Diziler

En Tatlı 10 This Is Us Karakteri

Bütün karakterlerin harika işlendiğine hepsinin birbirinden tatlı olduğuna inanıyorum ama yine de This Is Us ile ilgili hazır bir giriş yapmışken bir de en sevdiğim karakterleri sıralayayım dedim. Favori karakterimin kim olduğunu görünce kimse şaşırmayacak bence ama olsun =))

10. Sophie

sophie_fhd

Sophie hayatımıza Kevin’in ilk ve uzatmalı aşkı olarak girdi. Sophie’nin Kevin’e olan sevgisi, sabrı, tahammülü inanılır gibi değildi. Zaten bir kere onu bırakıp gitmiş Kevin’e ikinci şansı verdiğinde, Kevin bu kez de bağımlılığa yenik düşüp onu terketti. İlk aşklarımızın yeri hepimizde farklıdır tabii. Ben de düşünüyorum, ben de ilk aşkıma o şansı verirdim ama Sophie’nin Kevin’e bundan başka da bir düşkünlüğü var gibi. Ben Sophie’nin hikayesinin bittiğine inanmıyorum. Aksine sezon sonunda gördüğümüz çocuğun annesi bile olabilir diye düşünüyorum.

9. Kate Pearson

Küçüklüğünden beri kilolarıyla başı dertte olan Kate, dizinin en problematik karakteri olabilir. Gerek ateşli ergenliği olsun, gerek annesiyle girdiği ömürlük yarış olsun, gerek içinde tuttuğu suçluluk duygusu olsun etrafındakilere kan kusturmanın her daim bir yolunu bulabiliyor. Hayatımızda sürekli kendi topuğumuza sıkan tarafımız, bitmek bilmeyen vicdan azaplarımız, hiçbir şeyi hak etmeyen tarafımız Kate. Bizim onunla, onun da kendisiyle barışması gerekecek bir yerde.

8. Rebecca Pearson

rebeccca_fhd

Dizinin en büyük çilekeşi. Benim, bile zamanında izlemekten sıkıldığım, derdini hiç anlamadığım, bencillikle suçladığım esas karakter. Halbuki izlediğimiz kadarıyla ömrü boyunca insanları memnun etmeye çalışmak dışında hiçbir şey yapmadı. Ne gençliğinde gençliğini yaşadı, ne kariyerinin peşinden koştu, ne de Jack’ten sonra doğru düzgün bir aşk hayatı oldu. Onun için varsa yoksa çocuklarıydı. Kevin ve Kate ile arasındaki fırtınalı ilişkiye karşılık Randall ile arasındaki huzurlu ilişkinin onu ayakta tuttuğuna inanıyorum. Gerçi Rebecca da az patavatsız değil hani, özellikle Beth ile Randall konusunda çenesini pek de sıkı tuttuğunu söyleyemeyeceğim.

7. Toby Damon

Toby için Jack’in reankarnasyon ile yeniden dünyaya gelmiş hali desem yanlış olmaz! Sevdikleri için, yoktan var eden adam Toby. En başka Jack’in inşa ettiği Kate’in o stadyumunu Toby’den başka kim yeniden inşa edebilirdi? HİÇKİMSE! Toby ile Kate bu durumda kızlar babalarına benzeyen adamlarla evlenirler önermesini de haklı çıkarmış oluyorlar ama neyse iyi günde kötü günde hangimiz hayatımızda bir Toby istemeyiz ki?

6. Randall ve Beth’in Kızları (Tess-Annie-Deja)

tessannie_fhd

Randall’ın lotoyu sadece iki kez değil, tam beş kez kazandığının kanıtı olan güzel ve akıllı kızlarını sevmeyen var mı? Minik sevimli Annie, hassas Tess ve aileye yeni girmesine rağmen gerçekten o ailede doğmuş gibi uyum sağlayan zeki Deja sizce de dizinin en tatlı ve aklıselim karakterleri değil mi?

5. William H. Hill

william_fhd

Randall’ın baba yönünden de şansının gerçekten kuvvetli olduğunun kanıtı olan William’ı görür görmez sevdik. Başlarda Randall’ı neden bıraktığını anlamamış olsak da, gelişen hikayesiyle ona da hak verdik. O coolluğu, ruhunun genç oluşu ve torunlarına olan sevgisi ile kalbimizi çaldı. Böyle karizmatik dede gördünüz mü hiç?

