Günlük, Kendime Not

Sürekli Erteleme Hastalığı

Siz de sürekli bir şeyleri erteliyor musunuz? Ha bugün yaparım ha yarın yaparım derken, listeleriniz üstü çizilmemiş maddelerle dolu halde mi kalıyor? Dünyama hoş geldiniz o halde.

Son yıllarda, gittikçe sıklaşan bir şekilde bir şeyleri erteliyorum. Biliyorum bugün işimi yapsam, yarın diğer şeylere rahat rahat zaman ayırsam daha iyi olacak ama bir türlü bu düşünceyi hayata geçiremiyorum. Bir bakıyorum çok alakasız ve önceliği olmayan başka başka şeylerle uğraşıyorum. Yapmam gereken şeyin yüzüne bile bakmıyorum. Zaman geçiyor.

İşte her şeye isim bulma tanrıları buna da bir isim vermişler, “procrastination” demişler. “Sürekli erteleme”. İş yerindeyken bununla asla karşı karşıya kalmadım, bir kere bile işimi ertelemedim, iş benim için her zaman ilk plandadır çünkü. Ama kendimle ilgili bir şeyde, özellikle de tezimde bunu çok yaşadım. Tez yazacağıma dizi izledim, tez yazacağıma bulaşık makinesi yerleştirdim, tez yazacağıma normal zamanda asla aklıma gelmeyecek arkadaşlarımla buluştum, tez yazacağıma koleksiyon yaptım, tez yazacağıma kütüphanemi düzenledim vs vs vs şeklinde asıl yapmam gereken şeyin yani tezimi yazma işimin önüne bir ton şey koydum.

Şimdi yine aynı durumdayım. Yıl bitmeden tezimi teslim etmem lazım, yoksa atılıyorum artık. Bunun için hocamın verdiği düzeltmeleri bitirmem gerekiyor. Ama mesela gördüğünüz gibi oturdum kısa da olsa, yarın sabah 10.00’da yayınlanacak olan bu yazıyı bloğa yazıyorum. Saat şu anda 19.39 ve bu saate kadar tezimle ilgili hiçbir şey yapmadım. 4 gündür belki daha fazladır ulaştığım sonuçları yazmaya başlamam gerekiyor. Hala hiçbir şey yazmadım. Bu yazıyı yazdıktan sonra da yemek yiyeceğim, belki sonra duş alırım. Sonra yoruldum diye bir bölüm dizi izlerim. Sonra kayıt olduğum İngilizce programının canlı dersine katılırım derken uyku vaktim gelir. Hadiiii bugün de tezim için hiçbir şey yapamamış olurum. Bir gün daha uçtu ellerimden. Bu kalıbı nasıl kırabilirim bilmiyorum. Teslim günüm yaklaştıkça kendimi sıkışmış hissediyorum boşu boşuna.

“The best way to get something done is to begin” diye bir alıntı görmüştüm geçenlerde.  “Bir şeyi yapmanın en iyi yolu başlamaktır” anlamına geliyor bu. Çare başlamak, ama nasıl?

fundaninharikalardiyari.wordpress.com – © 2019 – Tüm Hakları Saklıdır.
Advertisements
Diziler, Günlük

THE O.A’nın Ardından..

Netflix’te 2. sezonu yayınlanmış olan The OA diye bir dizi var hiç duymuş muydunuz? Sanırım ilk sezonunu 2016’da izlemiş olabiliriz. Daha sonra bana bir ömür gibi gelen bu 3 senelik arayı verdikten sonra yeni sezon 22 Mart günü Netflix’te yayınlanmaya başladı. Oldukça orijinal ve kafa açıcı bir dizi olan The OA ilk bölümünden itibaren beni dünyasının içine çekmeye başladı.

Dizi bir arabanın içinde yolculuk eden iki kişinin çektiği amatör video ile açılıyor. Video bir kadının koşarak atladığını yakalıyor ve o andan itibaren o kadının hayatına çekiliyoruz. İlk dalga o anda geliyor, baş kahramanımız Prairie Johnson yani OA bu zamana kadar kayıpmış ve bu yetmiyormuş gibi şok edici bir veri daha öğreniyoruz, kaybolduğunda OA’nın gözleri görmüyormuş! Bu kız nasıl kör olmuş, nasıl kaybolmuş, sonra gözleri nasıl açılmış ve neden intihar etmeyi seçmiş bunları ilk sezonda öğreniyoruz.

