Erasmus, Günlük

Macera Başladı: 17. Gün

Bugün bir başka mükemmel gençten bahsedeceğim. Rodrigo’dan!

Rodrigo 20 yaşında bir İtalyan -sanırım-. Bir Brezilya ve Colombiya durumu var ama henüz tam anlayabilmiş değilim. Çok da önemli değil nereli olduğu benim için zaten. İnanılmaz tatlı ve zeki bir insan. Ne kadar yakışıklı ve düzgün olduğunu fotoğraftan görebilirsiniz.

Genç yaşına rağmen çok birikimli, çok kültürlü. 5 dil falan biliyor. Bunların dışında bir sürü Türkçe kelime öğrendi. Bazen aramızdaki sohbetlere öyle yerinde müdahale ediyor ki özünde aslında Türk olabileceğini düşünüyorum. O yönde şakalaşmalarımız oluyor. “Evet, eveeet” diyerek kaşılık veriyor =) Çok zeki, çok dikkatli, gözlem yapmayı seviyor. Çok güzel dans ediyor, çok güzel şarkı söylüyor, tespitlerine bayılıyorum. Çok yetenekli bir çocuk. Buradaki en sevdiğim insanlardan bir tanesi.

Para konusunda asla haksızlık yapmıyor. Bir şey alıp ortak mı yediniz hemen payına düşeni ödemeyi teklif ediyor. Kendi içinde temiz ve düzenli, ayrıca yemek yapmayı da biliyor. Konuşurken ne söylediğinize çok dikkat ediyor. Özellikle kadınlara karşı inanılmaz saygılı. Çok sosyal ve güleryüzlü bir çocuk. İnanılmaz girişken. Beraber bir yere gittiğimizde bir yandan o başlıyor birileriyle tanışmaya, diğer yandan ben. Ortada buluşuyoruz. Rodrigo’ya gerçekten bayılıyorum! =))

Sonra bir Rodrigo’ya bakıyorum, bir de onun yaşında olup da benim ülkemde sınav stresiyle bilmemneyle telef olan, dünyadan habersiz ve mutsuz büyüyen ve gelişemeyen gençlere. Biz sürekli kendi ezikliklerimizi, kendi kasıntılıklarımızı gelecek nesillere aktarırken, gelişmeleri için gerekli koşulları sağlayamazken, gençlerimiz de gelişmelerinin gerekliliğini fark edemiyorken bu öğrenme seviyesine gelmemiz gerçekten çok zor.

Neşe ve eğlence seviyesinden bahsetmiyorum bile.

Kıyaslamalara başlayınca üzülüyorum gerçekten. Çünkü biz de neşeli ve eğlenceli olmayı, gelişip büyümeyi, gezerken öğrenmeyi, güzel kazanıp güzel yaşamayı hakediyoruz. Gençlerimiz, geleceğimiz mutlu olmayı, güzel yaşamayı hakediyor.

Umarım bir gün bizim ülkemizin de kendi Rodrigoları olur ❤

fundaninharikalardiyari.wordpress.com – © 2018 – Tüm Hakları Saklıdır.
Erasmus, Günlük

Macera Başladı: 16. Gün

Evimize taşındık ❤

Ruggero Rossi o kadar da kötü değildi aslında biliyor musunuz? Kör ölünce badem gözlü oldu galiba, bilmiyorum. Giriş katta yaşamasak, merkezden bu kadar uzak olmasa ve odalar tek kişilik olsa ben orada kalmaya devam edebilirdim. Çünkü oranın da ayrı bir havası var. Yurttaki düzgün insanları, yürüyüşe gittiğim o müthiş parkı ve sosyalleştiğimiz insanları çok özleyeceğim mesela.

Mesela inanın canım Rus komşularımız olmasa taşınmamız mümkün olmayacaktı. Gelirken Zeynep’in de benim de 6 aylık eşya ile geldiğimizi söylemiştim. Bu kişi başı, yaklaşık 35 – 36 kilo kadar yükümüz olduğu anlamına geliyor. Gelirken çektiğimiz acılar malum. Düşününce bile boynumdan ayak parmağıma tüm vücudum ağrımaya başlıyor. Bir de üstüne yanımızdaki market ucuz diye eve çıkmadan 6 aylık temizlik alışverişimizi de yaptık. Odanın her yanı eşya doluydu.

İlk olarak aklımıza taksi tutmak geldi. Bir rahatladık. Tabii yaa taksi ile gideriz diye düşünmeye başladık. Ama sonra Ruggero Rossi’nin yakınlarında taksi durağı olmadığı aklımıza geldi. Bu da en yakın taksi durağının tren garına yakın olduğunu bize hatırlattı. Açık söyleyeyim, Türkiye’de İstanbul’da bile taksicilerin kazıklamasından kaçabilmiş bir insan değilim, İtalyanların elinde kalırım =D Dolayısıyla taksi fikri benim için o an rafa kalktı.