4. Beth Pearson

beth_fhd

Listenin bundan sonrası gerçekten pek de ayırt edemediğim karakterleri içeriyor. Hepsini resmen kendi ailemdenmiş gibi çok çok seviyorum. Beth’e gelince.. Beth, sadece bu dizide değil, son önemde izlediğim tüm dizilerdeki en iyi kadın kahraman olabilir. Güçlü oluşuna, evli ve 3 çocuklu olmasına rağmen hayallerinin peşinden gidiyor oluşuna, ateşli ve dik duruşuna bayılıyorum. Eşine, çocuklarına hatta eşinin ailesine olan sevgisine ve sabrına ayrıca hayranım. Neşesine, otoritesine, her haline bayılıyorum.

3. Kevin Pearson

kevin_fhd

Kevin’i gerçekten çok seviyorum ama sevgim onu ilk 3e koymaya yeter mi tek başına bilemiyorum. Ama şimdi sevgim dışında ilk üçte olma nedeni dışarıdan alamadığı sevgi nedeniyle kendi içindeki burukluğu. Kıyılamayan bir hali var. Küçüklüğünde alamadığı/alamadığını düşündüğü o sevgi, sürekli onay alma arzusu, sürekli birilerinin sevgisini kazanması için çırpınması ister istemez ona sempati duymama neden oluyor. Hem büyük, hem küçük haline sarılıp görünmez değilsin, seni görüyorum ve seviyorum demek istiyorum. Özellikle o havuz gününde, havuzun içinde kendi kendine mücadele etmiş olması içime inanılmaz işlemişti. Sırf o sahne için bile Kevin sonsuza kadar benim ilk 3’ümde yer alabilir sanırım. Kevin’in hikayesini merakla izliyorum. Şimdi yine bir bağımlılık batağına düştü, Zoe ile ayrıldı, işi var mı o bile belli değildi. 3. sezon finali itibariyle en azından harika bir evde oğluyla birlikte yaşadığını görmüş olduk ama bakalım o noktaya nerelerden geçerek kavuşacak.

2. Randall Pearson

randall_fhd

Gelelim en sevdiğim ilk ikiye. Randall’ın hassas yapısı, Kevin’inkinden daha belirgin ve ortada, neredeyse Randall hariç herkes bu hassasiyeti görebiliyor. Ama Randall öyle biri değilmiş gibi davranırken daha çok kırılıyor. Mükemmel için uğraşması, sürekli adapte olmaya hatta hep oradaymış gibi görünmeye çalışması, ona sempati duymanıza neden oluyor. Ailesine olan düşkünlüğü, evdeki rolü, çocuklarının hayatındaki yeri, gidip biyolojik babasını bulup getirmesi, imkanı olmayan bir çocuğu evlat edinmesi ve yaptığı onlarca başka güzel şey ile gerçekten Jack’in oğlu. Hayatı yaşamayı doğru kişiden öğrendiği çok belli. Çocuksu neşesi, çalışkanlığı, etrafına ışık ve umut saçmasıyla benim de kalbimde ikinci sırayı kimseye kaptırmıyor.