Yazının bundan sonrasında THE OA dizisi ile ilgili spoiler vermekten çekinmeyeceğimi belirteyim de öyle devam edeyim =)

theoa_fhd

Dizinin ilk sezonu boyunca sürekli gerçeklik konusunda git geller yaşadım. Bu kız bir melek mi, bir peygamber mi, doğa üstü güçleri olan biri mi yoksa aklı karışık biri mi belki de bir yalancı ya da dolandırıcı? Peki ya HAP’e ne demeli? Gerçek biri mi yoksa Prairie’nin hayal ürünü mü? Birinci sezon öyle bir yerde bitti ki dizi bize cevabı o anda vermedi. OA’nın kendi sıkıcı hayatlarında sıkışıp kalan genç arkadaşları ona olan inançlarını sorgularken, okullarında bir “mass shooting” olayı oldu. The OA bunu hissedip okula koştu ve o olayda vuruldu. Tabii o sahnenin öncesinde OA ve HAP tarafından esir tutulan diğer arkadaşlarının kullandığı çok amaçlı “hareketler”, Prairie’nin genç arkadaşları ve onların hocaları BBA tarafından çoktan yapıldı. Vurulan OA’nin yanına giden Steve, bizim için onun ağzından “başardınız” sözlerini aldı ama gençlerin gerçekten bir şeyi başarıp başarmadıklarını öğrenmek ikinci sezona kaldı.

Ben gerçekten diziyi ne tarafa sürükleyeceklerini çoook merak ediyordum ki, gerçekten bir başka boyuta atlamayı başardılar. Prairie’nin Nina olduğu, babasıyla büyüyüp kör olmasına neden olan kazayı yaşamadığı bir paralel boyuta geçiyorlar. Burada da ilk karşılaştığı insanlardan biri Homer diğer HAP oluyor. Scott, Renata ve Rachel’ın da çok uzakta olmadığını gören Prairie, HAP’i ifşa etmek için elinden geleni yapmaya çalışıyor. Bu kez bir de bir “ev” ile ilgili yan hikaye var ki, orada ayrı bir dünya dönüyor. Ev, Ruskin, oyun, Karim hepsi ve her şey garip bir şekilde ilgili çekici ve birbirlerine bağlı. Hikayeyi görünce yeni sezon için neden 3 sene beklediklerini gerçekten çok rahat bir şekilde görebiliyorsunuz.

Bu gerçekliğe geçerken Homer hariç tüm ekip kendi karakterine atlamış ve maalesef Homer son bölüme kadar OA’ye ve yaşadıklarına dair hiçbir şey hatırlamıyor. Kendisini Doktor Roberts olarak biliyor ve HAP’in asistanlığını yapıyor. Ona olan hayranlığı yüzünden de bizimkiler için işleri farkında olmadan sürekli zorlaştırıyor.

Dün akşam izlemeye başladığım bu diziyi sabah gün ağırırken bitirdim. GEce seyretmemin de etkisi olmuştur ama bazı yerlerde gerçekten korktuğumu en azından irkildiğimi söyleyebilirim. Gerçekten bitirene kadar başından kalkamadım ve sezon finalini çok beğendim. Yine çılgınca bir yerde bıraktılar. Umarım bu kez geri dönmeleri 3 yıllarını almaz. Dizinin 5 bölüm olarak planlandığı söyleniyor. Kalan sezonları merakla bekliyorum.

Şimdi aklımda kalan bazı sorular var. Onları şuraya not alayım. Yeni sezondan önce açar okurum =)

