Erasmus, Filmler, Günlük

Macera Başladı: 25. Gün

Bana neden Amanda Knox belgeselini izlettiniz abiiiiii!!

Perugia’ya geldiğimin ikinci günü ilk kez Amanda Knox’un adını duydum.

Amanda Knox, 2000lerin başında Amerika’dan kalkıp Perugia Yabancılar Üniversitesi’nde okumaya gelmiş genç bir kız. Perugia’da bir kaç yabancı öğrenci ile aynı evi paylaşmış. Geleli çok az zaman olmasına rağmen, kendisine bir de Raffaele adında bir sevgili bulmuş ve “büyük aşk” yaşamışlar. Buraya kadar çok normal devam eden bir hikaye. (Zeynep, senden ve Andrey’den korkmama gerek var mı acaba? Evet Zeynep ve “bizden yardımını esirgemeyen kahraman Ruslar’dan benim de en çok sempati beslediğim Andrey artık sevgililer <3)

Sonra bir gün Amanda’nın ev arkadaşı Meredith korkunç bir cinayete kurban gidiyor ve evde ölü bulunuyor. Buradan sonra olaylar gelişiyor. Olay örgüsünü anlatmayayım, merak ederseniz kalanını belgeselden izleyebilirsiniz. Meredith’in ölüm şekli, evine girişin kolaylığı, Amanda ve Raffaele’nin soğukkanlılıkları, tanıkların tuhaflığı derken olaydan korkmamak elimde değildi.

Asıl olay Zeyneple benim bu belgeseli, eve taşındığımızın 2. gecesi falan izlemiş olmamız. O kadar ürktüm ki uyuyamadım. En sonunda yorgunluktan bayılmışım. Sabah uyanınca 3 kez falan Zeynep’in kapısına gittim ses geliyor mu diye. Tam ben odama girdim, bu kez Zeynep uyanmış kapıdan bana sesleniyor “Funda, evde misin?” Artık nasıl korktuysak, minicik evde sürekli birbirimizi kolaçan ediyoruz.

Kaç gün geçti, hala etkisinden çıkamadım. Aklıma geldikçe uykularım kaçıyor. Bana böyle şeyler izlettirmeyin yaa =/

fundaninharikalardiyari.wordpress.com – © 2018 – Tüm Hakları Saklıdır.
Erasmus, Günlük

Macera Başladı: 24. Gün

Buna çok atıf yapıyorum biliyorum ama günlerin nasıl çılgınca geçtiğini takip edemiyorum artık.

Sabah uyanmam ile gece yatağa girmem arasında 2 saat varmış gibi geçiyor zaman. Hayatımı takip edemiyorum gerçekten. Buraya yazı bile depolayamadım. Onu geçtim, sanırım annemle bile en son konuşmam geçen hafta. Zaman nasıl bu kadar hızlı geçiyor anlayabilmiş değilim! Kontrolümün kaybolması hem çok güzel, hem çok korkutucu!

Elimden geldiğince yeni şeyler görmeye çalışıyorum burada. Gerçi benim için her şeyin hissi yeni burada, neticede en bildiğim şey bile bir versiyon sadece. İtalyanların versiyonu. Dolayısıyla hiçbir şey önceden bildiğim gibi değil.

Geçtiğimiz günlerde adı “Bir Panzehir Olarak İllüstrasyon” olan bir etkinliğe katıldım. İtalyan illüstrasyon dünyasından “dev” dedikleri bir hoca, “Beppe Giacobbe” söyleşi yapıyordu. Diğer İtalyanlara nazaran tane tane konuştuğu için anlattığı şeyleri rahatlıkla anlayabildim, anlamadığım kısımlarda da standlarda duran centilmen beyler yardım ettiler. Genelde beyler yardım ediyor evet, çünkü kadınlar biraz yabani. Siz onlara güzel sözler söylemeden, onları övmeden sizinle pek konuşmuyorlar. Bir de o kadar yardımsever değiller gibi geldi bana. Ne bileyim bana ya da milliyetime ya da cinsiyetime özel bir durum değilse eğer, insanları pek de umursadıklarını söyleyemem. Erkekleri de yardım severliklerinden öldükleri için yardım etmiyor tabii, o kadar da melek değiller =D

Neyse..