Ne yapacağımızı düşünürken baldan tatlı Rus komşularımız bize yardım edebileceklerini söyledi. Yardımlarını teklif etti. Olmaz falan dedik tabii ama baktık adamlar ciddi, içten bu iş nasıl olur diye düşünmeye başladım. Arkadaşlarımızdan bavul rica edip tüm ıvır zıvırları bavul haline getirirsem otobüsle merkeze gelebileceğimizi düşündüm. Sonrası da sürmeli bavulla ne kadar zor olabilirdi ki? BU KISMA BİRAZDAN DÖNECEĞİM.

Burada sizi sömürmeye, sizden faydalanmaya çalışanlar, hemşehricilik ayağına size yapışanlar oluyor tabii. Her insan sınırlarının farkında, yerini bilen bireyler olamıyor. Ama inanılmaz tatlı, düşünceli, kibar ve içten insanlara da rastlıyorsunuz. Mesela NİDA. Nida’da bizim gibi İstanbul’dan kalkıp buraya Erasmusla gelmiş bir kızcağız. Birbirimizi o kadar sevdik ki! Bir kaç gece önce inanılmaz bir gece yaşandı, gerçek kahramanı da Nida. Ama benimle ilgili olmadığı için asla buraya yazmam. Nidaaa burayı okuyorsan, seni seviyoruz ❤ Neyse taşınma hikayesine geri dönüyorum. Ne yapsak diye düşünürken odaya Nida geldi. Ben ona bavul hikayesini anlatıp varsa küçük bir bavulu kullanabilir miyim diye sordum. Hem en büyük boy bavulunu hem de koca sırt çantasını getirdi bize. Her hemşehri de kötü olmuyor işte. Kimisi doğuştan minnoş =)

Nida ve Ruslar olmasa gerçekten bu kadar kolay taşınamazdık oradan.

2 Rus bizim tüm eşyalarımızı çılgınca sırtladılar bize de birer sırt çantası, laptop ve kol çantalarımız ile bavulun biri kaldı. Yurdun oradan otobüse binmek kolaydı. Daha önce anlattığım gibi toplu taşımanın çok küçük bir kitlesi var. Esas macera otobüsten indikten sonra başladı. Ben tabii bu “genius” planı yaparken, merkezde her yerin merdivenli ve yokuşlu olduğunu, tüm sokakların da birbirine benzediğini unutmuşum. Yanlış yola girmeyeyim diye o kadar strese girdim ki anlatamam. Gerçekten her yer birbirine benziyor. Ve inişi-çıkışı-yokuşu-bayırı çok olan bir memleket burası. Merdivenlerin ve yokuşların bizi nasıl yorduğunu ise varın siz düşünün. Eve gelene kadar herkes kan-ter içinde kaldı.

Türkiye’den ilk gelenle rakı ve Türk kahvesi isteyeceğim. Ruslara ve Nida’ya bir Türk gecesi düzenlemek şart!

fundaninharikalardiyari.wordpress.com – © 2018 – Tüm Hakları Saklıdır.
Erasmus, Günlük, Kendime Not

Macera Başladı: 15. Gün

İtalya ile ilgili en ama en dikkat edilmesi gereken şey sivrisinekler. Geldiğimden beri canıma okudular. Hepimizin canına okudular.

Aslında ben biliyordum ve hazırlığımı yapmıştım. İstanbul’dan gelirken, üzerimize sıkılan spreylerden aldım. Ve yine de ısırılırsam, sürmek için biraz medikal krem aldım. Spreyin esamesi okunmadı. İstanbul’da ne zaman ısırılsam hayatımı kurtaran, tüm kaşıntıyı alan kremse, hiçbir işe yaramadı. İnanılmaz gerçekten!

İstanbul’dan getirdiklerim hiçbir işe yaramayınca çareyi marketten bir şeyler almakta buldum. Prize takılan günlük tabletlerden ve onların likit versiyonlarından aldım. Bir de sinek kovucu spreylerden aldım. Bugün oda biraz temizlendi gibi ama bacaklarım, kollarım, sırtım ve inanamayacaksınız ama kalçam ısırık dolu. Kıyafetlerin üstünden ısırabilme becerisine sahip bu sineklerin sesi de yok. Geldiklerini asla farkedemiyorsunuz. Sizi şişirip kaşınmaya başladığınızda farkediyorsunuz sadece. Her yerimizi kanayıncaya kadar kaşıdık. Bizi tüketen tek şey bu sinekler oldu. Umarım soğuyan havalarla birlikte kaybolup giderler. Ve her yerde var. Yani sadece yurda özel değil, okulda da var. Merkezde de var. Her yerdeler =(

Pis bir memleket olsa yine anlayacağım ama her yer olabildiğine temiz. Bu sinekler nereden geliyor?