  1. Final sahnesinde gördüğümüz Steve, bizim 1. evrende gördüğümüz Steve mi?
  2. Herkes ölünde herhangi bir evrene atlayabliyor mu? Gidilecek evren neye göre seçiliyor?
  3. BBA ve çocuklar 2. boyuta mı gittiler yoksa 3. boyuta geçebildiler mi? Hepsi mi atladı bazıları mı? İlla ki hepsinin dizi setinde karşılığını göreceğiz ama düşünmesi bile heyecanlı.
  4. Karim evin içine, her boyutu görebileceği bir yere mi hapsoldu? Onun “Old Night”ın bahsettiği OA’yı korumak için gönderilmiş kardeş olduğunu düşünmüştüm ama bambaşka biri de olabilir. 2. evrene dönmezsek karakteri görebileceğimiz başka bir çözüm bulunur umarım, enteresan bir karakterdi beğendim.
  5. Old Night demişken, Prairie her evrende özel bir kişi m acaba? 2 evrende de doğaüstü eğilimleri olduğunu izledik.
  6. Evi yeni sezonlarda da görebilecek miyiz?
  7. Buck ve Michelle konusunda biraz kafam karışık. Michelle’in bölüm sonunda uyandığını gördük ama o uyanan 2. evrenin Michelle’i mi, 1. evrenden atlayan Buck mı yoksa 3. evrendeki oyuncu Ian mı bilemiyorum. Uff süper bir bitişti gerçekten!
  8. 1. sezonda Prairie’nin NDE (Near Death Experience) yaşadığı evrendeydik, 2. sezonda Homer’ın NDE yaşadığı evrendeydik. Şimdi 3. sezon için de Scott’un NDE yaşadığı evrene geçtik. Hepsinin NDE yaşadığı evren farklıysa ilk etapta HAP onları nasıl tespit edip avladı? 4 ve 5’te de Renata ile Rachel’ın NDE yaşadığ evrenlere mi gideceğiz?
  9. Rachel öldü, cesedi yakıldı. Aynalar ve ekranlar vasıtasıyla çocuklarla iletişime geçmesi iyi düşünülmüştü ama öncesinde hareketler yapılmadığı için 3. evrene geçebildi mi? Bu noktada aklıma Elodie’nin söyledikleri geliyor. Bu ekip birbirine bağlı olduğu için belki de hareketlere gerek bile yok. Ya da aralarından biri ölse de diğer evrenlerde yine kavuşuyorlar. O nedenle 3. sezonda belki de ilk göreceğimiz karakterlerden biri Rachel olabilir.
  10. Peki ya Elodie kimdi? Amacı neydi? Neyin peşindeydi ve neden boyutlararası yolculuk ediyordu?
  11. Umarım en sonunda HAP’ın hiçbir şey hatırlamadığı bir evrene giderler de mutlu mesut yaşarlar =)

Daha çok sorum var ama, bakalım yeni sezona kadar ne kadarı aklımda kalacak.

fundaninharikalardiyari.wordpress.com – © 2019 – Tüm Hakları Saklıdır.
Erasmus

Erasmus Öğrencilerinin Güvenli Sığınağı: ESN

ESN yani Erasmus Students Network, pek bir şey bilmeden, bir ülkeden başka bir ülkeye giden Erasmuslu öğrencilerin hayatını olabildiğine kolaylaştıran bir oluşum. Tamamı öğrencilerden oluşan ve öğrencilerin öğrencilere yardım ettiği bu birliğin ortak özelliği, üyelerinin genel olarak kendi Erasmus dönemlerini geride bırakmış olmaları. En azından ESN Perugia için bu durum böyleydi. Kendi tecrübelerini, şehirlerine yeni gelen öğrencilere aktarıp, kimin neye ihtiyacı varsa orada oluyorlar.

Gördüm ki Erasmus olan her şehirde bir ESN oluşumu var. İstanbul dahil! Bana da onlara katılmam için bir mail attılar ama yardımcı olabileceğimi sanmıyorum. Hayattan parti dolu bir 6 ay çaldım, o bana yetti =)) Organize ettikleri partilerden bahsetmeyi en sonra bırakacak olursam eğer, ESNcilerin Erasmuslu öğrencilere ettikleri yardımın gerçekten ucu bucağı haddi hesabı yok. Oraya ilk gittiğimiz günden itibaren, evimizi bulmamıza bile yardım ettiler.  Hangi taksi durağını kullanacağımızdan nerede yemek yiyeceğimize, nerede kahve içeceğimizden nerede dövme yaptırabileceğimize, hangi hastaneye nasıl gidebileceğimizden alacağımız ilaca, faturamızı ödeyeceğimiz dükkandan alacağımız GSM operatörüne, postane için dolduracağımız belgelerden gezerken kullanacağımız ulaşım araçlarına kadar, aklınıza gelebilecek her konuda hayatın her alanında yanımızda oldular.