Beppe Giacobbe, üniversitelerde ders vermiş, tasarımla, illüstrasyonla ilgili kitaplar yazmış, kaligrafi ve yazı tipleri ile ilgilenmiş bir sanatçı. Sanatın evrenselliğine ve dilden bağımsızlığına inanan bir insan olarak kitaplarını incelerken çok etkilendim. Sanırım dünya üzerinde bir an bile duraksamadan anladığım tek dil sanat..

Etkinlikte bir de atölye çalışması vardı. Perugia’nın bilinen yetenekli tasarımcıları bir araya gelmişler, 3 ayrı masa oluşturmuşlardı. Her masada daha önce tasarlanan bir kapak bulunuyordu ve her masadan bu kapağın yeniden yaratılması istenmişti. Fotoğraflarını çekmediğime çok pişmanım çünkü her artist kendi sanatını o kadar güzel icra etmişti ki bazı çalışmalar orijinalinden daha güzeldi.

Her bulduğum etkinliğe katılacağım bundan sonra!

fundaninharikalardiyari.wordpress.com – © 2018 – Tüm Hakları Saklıdır.
Erasmus, Günlük

Macera Başladı: 20. Gün

Artık biraz da herkesin merak ettiği soruya yönelelim. Cinsiyet farketmeden tanıdığım tanımadığım tüm insanlardan aldığım özel mesajların ortak noktası hemen hemen şu:

“İtalyan erkekleri o kadar yakışıklılar mı?”

Değiller diyip yazıyı kapatırmışım sfskjglskjgls

Yani aslında kafanızdaki yakışıklılık kavramı nasıldır ya da bu soruya spesifik bir cevap nasıl verilir bilmiyorum. Çünkü hepimizin bildiği gibi bunlar göreceli konular. Hepimizin farklı istekleri var, farklı şeylerden hoşlanıyoruz. Birimiz sarışın, mavi gözlü birini görünce yakışıklı deriz, birimiz tatlı bir gülüşü varsa, diğerimiz fitse, bir diğerimiz sempatikse, bir diğerimiz uzun boylu olduğunda vs vs vs. Örnekleri çoğaltabiliriz. Fiziksel özelliklere pek takılan bir insan değilimdir, bana çok yüzeysel gelir o yüzden şimdiye kadar burada tanıştığım adamların ortak özelliklerinden bahsedeyim, belki ortaya ortak bir şeyler çıkabilir. Koca İtalya’ya referans olamam bu kadar kısacık zamanda ama Perugia’da tanıştıklarım için bir şeyler yazabilirim belki.

Bir kere inanılmaz neşeliler.

Konuşmaya başladığınızda kahkahasız bir an bile geçmiyor. Eğlenmeyi çok seviyorlar. Çok çok sıcaklar. İçiniz ısınıyor gerçekten. Her şeyle ilgili çok komik şakalar yapıyorlar. Ama burada bilmeniz gereken en önemli şey çok azı İngilizce biliyor. Yine de en azından bildikleri kadarıyla anlaşmaya çalışıyorlar. Aynı dili konuşup, anlamaya çalışmayanlar düşünsün! (Off tam bir ergen tweetine dönmedi mi şu an yaa. Geçiyorum =D)

Çok kibarlar.

Sizi rahatsız edecek hiçbir şey yapmamaya çalışıyorlar. Her şeyi soruyorlar. Hani centilmenlik diye bir kalıp vardır ya, gerçekten hakkını veriyorlar. Çok ilgililer, anlattığınız her şeyi merakla dinliyorlar.

Çok hızlılar.

Bir bakmışsınız ki konuşurken bütün sosyal mecralardan eklenmiş, telefon numaranızı falan da vermişsiniz. Neye uğradığınızı anlamıyorsunuz genelde =D

Kendilerine çok dikkat ediyorlar.