1. Jack Pearson

jack_fhd

Gelelim aşk mektubuma. Bu yazacaklarımı Milo Ventimiglia aşkımdan tamamen bağımsız yazıyorum. Kendisini “This Is Us”tan da “Gilmore Girls”ten de önce “Boston Public”teki minik gizli polis rolüyle görmüş ve aşık olmuştum zaten ❤ İnanılmaz tatlı, mütevazi bir tip. Yeni olan, popüler olan her şeyden bihaber. Bu işlerin içinde ama sektöre çok uzak. Ben de onu en çok bu nedenle seviyorum zaten. Ama Jack Pearson’a olan aşkım bambaşka. Jack Pearson, o kadar katmanlı, o kadar derinlikli bir karakter ki, sürekli altından yeni bir şey çıkıyor. Muhteşem bir aile babası diyorsun, kendi babasının yaptığı kötülükleri görüyorsun. Bazı şeyler aileden görülmüyor işte, içeriden de gelmeli. Çocuklarıyla, eşiyle olan diyaloğu, onlarla iletişimi, ailedeki en zor krizleri bile yönetebilmesine hayran kalıyorsun. Muhteşem bir eş diyorsun, babasının annesini dövdüğünü görüyorsun. Bir anda Rebecca’nın kariyerine set koyarken, ailesini hatırlayıp durmayı ve desteklemeyi biliyor. Ailesine elleriyle ev yapıyor. Çocuklarını her şey için cesaretlendiriyor, her anlarında yanlarında olmaya çalışıyor. Hepsiyle ayrı bir denge kuruyor. İyi bir çalışan diyorsun, gizliden babası gibi bir bağımlı olduğunu görüyorsun. Sonra bağımlılıkla olan savaşına tanıklık ediyorsun. Jack Pearson anlatmakla bitmez. Çok başka bir yerden Vietnam Savaşı ve kardeşi Nicky ile olan ilişkisini görüyorsun. Her yerden başka bir zorluk geliyor ve en sonunda da onu Jack Pearson’lık yaptığı için kaybediyoruz zaten. Kaç kişi bir köpeği yangından kurtarmak için cayır cayır yanan bir binaya Jack Pearson gibi gözü kapalı dalabilir ki?

Ölürken de bir kahraman gibi öldü adam…

fundaninharikalardiyari.wordpress.com – © 2019 – Tüm Hakları Saklıdır.
Erasmus, Günlük, Kendime Not

Döngüden Çıkamamak..

Çılgın bekleyiş yine başladı. Ben yine bana verilen düzeltmeleri yaptım, yine tezimi bitirdim, yine hocama mail attım. Bakalım bu kez beni görmezden gelmesi ne kadar sürecek…

Umarım bu kez beni utandırır da tezi kabul eder, ben de en kısa zamanda gidip tezimi sunarım ve artık mezun olurum. Yüzdüm yüzdüm kuyruğuna geldim, gerçekten sorun yaşamak istemiyorum artık. Bir daha da gerçekten Türkiye’de akademiye bulaşmak istemiyorum. Bıktım ya, canıma okudular. Ne akademik ne idari personel olarak kalmak istemediğim gibi, öğrenci de olmak istemiyorum artık. Cidden tiksindim. Sadece şu tezi vereyim ve mezun olayım istiyorum.

Kimbilir benim gibi kaç tane hevesi kırılmış, isteği kaçırılmış öğrenci vardır…

fundaninharikalardiyari.wordpress.com – © 2019 – Tüm Hakları Saklıdır.
Günlük, Geziler, Kendime Not

Gezilerim: 2. Bölüm

Gezilerimi yazmaya karar verdiğimde, her pazar gününe bir yazı denk getirmek şeklinde niyet etmiştim. Uzun uzun yazmak bir çok hikaye anlatmak istemiştim. Ama bir yandan tezim, bir yandan düğünler, diğer yandan da tembelliğim buna izin vermedi =)) Keşke daha önce bu yazıları yazmaya başlasaymışım ama! Zaman geçtikçe anılar soğuyor, yaşananlar unutuluyor. Keşke her şeyi zamanında belgeleseymişim kendim için. Neyse bakalım geç olsun, güç olmasın. İkinci bölüm ile devam edelim.

20181213_173739

Bu haftaki rotamız İspanya! Roma’dan Barcelona’ya 10 Euroya uçak bileti aldığımı biliyor muydunuz? 5 Euroya 10 Euroya uçak bileti alabiliyorsunuz arkadaşlar. Evet aşırı konforlu bir uçakta gitmiyorsunuz ama 10 Euro ya! 1 Saat konforunuzdan vazgeçiverin, ne olacak! O paraya Çanakkale’ye zor gideriz, öyle söyleyeyim. İnsanlar bu nedenle özellikle Avrupa’da çok gezebiliyorlar. İspanya’da ne kadar fazla İtalyan ile karşılaştık sayamadım bile. Çok güzel geziyorlar gerçekten…