Bir şehirde yabancı olmanın en zor kısmı o şehrin yerlisi gibi yaşamayı bilmemektir. ESNciler de bu noktada devreye girip defalarca hayatımızı kurtardılar. Çöpü hangi sokağa atacağımı bile onlardan öğrendim.

Erasmus’un en eğlenceli partilerini borçlu olduğu oluşum ESN, düzenlediği kaynaştırma toplantıları ile de kimsenin yalnız kalmamasını, herkesin kendi arkadaş grubunu bulmasını sağlıyor. İlk partileri kaçırmayanlar kendi arkadaş ortamlarını kuruyorlar. Sona kalanlar gerçekten herkes dağıldığı için üzülebilirler, ilk etkinlikleri gerçekten kaçırmamak lazım. 

ESNcilerin etkinlikleri sadece bunlarla da kalmıyor. ESN Pisa mesela, muhteşem trekkingler, şarap, dondurma tadımları, klas etkinlikler düzenlerlerdi. Perugia’da otururken içim giderdi. ESN Perugia ise leş partileri ile ünlüydü. Gerçi ikinci dönemde şu an yaptıkları etkinlikleri kıskançlıkla takip ediyorum, harika etkinlikler yapıyorlar. İtalyan sineması geceleri, bowling turnuvaları, şarap tadımları, açık mikrofon geceleri, trekkingler, geziler.. Havalar da güzelleşti tabii, insanların da pek suçu yok. Hem bize de İtalyanca kursu açmışlardı, bizi de çevre şehirlere gezilere götürmüşlerdi, diğer ESNler ile birlikte toplu etkinlikler yapmışlardı. Haklarını o kadar da yemeyeyim.

Ve partiler.. Sabahlara kadar eğlendiğimiz, sabahlara kadar dans ettiğimiz çılgın ERASMUS partileri. Temalı Chocoparty (istemediğiniz kadar nutella ve krema), Zooparty (her yerde hayvan kostümlü/makyajlı insanlar) gibi partiler, temasız partiler, mekan mekan gezilen ve birer içki içilen PUBCRAWLlar derken eğlencemizin çoğunluğunu ESN’e borçluyuz.

Yine de bu kadarla kalmıyor biliyor musunuz? Anlaşmalı olduğu, indirim aldığımız mekanlar vardı. ESN’e bağlı olarak 10 Euro vererek çıkardığımız ESN Card bize hem Ryanair, Flixbus gibi ulaşım araçlarında, hem büyük restoranlarda hem de günlük takıldığımız kafe/barlarda indirim sağladı.

Yardım etmek, yardım görmek, böyle büyük bir şeyin içinde olmak harika bir histi. Hiçbir ESN Perugialı’nın bu yazıyı okumayacağını, okuyamacağını biliyorum ama yine de bu onlara bir teşekkür yazısı olsun istiyorum ❤

fundaninharikalardiyari.wordpress.com – © 2019 – Tüm Hakları Saklıdır.
Günlük, Kendime Not

Minnet

Yollar uzasın, uzasın, uzasın bitmesin istiyorum bazen..

Yeni yeni insanlarla tanışayım, kimseye işim düşmesin, her zaman ama her zaman KENDİME YETEBİLEYİM istiyorum. İnsanlardan bir şey istemekten, onlardan bir şey rica etmekten falan nefret ediyorum. İşim gerçekten HİÇKİMSEYE düşmesin istiyorum. Her zaman herkese elimden geldiğince yardım ediyorum, kol kanat geriyorum ama bir şeye ihtiyacım olduğunda elini atan insan sayısı beni her zaman hayal kırıklığına sürüklüyor. Verdiğim değerin karşılığını görememek beni çok yıpratıyor. İnsanların can yeleği olmaktan bıktım gerçekten, sürekli kötü gün dostu olmaktan.. İyi gününüzde neredeyim acaba? Ben de insanım yahu, daha ne kadar dayanabilirim dert babası olmaya?

Bir iş için 50 kişilik bir gruba işim düştü. Neredeyse en yakın çemberdeki 60 kişiye haber vermeme rağmen 30’u falan döndü, aralarından bir-ikisinin sayesinde 40’a tamamladım. Görmezden gelen mi dersiniz, cevap vermeyen mi, tamam yardım edeceğim diyip kayıplara karışan mı, yoksa yardım etme adı altında dalga geçen mi? Yapmayacağım, yapamayacağım diyen tek bir kişi oldu mesela. Helal olsun, adam açıktı en azından!