Bu sineklerin özel bir adı da varmış. “Zanzara Tigre” diyorlar, “Kaplan sinek”.

fundaninharikalardiyari.wordpress.com – © 2018 – Tüm Hakları Saklıdır.
Erasmus, Günlük

Macera Başladı: 14. Gün

Yan odamdaki Ruslar’dan bahsetmiştim.

Toplamda 5 kişiler. 5’i de Finans/Ekonomi öğrencisi. bir kaçı yirmilerine yeni adım atmasına rağmen master yapmak için gelmiş.

Aralarında 20 yaşında Ukraynalı ama St. Petersburg’da yaşayan bir kız var. The Royal Tennenbaums’daki Margot Tenenbaum gibi geziyor etrafta. Yaş işi çok garip, ben onun yüzüne bakınca bebek olduğunu görebiliyorum ama muhtemelen o kendini çok yaşlı hissediyor. Sigara içişi, dalıp dalıp gitmesi falan baya romanlarda okuduğum kahramanlara benziyor. Çok güzel bir kız, tam bir bebek, burada olmaktan çok gerildiği de yüzünden okunabiliyor. İçindeki çocukluk hissedilebiliyor.

Yine 20 yaşında genç bir çocuk var. En şirinleri o. Esprileri falan çok komik. Ruslar espri yapabiliyormuş ben de çok şaşırdım. Zaten arkadaş olduğumuzdan beri Rus sterotipleri ile dalga geçiyorlar. Vodka, Balalayka, aşırı alkol tüketimi, soğuk, ayılar vs vs. O yüzden de çok eğleniyorum.

22 yaşında bir bebek çocuk var. O da kız gibi büyük davranmaya çalışıyor ama gözlerini kaçırmasından falan küçük olduğunu anlayabiliyorsunuz. Onların sistemi daha farklıymış. Okulları 3 yıllık olduğu için bu çocukların hepsi yüksek lisans öğrencisi. Hayata baya erken başlamışlar, iş tecrübeleri falan var. Belki de bu yüzden üstlerinde bu büyüklük gömleğini görebiliyorum.

Bir diğeri 23 yaşında. Sanırım en çok onu sevdim. İnanılmaz kibar. Arkadaşları kendi arasında Rusça konuşunca en ufak konuda bile hemen bize tercüme ediyor. Kendimizi dışarıda hissetmememiz için elinden geleni yapıyor. Düzgün bir tip olduğu baya belli. Temiz ve disiplinli. Sadece biraz fazla hareketli. İzlerken yoruluyorum.

Bir de 27 yaşında gerçekten ne yaptığı belli olmayan bir tip var, işte o tam bir sterotip. Kafası sürekli güzel ve ne anlattığı genelde anlaşılmıyor. Seviyor mu sövüyor mu anlayamıyorum =D

Geceleri bir araya gelince “sessiz sinema” oynuyoruz. Genel kültür olarak da baya iyi durumdalar. Kitapsa kitap, filmse film, müzikse müzik hiç bir alanda geride değiller. Yetişme şekillerini gerçekten beğendim. İnanılmaz temizler. Odaları bizimkinden iyi durumda. Her şeyi düşünüp getirmişler. Geçen gün bir tanesinin pantolonuna bir şey sıçramış, ben lekeyi göremedim neredeyse. Gitti yıkadı pantolonunu. Her gün çamaşır yıkıyorlar. Çok dikkat ediyorum neler yaptıklarına. Bambaşka bir kültür çünkü.

Geçen sabah çok sıcaktı, merkeze çıkamadık. Ben onlara pişti ve pis yedili öğrettim. Onlar da bana bir çeşit koz oyunu öğrettiler. Baya eğlendim açıkçası. Sürekli vodka ikram ediyorlar ama vodkayı normalde de pek sevmiyorum. Onların içiş tarzını da sevemedim. Nefessiz yuvarlıyorlar. Önce derin bir nefes veriyorlar, shot yapıp ağızlarına kocaman bir salatalık turşusu atıyorlar. Çiğneyip yuttuktan sonra tekrar bir nefes veriyorlar. Bitti gitti. Tad almak yok bir şey yok. Genç işi bunlar azizim, içki böyle mi içilir?

Bir rakı getirebilseydim şuraya..

fundaninharikalardiyari.wordpress.com – © 2018 – Tüm Hakları Saklıdır.
Erasmus, Günlük

Macera Başladı: 13. Gün

Buraya günü gününe yazmadığımı farketmişsinizdir belki. Depolayarak devam ediyorum. Mesela bu yazıyı ayın 9’unda yazıyorum ama 13’ünde yayına girecek. 13’üne kadar yayına girecek diğer yazılar da hazır. Koşturmaca sırasında 13’üne kadar yazamazsam diye bu yöntemle devam ediyorum. O güne kadar yeniden bir boş vakit bulduğumda yine birden fazla maceramı yazıp takvime yayacağım. Böyle böyle devam edecek gibi görünüyor. Çünkü burayı kendim için önemsiyorum.