İspanya’da Barcelona ve Madrid’i gezebildim. Her ne kadar Perugia’da, Happy Bar’ın karşısında yaşamış olmak, İspanyollar’dan soğumama neden olduysa da sanırım beni İspanya’dan kimse soğutamaz. O ne güzel bir memlekettir öyle! Valencia’sı, Sevilla’sı, Malaga’sı özellikle içimde kalmış olsa da umarım en kısa zamanda yolum tekrar oralara düşer de görmek istediğim her şehri görmüş olurum. Gönül isterdi ki Valencia’yı, Malaga’yı, Sevilla’yı da gezeyim hatta Portekiz’e geçeyim, Lizbon’u Porto’yu da göreyim ama bir türlü zamanımı ayarlayamadım. Bir sonraki sefere diyelim!

IMG-20181213-WA0081.jpg

Barcelona gerçekten harika bir şehir. Şehre ayrı, tarihine ayrı, mimarisine ayrı, havasına suyuna yemeklerine ayrı aşık oldum. Madrid’i de beğendim ama günün sonunda bir Barcelona değil! İspanya’ya gitmeden önce kendi Erasmus’unu orada yapmış bir arkadaşımı aradım. Ne dersin, önerilerin nedir diye ona sordum. “Yani Barcelona 3-4 günde gezilir ama Madrid maksimum 48 saattir” dedi. İyi ki her zamanki gibi burnumun dikine gidip kendi bildiğimi yapmışım. Bu kadar az kalsam kendimi asla affetmezdim sanırım. Bu yüzden bir daha kimseden bu kadar öznel bir konuda görüş almayacağım. Uygun fiyata konaklama yapılacak yerler, ulaşım araçları, yemek tavsiyeleri alabilirim belki ama gezilecek yerler konusunda bir daha kimseye sormayacağım. Barcelona için bana 10 gün bile yetmezdi büyük olasılıkla! O kadar güzel, o kadar güzel ki!

20181215_153720

Bir kere şehrin simetrisine bayıldım. Yürüyorsunuz yürüyorsunuz yollar bitmiyor, girdiğiniz sokağın hangisi olduğunu bile anlamıyorsunuz. Tam benim sevdiğim gibi. O kadar çok sokağına girdim çıktım o kadar çok caddesinde kayboldum ki anlatamam! La Rambla’sı ayrı, Barceloneta Plajı, ayrı Barri Gotic ayrı güzeldi. Gaudi’nin eserlerinden bahsetmiyorum bile. La Sagrada Familia, Casa Mila, Casa Batllo, Park Güell dediniz mi zaten biraz araştırsanız, her yerden ulaşabilirsiniz. Yalnız içlerini gezmek istiyorsanız kesenin ağzını açmanız lazım, belirtmeden geçmeyeyim. Benim favori alanım, Barceloneta Plajı oldu. Saatlerce oturup dalgaları dinledim, o kadar yenileyici ve güzel bir etkisi oldu ki anlatamam. Dilerdim ki 5 dakikada bir şal satan gençler etrafımı sarıp rahatsız etmesin ama yine de onlara rağmen her şey çok güzeldi.

IMG_20181215_133945_034

Barcelona’nın bir diğer güzel kısmı da parklarıydı. Bildiğimiz, aklımıza gelen anlamda bir park anlayışları yok. Yukarıdaki fotoğraf mesela, La Ciutadella parkından. İçinde her şey var, isterseniz yürüyün, isterseniz kitap okuyun, isterseniz etkinliğinizi yapın, isterseniz çocuklarınızla zaman geçirin. Her etkinlik için muhteşem bir alan. Yapılan bir etkinliğe ucundan kıyısından dahil olduğumu da ekleyeyim burada. Mevzu dünyaya bir iz bırakmaksa, elbette bunu en doğru kişiden yana durup yapacaktım!

20181215_133153

Dünyanın çeşitli yerlerinden insanların doldurduğu bu pankarta ben de ulu önder Mustafa Kemal Atatürk’ün en önemli sözlerinden biri olan “Yurtta sulh, cihanda sulh”ü yazarak destek oldum. Hayata bir iz bırakacaksak, doğru kişinin doğru izini bırakmalıyız diye düşünüyorum.