Yoruldum ya, elimi uzattığımda geri çevrilmekten bıktım. Her seferinde diyorum ki onların da bana işi düşer, aynı bu şekilde karşılık veririm. Her seferinde işleri bana düştüğünde yardıma koşarak giden de benim =( Kendime kızmak da istemiyorum ama üzülmeden de duramıyorum.

Kimseye işim düşmesin istiyorum, hiç kimseye..

Yollar bitmesin, sürekli bana yol çıksın, yerimde durmayayım. Yollar gitsin, ben gideyim, bir sürü insan tanıyayım ama hiçbirine işim düşmesin. Her zaman kendime yetebileyim…

fundaninharikalardiyari.wordpress.com – © 2019 – Tüm Hakları Saklıdır.
Erasmus, Geziler

Gezilerim: 1. Bölüm

İtalya’yı ne kadar sevdiğimi artık anlatmama gerek yok sanırım. Tarihi dokusu, yemekleri, insanları, neşesi, peynirleri, şarapları, tatlıları, derken sevilmeyecek hiçbir yanı yok gözümde. Gittiğimde elimden geldiğince İtalya içinde de gezmek istedim ama şartlar pek el vermedi. Aşırı soğuk olması da cabasıydı. O nedenle bütün planlarımı bir sonraki İtalya seferime, mümkünse yaz aylarına, devredip döndüm.

Tabii bu hiç gezmedim, hep evde oturdum anlamına da gelmiyor. Daha önce Floransa, Pisa ve Bologna’ya yaptığım gezilerden bahsetmiştim, onları kısaca yazmıştım diye hatırlıyorum. Assisi, Spello, Spoleto ve Foligno’dan pek bahsetmemiş olabilirim. Onlar da Umbria bölgesinin Perugia’ya yakın birbirinden şirin yerleşim birimleri. Özellikle Spello çiçekleri ve tüm sokakların katıldığı çiçek yarışmaları ile meşhur, inanılmaz güzel bir yer.

Bunların dışında sanırım gittiğim en güneydeki şehir Roma idi, Roma’dan güneyine gitmemiş olabilirim. Zaten yaza, en azından bahara sakladığım yerler genelde İtalya’nın güneyindeki şehirler. fotoğraflarını bile gördüğümde içim gidiyor gerçekten. Roma demişken, Roma için ayrı bir kapanış yazısı yazarım diye düşünüyorum. Çünkü tüm bu maceranın Roma’da bitmesini istediğim için, son gezimi Roma’ya planladım.

Gezilerle ilgili yazılarıma Milano ile başlamak istiyorum.

IMG_20181219_123454_273

Genel olarak “Gezilecek Yerler” konseptine pek inanmıyorum. Zaten kısıtlı olan zamanınızı, bir oraya bir buraya koşarken, kendinizi deli gibi yorarak tüketmemeniz gerektiğine inanıyorum.  Eğer istediğiniz şey “Milano’da Gezilecek 10 Yer” gibi bir yazıysa onu her yerde bulabilirsiniz zaten. Ben daha çok şehirde yürümeyi, gezmeyi, bilmediğim sokaklarda dolaşmayı ve kaybolmayı seviyorum. Avrupa’da, özellikle de İtalya’da istediğiniz gibi kaybolabilirsiniz. Kesinlikle korkmayın. İnsanlar inanılmaz yardımcı ve güleryüzlü. Sokaklarında yürürken bir kere korktuğumu, bir kere tedirgin olduğumu bilmem. İnanın İstanbul’da kendi evime gündüz vakti bile yürürken daha tedirgin oluyorum.

Aşırı turistik ve tarihi yerleri gezme planı yaptığınızda, şehrin büyüsünü, güzelliğini ve tüm hikayelerini kaçırdığınızı düşünüyorum. Ordan oraya koşturup, zamanla yarışırken, büyük olasılıkla aşırı lezzetli bir pastaneyi ya da gizemli bir hikayesi olan binayı kaçırıyorsunuz muhtemelen. Onun yerine rahat rahat yürüseniz, rotanızı kalbiniz çıkarsa, arada iki esnaf ile konuşsanız daha çok verim alır, daha tatmin olursunuz. Elbette herkes Duomo’yu görmek ister ama pek azı Brera’da yürümek için yolunu değiştirir. Herkes büyük Milano restoranlarında yemek yemek ister ama pek azı 2-3 euroya gezebileceği sanat galerileri için durur ve zaman ayırır. Elbette ikisini de seçene saygı duyuyorum ama benim kalbim her zaman ikinci seçenekten yana.

