daha önemli ne işim olabilir? Şu iki haftadır gittiğim yerlerde bir kişi de gerçekten kibarca ve içten şekilde derdinin ne olduğunu neden acele ettiğini açıklasa gerçekten sıramı beklerim. Hiç mühim değil. Ama üçkağıt insanların içine işlemiş. Hiçbirinin gerçekten acelesi olduğunu bile düşünmüyorum.

En üzücüsü de insanların Suriyeli göçmenler üzerinden nefret kusarak prim yapmaya çalışması. İki hafta iki farklı örnekle karşılaştım. İlki otobüsteydi. Otobüs o kadar kalabalıktı ki bir adam ve ben orta kapıdan binmek durumunda kaldık. Sonra Suriyeli bir kadın ve adam, ellerindeki bebek arabasıyla binmek istediler fakat hiç yer olmadığını görünce geri çekildiler. Adam hemen Suriyeliler hakkında konuşmaya başladı. “Ben zor sığıyorum bi de sen eksiktin” falan gibi şeyler söyleyerek bitirdi tiradını. Suriyeli adam hiçbir şey anlamadı. Gitti, kapılar kapandı. Ben akbilimi gönderdim. Yanımdaki -demin aslan kesilen- adamdan tık yok. Akbilinin ucunu bile göstermedi. Suriyeliye bir kamyon laf etti ama otobüse birkaç lira vermemeyi kendine yedirmeyi geçin, günün kazançlarına yazdı muhtemelen. Kendince kahraman oldu çünkü, o Suriyeli’den farklı olarak memlekete bir faydası varmış gibi…

İkinci örnekse Aile Sağlık Merkezi’nde oldu. Üç tane siyah çarşaf giymiş Suriyeli kadın, bir tane inanılmaz tatlı bir erkek bebekle sıra bekliyorlardı. Üç kişi bir de bebek olduğu için dört ayrı randevu demek bu ve sıradalar, bekliyorlar yani. Onlardan sonra sırada ben varım. Benden sonra başka bir siyah çarşaflı kadın geldi. Yavaş yavaş başka insanlar da gelip sıraya girdi. Doğru düzgün bir numaratör olmadığını gören kadın yavaş yavaş bana doğru ilerlemeye başladı. Daha sonra bana “Suriyeliler’in nasıl gelip her yeri kapladığını, çok kalabalık olduklarını” falan anlatıp beni doldurmaya kalkıştı. O kadar rezil şeyler söyledi ki, onların da sırada olduklarını, yanlarında bebek olduğunu, sırada olmasalar bile anlayış göstermemiz gerektiğini açıklayarak kadını zor durdurdum. Kadının benim sırama çökmeye çalışacağından emindim ama beni de şaşırtarak Suriyeliler’in de sırasına çökmeye çalıştı. Tabii ki izin vermedim. Hepimiz kendi sıramızda içeri girdik. Yani neden kimse kendine sormuyor “Ben neden bu kadar önemli hissediyorum?” diye, merak ediyorum.

Bireysel bazda istediğimiz kadar gündemi takip etmeyelim, istediğimiz kadar dışarı çıkmayalım ya da çıksak da kalabalıktan uzak duralım; kollektifte kirleniyoruz, bilinçlerimiz atmosferde ne varsa onu çekiyor. Bu da bol nefret, kötülük, hırs, tahammülsüzlük. Hepimiz etkileniyoruz. En tatlı insanlar bile sıraya girmek ya da toplu taşıma kullanmak gibi çok insani ve beraber yaşamanın ilk kurallarına uymak yerine minik üçkağıtlar peşine düşüyor. Tüm hanımefendiliklerini-beyefendiliklerini, kibarlıklarını evlerinde bırakıp dışarı çıkıyorlar.

Bu değişir mi, buna bir çare var mı bilmiyorum. Sadece çok üzülüyorum ve değişmesini diliyorum.

fundaninharikalardiyari.wordpress.com – © 2018 – Tüm Hakları Saklıdır.

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out /  Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out /  Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out /  Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out /  Change )

Connecting to %s