Barcelona’nın bu muhteşem güzelliklerini gördükten sonra Madrid’i burası ile kıyaslayacak bir şey yazmam mümkün değil. Madrid’in de kendi güzellikleri var ama bir seçim yapmam gerekirse oy hakkımı Barcelona’dan yana kullanırım. Elbette diğer ülkelere göre biraz daha pahalı bir ülke ama her şeyiyle çok güzel. Mutfağını biraz abartı bulduğumu söyleyebilirim. Belki de İtalya’dan oraya gittiğim için böyle hissettim, bilemiyorum ama ne paella’sı ne churros’u ne de tapası beni o kadar çekmedi. Ama içkilerine bayıldım. Tinto de Verano’su olsun Sangria’sı olsun gerçekten çok lezzetliydi. Yine olsa da yine içsem ❤

fundaninharikalardiyari.wordpress.com – © 2019 – Tüm Hakları Saklıdır.
Diziler

THIS IS US

Bugün, gerçekten içime işleyen bir yapımla ilgili yazmak istiyorum buraya. Yerli versiyonunun çekildiğini görüp, üzülsem mi sevinsem mi bilemediğim, az önce gidip 3. sezonunu bitirdiğim, her bir karakterini ayrı sevdiğim, her bir bölümünü ağlaya ağlaya izlediğim This Is Us’a olan aşkımı anlatmak istiyorum.

Hikayeyi belki biliyorsunuzdur, dizi üçüz bebek bekleyen Rebecca ve Jack Pearson’ın nesiller boyu hayatını anlatıyor. Biz de bir dünde bir bugünde hareket ederek, bu muhteşem çiftin hayallerine, mücadelelerine, mutluluklarına, hüzünlerine, yaşadıkları zorluklara, sevinçlerine, yıllar süren hayatlarına, muhteşem ebeveynliklerine ve ne yaşarlarsa yaşasınlar günün sonunda tutundukları aşklarına tanıklık ediyoruz.

Dizideki karakterlerin derinliği, olayların gerçekliği, oyuncuların inandırıcılığı bir yana, dönemin renklerini ve aile olabilmenin ruhunu yansıtmaları bir diğer yana. Eğer şimdiye kadar izlemediyseniz, lütfen izlemeye başlayın. Ben bu dizide bir çok olayda kendimi gördüğümü fark ettim. Ayna görevi gören bu dizide kendinizden mutlaka bir şey bulacaksınız ve bunun da etkisiyle hoşnut olmadığınız yönlerinizi düzeltmeye başladığınızı göreceksiniz. Yazının devamında büyük olasılıkla spoiler batağına düşeceğim, haberiniz olsun!!

thisisus1_fhd.jpg

This Is Us’ı ben ilk duyduğumda nedense Amerika’yı öven bir dizi olduğuna kanaat getirmiş ve önyargılarım nedeniyle izlememeye karar vermiştim. Daha sonra bir arkadaşım çok övünce, diziyle ilgili aslında hiçbir fikrim olmadığını fark ettim ve neymiş ne anlatıyormuş bir bakayım istedim. Bakış o bakış, fanı oldum diyebilirim!

Dizi o kadar eşsiz, karakterler o kadar ince düşünülmüş ki sürekli yeni bölümlerini aşeriyorum. Yalnız normalde bir izlediğini tekrar tekrar, defalarca izleyebilen biriyim. Film olsun, dizi olsun fark etmez; Youtube’da bile açar videolarını izlerim. Ama This Is Us’ta bunu yapamıyorum. Duygu olarak o kadar yüklü bir dizi ki, etkilendiğim sahneleri tekrar açıp izlemeye mecalim olmuyor. Sahneler beni yara yara içimden geçiyor.