IMG_20181219_111922_138

O kadar da turistik yer düşmanı değilim tabii. Prada Müzesi’nde bulunan ve Wes Anderson tarafından dizayn edilen Bar Luce’yi de görmeden dönmedim. Ya da Sforzesco Şatosu’nu ya da Duomo’yu  ya da Vittorio Emanuele II Galerisini ya da “Küçük Venedik” olan Navigli’yi (Yine iyi gezmişim yalnız haha). Bu kez Venedik’e gitmedim. Evet çok güzel ama çok turistik, çok kalabalık, kokuyor, oldukça pahalı ve bana o kadar da hitap etmiyor sanırım. Yine de imkanı olan varsa, sular altında kalmadan gidip görsün derim ben. Sanırım bu Milano gezimdeki tek pişmanlığım, George Clooney’nin de evinin bulunduğu Como Gölü’ni gidip gezmemiş olmam. Umarım bir sonraki sefere gidebilirim ❤ George Clooney’i bir kere daha kıl payı ile kaçırdım, onu Roma yazımda anlatırım =)

IMG_20181219_174922_544

 

Bu 6 ay bana hostel kültürünü de aşılamış oldu. Sadece kalacak ekonomik bir yer olarak görmek değil de, oradaki insanlarla tanışıp farklı kültürleri öğrenmek harika bir şey. Selfilerden anlamışsınızdır, ben bu geziye yalnız çıktım. Milano’yu yalnız keşfettim. Yalnız gezmeyi çok daha fazla seviyormuşum onu anladım. Bir başkasını beklemeden, canım nereye gitmek isterse oraya gitmek olağanüstü bir özgürlük. Gece hostele dönünce içeceğini alıp oradaki insanlarla kaynaşmak çok güzel bir duygu. Ben 6 kişilik bir odada benden başka 3 kızla birlikte kalıyordum. Biri Taylandlı ve okumak için İngiltere’ye gitmiş bir kızdı. Çok akıllıydı zaten başarılı olduğu için burs da almış, Christmas tatilini İtalya’da gezerek geçiriyordu. Bir diğeri Brezilyalıydı. O da okumak için İtalya’ya gelmiş, hem çalışıp hem okuyordu. Şanslı mıydı bilemiyorum ama kaldığımız hostelde çalışıyordu. Gündüzleri sanat okulunda derslerine gidiyor, akşama doğru hostele dönüp çalışıyordu. Sonuncusu ise bir Moldovalıydı. O da okumak için Torino’ya gelmiş, okulu bitince Milano’ya taşınmıştı. Aralarında o an için en şanssız sayılabilecek kişi oydu. Akşamları bir restoranda çalışıyordu, hostele verdiği parayı çıkarınca cebine günlük 5 euro kalıyordu. Ben dönerken bebek bakmak ya da köpek gezdirmek gibi başka işler için birileriyle görüşecekti. Umarım şansı yaver gitmiştir.

Oda arkadaşlarımın dışında da onlarca insanla tanıştım. Hatta öyle komik ki, hosteldeki ikinci akşam farkında olmadan yanıma gelen kız, Perugia’dan arkadaşımdı. Dünya küçük derler de inanmayız! O da yalnız gezmeyi seven biriymiş, şans eseri karşılaştık. Çok güzel bir tesadüftü. Sonra da çok iyi arkadaş olduk ve ben Almanya’ya gittiğimde onu da ziyaret etmeden dönmedim.

Bir daha Milano’ya gider miyim, yolum düşer mi bilmiyorum. Ama özellikle Parco Sempione’deki içime döndüğüm güzel anlarım, uzuuun doğa yürüyüşüm, karın yağmaya başladığı o büyülü an, Sforzesco Şatosu’nu ilk gördüğüm an derken, yaşadığım bu inanılmaz yolculuğu asla unutmayacağım!

fundaninharikalardiyari.wordpress.com – © 2019 – Tüm Hakları Saklıdır.