İtalyan erkekleri her yaşta kendilerine çok güzel bakıyolar. Perugia’nın coğrafik yapısından mıdır bilemiyorum -her yer yokuş ve her yer yürüme mesafesinde- ama tanıştığım herkes çok fit. Bir gün sadece çıktığım yokuşlar ve indiğim merdivenler ile ilgili yazı yazacağım. O kadar çok yürüyoruz ki, telefonumun sağlık uygulaması bile çıldırdı bu duruma. İsteseniz de istemeseniz de burada fit bir insana dönüşeceksiniz, bu kesin.

Ayrıca bazıları çok güzel giyiniyor. Slim kesimler slim kesim olalı böyle hakkı verilmemiştir diyip bu konuyu kapatıyorum.

Sizi bir yerlere davet etmekten çekinmiyorlar.

Bu durum biraz da karşılıklı gelişiyor sanırım. “Şuraya davet edersem ne düşünür?” falan gibi kalıplara sıkışmadıklarındandır belki de, bilemiyorum. İnanılmaz samimiler ve bir anda kendinizi tatlı bir göl gezisinde ya da güzel bir kahvecide bulabiliyorsunuz. Bunu da kesinlikle sizi rahatsız etmeden ve musallat olmadan yapıyorlar. Ve sizinle ilgileniyorlarsa çok cömertler. Bu da Türk erkekleriyle olan minik bir ortak özellikleri olarak burada bulunsun.

En önemlisini en sona bıraktım. HAYIR kelimesinden anlıyorlar.

Gerçekten en güzel özellikleri bu. İstemediğinizi anladıkları anda olay kapanıyor.

Madem bu kadar merak eden var, e daha çok tecrübe kazanayım bu konuyla ilgili ben de. Kendim için değil de hani, merak edenlere yardımı olsun diye tabii =D

fundaninharikalardiyari.wordpress.com – © 2018 – Tüm Hakları Saklıdır.
Erasmus, Günlük

Macera Başladı: 19. Gün

Hala seyahat planı yapmaya başlayamadım!

Günler o kadar hızlı ve arka arkaya geçiyor ki yetişemiyorum! Gerçekten yetişemiyorum!! Hani ilk 10 – 15 gün çokça koşturdum tamam da, her şey halloldu şimdi. Ev, okul, bürokratik işler.. Ama hala sürekli bir yerlere koşuyorum. Geziyorum, görüyorum, tanışıyorum, öğreniyorum. Oturup da nerelere nasıl gideceğime dair bir rota oluşturamadım. Sabah uyanıp kahvaltı yapıyorum, sonra bir bakıyorum gün bitmiş! İspanyollar kapımın önüne gelip, parti vermeye başlamış bile! (Benim için gün biterken, onlar için yeni başlıyor. İnanılmazlar.)

Ekim-Kasım-Aralık aylarını gezerek geçirmek istiyorum. Uygun yollu bilet, konaklama nasıl bulurum bilen varsa istediği yerden yazsın bana. Öneriye çok ihtiyacım var. Hazır vizem ve bolca vaktim varken, olabildiğince gezmek, görmek öğrenmek istiyorum. Hem İtalya’yı, hem de Avrupa’yı.

Sonra Ocak ve Şubat ayında oturup tezimi bitirmek zorundayım artık, mecbur. Ama o kısmı şimdiden düşünmek istemiyorum =)

fundaninharikalardiyari.wordpress.com – © 2018 – Tüm Hakları Saklıdır.
Erasmus, Günlük

Macera Başladı: 18. Gün

Burası bizim yurttaki odanın kapısı. Yurttaki odaya dair pek bir şey paylaşmadığımı farkettim. İçindeyken nasıl darlandıysam =)