Hatta bir ara öyle bir noktaya geldim ki aylarca ara verdim izlemeye. Dizinin ilk bölümlerinde öğreniyoruz ki evin muhteşem babası Jack Pearson bir gün ölüyor. Dizinin günümüz kısmında bu karakter yok, bu da demek oluyor ki kısıtlı sayıda geçmiş bölümü var elimizde. Bölümleri izledikçe, öleceği bölüme denk geleceğimi anladıkça buna cesaret edemeyeceğimi, bölümü izleyemeyeceğimi düşündüm ve diziyi orada bıraktım. Yaklaşık bir sene kadar sonra acaba ne olacak, nasıl olacak diye düşünüp, bir cesaret yeniden izlemeye başladım. Tabii ki Jack’i kaybettiğimiz sahne beni benden aldı. Adamların anlatı dili o kadar güzel ki, inanın hiçbir şey vermeden sizi kahretmeyi başarabiliyorlar. Bizi üzüntüden komaya da sokabilirlerdi ama dizinin yolu o değil. Dizi ucuzluğu seçmiyor, basit yoldan gitmiyor. Her alanda sizi şaşırtabiliyor.

İlk bölümde, Jack ile Rebecca’nın 3. bebeği, doğumda çıkan komplikasyonlar nedeniyle yaşama tutunamayınca; Jack, o gün babası tarafından bir itfaiyenin önüne terkedilen Randall’ı evlat edinmeye karar veriyor. Rebacca’nın da onayını alınca muhteşem bir hikaye başlıyor. Böylelikle hem evlerindeki boşluk ortadan kalkıyor, hem de Randall’ın bir evi oluyor. Randall’ın siyahi oluşu, çocukluğunda çaresizce biyolojik ailesini araması, sevilmek için herkesi memnun etmeye çalışması, Kevin’in onu kıskanarak her zaman zorluk çıkarması, Kate’in zorba arkadaşları yüzünden, tombikliği kullanılarak zor durumlarda bırakılması, Jack’in bir baba olarak bütün ekonomik sıkıntıların içinde herkese yetme çabası, ayrıca Rebecca’dan bile sakladığı gizemli taraflarının olması ve tüm bu karışıklığında ortasında bir kadın olarak Rebecca’nın yaşadıkları.. Her biri apayrı ve muhteşem hikayeler. Kimi zaman karakterlere kızarken, kimi zaman onlar için üzülürken bulabilirsiniz kendinizi.

Benim en büyük derdim Rebecca ileydi mesela. Bir türlü kendi içimde barış sağlayamamıştım onunla. Ama bölümler geçtikçe ona saygı duymaya ve onu anlamaya başladım. Genç yaşta evlenip, bebek istemediği halde üçüzlere hamile kalmış, kariyerinde çok başarılı olabilecekken ailesini seçmiş, bütün maddi manevi zorluklara rağmen ailesini bir arada tutmaya çalışmış bir kadın. Bu da yetmezmiş gibi, dünyalar kadar sevdiği eşini kaybetmiş, oğullarının çekişmelerine, Kate’in tenkitlerine rağmen hayatlarını çocuklarına adamış, yıllarını yalnız başına yeniden bir başka adamı sevmeden geçirmiş bir anne. Tüm süreçte, kadınlığını unutmuş, kariyerini unutmuş, kendini unutmuş tüm dünyasını ailesi yapmış bir kahraman. O da Jack kadar sevilmeyi ve takdir edilmeyi hak ediyor bence.

jack1_fhd.jpg

Üçüzlerin yetişkin olduğu günümüze gelince, ekibimize yeni karakterler etkileniyor. Jack’in adeta bir reankarne versiyonu olan Toby, Kate’in enteresan arkadaşı Madison, Randall’ın muhteşem bir kadın olan eşi Beth ile baldan tatlı üç kızları, coollukta sınır tanımayan biyolojik babası William, sabır timsali Sophie ve özellikle Kate ile Kevin’in küçümsemelerine sürekli maruz kalan bir diğer sabır timsali Miguel derken dizimiz bize bıkmadan usanmadan yeni hikayeler anlatmaya devam ediyor. Özellikle Randall’ın biyolojik babası William’ın hikayesi o kadar güzeldi ki… Castingdeki başarılarından bahsedemiyorum bile. Beth’in ergenliğini oynayan kızı gördünüz mü? Kendisi doğursa bu kadar benzemez!

