Günlük, Kendime Not

AMOK KOŞUCUSU

Dün kız kardeşimin gönderdiği kitaplardan bahsetmiştim. Daha doğrusu, o kitaplardan birine başladığımdan bahsetmiştim. Kitaba aralarındaki en ince kitap olduğu için başladım evet ama tadı damağımda kaldı =) Madem etkilendim, şu blogda bir de minik bir kitap incelemesi olmasın mı?

Okuduğum ilk kitap “Amok Koşucusu” oldu. Aslında kitap dediğime bakmayın. Amok Koşucusu’nun normalde 7 öyküden oluşan bir kitap olduğunu duymuştum ama bendeki baskıda sadece Amok Koşucusu öyküsü vardı. Viyanalı yazar Stefan Zweig’in yazdığı yaklaşık 60 sayfalık bu öyküyü gerçekten nefesimi tutarak okudum. En son ilkokulda falan bir solukta kitap bitiriyordum sanırım (Ortaokuldayken gerçekten uyumadan bitirdiğim Harry Potter kitapları hariç=)), o nedenle üstüne yazılması konuşulması gereken bir öykü olduğunu düşündüm.

Bu öykü, her şeyi bırakıp kaçmak hissiyle dolduğum bu günler için pek de doğru bir seçim değildi belki ama yine de okuduğuma çok mutluyum. Doğru bir öykü seçimi olmayabilir diyorum, çünkü kitaptaki tüm karakterler bir kaçış halinde. Zaten “Amok Koşucusu” olma durumu tam da bununla ilgili. Sadece bir his üzerinden hareket ederek kimseyi ve hiçbir şeyi görmeyecek kadar gözünü karartıp bir daha asla dönemeyeceğin bir yolculuğa çıkıyorsun. Yol boyunca kendin dahil, kime nasıl bir zarar verdiğini göremiyorsun. Bir nevi ilkel benliğin, bilincini kapatıp tüm dünyanı ele geçiriyor.

Öykü kafama vura vura şunları söyledi bana: “Kimse mevcut düzeniyle mutlu değil. Fakir bir sömürge ülkesinin vatandaşı olan bir köle de mutlu değil, o fakir ülkeyi sömüren bir Avrupa ülkesinin vatandaşı da mutlu değil, gemideki eğlenceden uzaklaşan o yabancı da mutlu değil, evinde oturup bu kitabı okuyan sen, sen de mutlu değilsin! O kadar kaybedecek hiç bir şeyin yok ki (ya da sahip olduğun şeyleri o kadar küçümsüyorsun, o kadar yok sayıyorsun ve onları kaybetmekten o kadar korkmuyorsun ki) bir şeyin peşinden delirerek gitmene “şu kadarcık” kaldı.”

Bu öyküye dair vurucu çok fazla şey vardı. Ama daha fazlasını anlatmasam iyi olur. Neticede minik bir öyküden bahsediyoruz. Sadece beni en çok vuran yeri paylaşayım. Çünkü tüm hayatını İstanbul’da geçirip çok çok acı şeylere tanık olan bir vatandaş olarak gerçekten düşündüğüm şeyler bunlar: “Bir tek şeyi aklım almıyor. Nasıl oluyor da insan böyle anlarda yanındakiyle birlikte ölmüyor? Nasıl oluyor da insan ertesi sabah uykudan uyanıyor, dişlerini fırçalıyor, kravatını takıyor.” Hoş İstanbullu olmasam da bu ülkede yaşayan bir insan olarak bunu düşünürdüm sanırım. Kendime en çok sorduğum soru, “Bu dönemde yaşamamıza rağmen nasıl delirmiyoruz? olunca, beni etkileyen kısmın bu olması çok da şaşırtıcı değil aslında.

fundaninharikalardiyari.wordpress.com – © 2019 – Tüm Hakları Saklıdır.

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out /  Change )

Google photo

You are commenting using your Google account. Log Out /  Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out /  Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out /  Change )

Connecting to %s