Bu aslında benim bir nevi günlüğüm. Kendime notlarım. Döndüğümde her şeyi anı anına hatırlamak isteyeceğim çünkü biliyorum. Bu blog, yaşadıklarımın canlı şahidi. Arada birine yardımcı oluyorsa ne mutlu bana. En azından Erasmus öğrencilerine İtalya’ya gelirken ne yapması gerektiğini anlatan bir rehber gibi aynı zamanda. Çünkü gelirken beni neyle karşılaşacağıma dair uyandıran hiçbir şey yoktu. Buraya az da olsa göz gezdiren bir Erasmus’lu baya öne geçer bürokratik ıvır zıvır konularında. Benden söylemesi =)

Bu yazı da bir Erasmus yazısı olsun o zaman.

Yurdumuzun bulunduğu konum çok ıssız olduğu için, geçen akşam son otobüsle dönerken -son otobüs dediğim saat 22.00’de bu arada- mesaisine başlamış bir hayat kadınına rastladık. Kadın otobüs durağını ofisi olarak kullanıyor. Sonradan öğrendiğime göre bizim yurdumuzun bulunduğu bu bölge – Ferro di Cavallo –  ıssız olduğu için bu tarz aktiviteleri ile ünlüymüş.

Sonra, İtalyan olduğunu iddia eden Faslı müslüman bir çocuk var mesela, kendisi tıp öğrencisi ama aynı zamanda torbacı. Adı müslüman adı olduğu için, soyadıyla hitap ettiriyor kendisine. Ve evet, hemen hemen tüm Erasmuslular bu yurtta.

Yurdun çok hoş bir direktörü var. Eski askermiş. Tek kelime İngilizce bilmiyor. Neyse ki yakışıklı bir adam ve ben İtalyanca biliyorum. Diğer Erasmuslulara da çevirmenlik yaparız canım ne var =D Ama yine de tek kelime İngilizce bilmeyen adamı, international bir ortama yönetici yapmanın mantığını çözen varsa bana da anlatabilir mi?

Eğer İtalyanca bilmiyorsanız, İtalyanca öğrenmek gibi bir niyetiniz de yoksa boşuna Perugia’yı seçmeyin. Çünkü burada umduğunuz kadar çok insan size İngilizce cevap veremeyebilir. Bunlar rahat insanlar, sıkıntıya gelemiyorlar. İngilizcesi en iyi olan, sizi en iyi anlayan bile konuşmanın bir yerinde İtalyanca’ya dönebiliyor. Benim için bazen tam tersi de olabiliyor. Ben yorulup İngilizce’ye dönüyorum. Çünkü ben de rahat insanım, sıkıntıya gelemiyorum. Demiştim, ruhum İtalyan =D

Benim de en zorlanacağım nokta -ki burada kafam Alman gerçekten- sistem ve iş kavramı. Burada bir sistem yok, baştan söyleyeyim. Mesela dil sınavı olmaya gittik. 9.00 dediler 10.00’da konuşmaya başladılar. Her şeyi İtalyanca anlattılar. Bir isim sırası vs olmadığı için araya kaynayan sınavlarını olup çıktı. Türküz biz, bize koyar mı? Hepimiz ilk ekipte araya kaynayıp sınavımızı olup çıktık. Diğerleri bekliyordu kapıda. Garibanlar.

İtalyanca bilmeyen Erasmuslular perişan haldeler. Yan odamdaki Ruslar hala neye uğradıklarını anlamadılar. 3 ders vermişler, okulda muhattapları yok, sistem yok, İngilizce bilen yok, ayrıca ev bulamıyorlar. Haliyle devreye biz girip yardım ettik. Bizim emlakçımıza yönlendirdik. 4 kız 1 erkek, 5 kişi kalabilecekleri bir ev arıyorlar şimdi.

Ama İtalyanca biliyorsanız ya da ilginiz varsa, geliştirmek istiyorsanız, girişkenseniz, insan tanımayı, saatlerce yürümeyi, özgürlüğü, sohbet etmeyi seviyorsanız burası tam size göre bir yer olabilir. Ne demişti Vizontele’deki Belediye Başkanı: “Burayı seversen, burası Dünya’nın en güzel yeridir. Ama Dünya’nın en güzel yerini sevmezsen, orası Dünya’nın en güzel yeri değildir.”

fundaninharikalardiyari.wordpress.com – © 2018 – Tüm Hakları Saklıdır.