Ben nasılsa evimi buldum diyerek şimdi de arkadaşlarıma şehir merkezinde ev arıyorum. Buradaki ev-yerleşim kafası bizimkilerden çok farklı. Bizi götürdükleri evlerin çoğu döküntü. Hani bizde bir laf var ya “it bağlasan yaşamaz” diye, aynı o hesap. Bir de o evlerin hepsi emlakçıda. Ev sahibi utanmadan o evi kiralamaya çalışıyor, emlakçı daha da utanmadan size o evi gösteriyor. Biz de olsa insanlar kiralamaya para istemeye utanır. Onca zaman laf ettiğim bodrum kat dairelerden özür diliyorum =))

Geçen hafta arkadaşlarımla birlikte bir evi görmeye gittim. Lokasyon olarak güzel, tam merkezde, okula yürüme mesafesi. Artıları bu kadar. Şimdi eksilere geçiyorum. Bir kafenin yanı. En büyük eksi bu ve ben de bunu yeni öğrendim. Evinin karşısında bar olan bir insan olarak yazıyorum bazı geceler uyumak mümkün olmuyor. Burada insanlar sabaha kadar sohbet edip, şarkı falan söylüyorlar. Ve toplanma saatleri 02.00’den önce değil. Kış gelince dağılmalarını umuyorum, yapacak bir şey yok =/ Bir diğer eksisi girişi, inanılmaz güvenliksiz. Eve mi giriyorsunuz, hana mı belli değil. Öyle bir giriş kapısı var ki, çocuk bile açabilir. Bir diğer eksisi oda sayısı. 6 odası olan 3 katlı bir apartman, otel mi işletecek bu insanlar, neden hepsini kiralamaya çalışıyorsunuz? Bir diğer eksisi temizliği. Binanın içi dökülüyor, dökülüyor. Duvarlar bitik, kapılar bitik, eşyalar eski, mutfak araç gereçleri yağ içinde, evin içi leş yani temizlik hak getire. Zaten burada genel olarak temizlik sorunu var. Yurttaki temizlikçi, 2 haftada bir gelip odayı temizleyeceğini söylemişti. Daha ilk temizliğinde bizim eldiven takıp ovaladığımız yerler eskisinden de pis hale geldi. Yeni geçtiğimiz eve de bizden önce temizlikçi geldi, üstüne hala temizlik yapıyoruz mesela. Görünmeyen yerleri temizlememişler desem değil, odanın ortasındaki komidinin üstünü bok götürüyordu.

Sonra tabii yine dil bilme durumu var. Özellikle emlakçılarda çok eğlendim, sadece bir tanesi İngilizce konuşabildi. Genelde İtalyanca konuşuyorlar ve bazıları inanılmaz çakal. Mesela faturaları üzerine alma hikayesi var, uf! Açılış kapanış ücreti ve bitmeyen bürokrasisi ile sizi canınızdan bezdirmeye hazırlar. Kiracıyım, belli süreliğine buradayım, kazıklayabildiğiniz kadar kazıklayın tabi =/ Bu tarz şeyler var ya kesinlikle dünyanın her yerinde aynı bence. Ya da bazı konularda İtalyanlar ile korkunç benziyoruz. Bilemiyorum gerçekten.

Türkiye’de hiç kiralık eşyalı ev bakmadım, bu konuda orada durumlar nasıl bilemiyorum. En azından evleri badanalı falan veriyorlar, bu bile buraya göre müthiş bir artı.

Dünyanın neresi olursa olsun doğru yeri bulup, orayı kapıp, yerleşip, temizleyip bir de üstüne düzen kurabilmek gerçekten zor. Kendi ülkende bile çok zor bu işler, kendi vatandaşının bile ne dediğini anlamıyorsun bazen. Bizde de faydacı, paragöz, hırsız tip çok. O yüzden yurtdışında da böyle insanlar olması çok normal. Şükür, Türkiye’den geliyoruz da soyguncuyu, arsızı, hırsızı 50 metreden tanıyabiliyoruz her yerde =)))

fundaninharikalardiyari.wordpress.com – © 2018 – Tüm Hakları Saklıdır.