This Is Us, her bölüm beni ağlatmayı başarsa da, izlemeyi asla bırakmayacağım bir dizi olarak benim tarihime geçecek. Jack Pearson gibi efsanevi bir karakter kolay kolay yaratılamaz. Öz oğlu ya da öz kızı gram benzemezken adama en çok benzeyen karakter, evlatlık oğlu Randall ve damadı Toby. Şimdi geriye dönüp bakınca Rebecca’ya haksızlık ettiğimi düşünüyorum. O da en az Jack kadar efsane bir karakter. Kevin babasından ala ala alkol bağımlılığını almış, buna da üzülmüyor değilim hani…

İnsana ailesi gibi hissettiren bu diziyi şimdiden özledim. Eylül gelse de 4. sezona kavuşsak! ❤

fundaninharikalardiyari.wordpress.com – © 2019 – Tüm Hakları Saklıdır.
Günlük, Kendime Not, İstanbul'da Yaşamak

Bazı Dostlarımız Var Ya Hani, Heh İşte Onlar İyi ki Var!

Şu fotoğrafta yanımda gördüğünüz kızcağız, yaklaşık 2003 yılından beri hayatımda. İlk tanıştığımızda o ortaokuldaydı, ben lisedeydim. O zamandan sonra da hiç bırakmadık birbirimizi. Elbette tartışmalarımız oldu, hatta bir kez aylarca küs kaldığımız bile oldu. Ama hepsi birbirimizin iyiliği içindi. En azından biz öyle düşünüyorduk. Birini çok sevdiğinizde onun hayatı için vereceği kararları bile ondan daha iyi bildiğinizi düşündüğünüz anlar olur ya, işte bizimki de öyleydi. Ben onun hayatı için yapması gerekenleri ondan daha iyi biliyordum, o benim hayatım için yapmam gerekenleri benden daha iyi biliyordu =)) İyi kötü her şeyi beraber yaşadık deneyimledik.

Bu bloğu takip ettiğini, hatta bu bloğun varlığını bildiğini bile sanmıyorum. Ama iki gündür yazdıklarımı, geldiğimden beri içimdeki kırık ve depresif kadını farketmiş olacak ki bugün beni dışarı çıkarmak için çok uğraştı. Üstelik, bu kız evleniyor, iki ay içinde nikahı var, pılını pırtını toplayıp İzmir’e taşınıyor, binbir ayrı işi var onu bekleyen! Buna rağmen bir Funda’yı kendine getirmeliyim seansına vakit ayırabiliyor ❤ Ben bu kızı sevmeyeyim de kimi seveyim!

Düşünüyorum da ondan başka kim yardım çığlıklarımı hissederek benim için bir şeyler yapmak isterdi ki? Kim elini kalbimin tam içine sokup karanlığı tuttuğu gibi oradan çıkarırdı? Hatta sonra o karanlığı miniminnacık yapana kadar ufalayıp en sevdiğim sahillerde denize rüzgara karıştırırdı? İyi ki var cümlesini öylesine söylemediğim maksimum on insandan biridir Sakiş, gerçekten iyi ki var! Şimdi evlenip İzmir’e yerleşecek gönlümün efendisi. Kendi adıma üzgünüm tabii, en yakın arkadaşım, kızkardeşimden sonraki en yakınım gidiyor. Kimse elini uzatmaz, birileri elini uzatmış gibi yaparken, her zaman yanımda olan dert ortağım, etkinlik arkadaşım, ruhani liderim kendi hayatını kuruyor. O hayat bu kadar uzakta olmayaydı, eyiydi =) Gerçi kim bilir? Bakarsınız ben de İzmir’e taşınırım, hayat bu, belli mi olur? Ama onun için çok mutluyum. Hayatını çok tatlı bir adamla birleştiriyor ve gerçekten çok mutlu olacak. Buna inanıyorum. Umarım mesafeler bizi sadece daha güçlü kılar ve dostluğumuz bu testi de başarıyla atlatır ❤

Hayatımdaki insanların kimini sevdi, kimine kırmızı kart verdi ama her zaman her dediği çıktı. Sevgililerimde de kırmızı kartları doğru çıktı, çok yakın arkadaşım dediklerimde de. Ama onun yeri hiç değişmedi. Bu saatten sonra değişmez de diye düşünüyorum. Canım Sako, seni çok seviyorum ve her zaman çok mutlu olmanı diliyorum ❤

fundaninharikalardiyari.wordpress.com – © 2019 – Tüm Hakları Saklıdır.