Gözünüz Aydın!

“Korona bizde nasıl olmaz”cılar, olmadığına inanmayanlar, “Var ama kesin saklanıyor” diyenler, gereksiz şakacılar, yoğun endişeliler hepinizin gözü aydın!! Artık Türkiye’nin de kanıtlanmış Korona hastaları var.

Tüm bu olayların arasında çok net olarak gözlemlediğim tek bir şey var. Cehaletin, dili, dini, yaşı, ırkı, eğitim seviyesi yok arkadaşlar! Cahil insan her yerde cahil. İtalya’da eve girmeyen vatandaş ile, Türkiye’de Almanya’da, İngiltere’de eve girmeyen vatandaş gerçekten aynısının laciverti.

Bu süreçte en çok üzüldüğüm şey, birbirimizin vicdanına emanet edilmemiz. Birbirimize güvenmek zorunda olmamız. Yanımızdakinin yöremizdekinin, temiz olduğuna, yurtdışından gelmediğine, hastalık taşıyıcısı olmadığına inanmamız gerekiyor. Birbirimize güvenmemiz, sakin olmamız, birbirimizi düşünmemiz ve evlerimizden bir süre çıkmamamız gerekiyor.

Stokçuların videolarını görüyorum, gözlerime inanmıyorum. 18 paket tuvalet kağıdını, kilolarca makarnayı, litrelerce zeytinyağını ne yapacaksınız acaba? İşler daha kötüye giderse, komşunuz, akrabanız bulamazsa paylaşacak mısınız merak ediyorum? Ağır şeyler geçiyor içimden ama buraya yazamıyorum. Fahiş fiyata malzeme satan fırsatçılar bir yana, stokçular bir yana… Bir de daha kötüsü insanlar yurtdışından gelmelerine rağmen evde oturmuyorlar!

Hac ile umre ile ilgili şahsi düşüncelerimi buraya yazmak istemiyorum. Ama gelen binlerce insan haftalardır aramızda dolanıyor, komşusuna akrabasına bulaştıracağını bulaştırdı zaten. Kimin vicdanına güvenebiliriz, hangi birinin yurdışından geldikten sonra evinde edebiyle 14 gün oturduğuna inanabiliriz ki? Her gün artan vakalarla olayın vahametini daha fazla görüyoruz zaten. Bu durum sadece umre için de geçerli değil. Yurtdışında her yerden gelen onlarca insan var ve haftalardır gelmeye devam ediyorlar bugün dahil. Tabii ki tüm vatandaşları almak zorundayız. İsteyen herkesi geri getirmek zorundayız. Ama gelenlerin de buradakilere karşı sorumluluklarının bilincinde olması gerekir.

Bilemiyorum. Açıkçası ben toplum olarak böyle bir şeyi atlatabileceğimize çok emin değilim. Herkes çok bencil. Ama beraber yaşamayı öğrenmediğimiz her bir olaydan sonra bir beteri daha sağlam şekilde patlıyor üstümüzde.

Bir şekilde diğer insanları, doğayı, hayvanları önemsemeyi, onlarla birlikte yaşamayı ve onlara iyi davranmayı öğrenmek zorundayız. Alışveriş yaparken semtimizdeki diğer insanları, dışarı çıkınca gölgesinde serinlediğimiz ağacı, kapımızın önündeki kediyi, köpeği düşünmek ve ona göre davranmak zorundayız. Umarım hep beraber güzel günler görürüz ❤

fundaninharikalardiyari.wordpress.com – © 2020 – Tüm Hakları Saklıdır.

Sonuçlanamayan Davalar…

Normal şartlarda bugün buraya yazmak için başka şeyler geçirmiştim içimden. Çünkü sonunda eski iş yerime açtığım dava sonuçlanacaktı. Adalet yerini bulacaktı ve ben kazanacaktım. Yine öyle olacak tabii ama süreç uzadı. ❤

Dün, son celsemin görüleceğini ve davamın sonuçlanacağını düşünüyordum. Avukat beyi rahatsız etmemek için, belki başka bir davası vardır falan diye e-devlet’ten dava durumuma baktım. AYLAR SONRAYA ertelendiğini gördüm. AYLAR SONRAYA. Çıldırdım evin içinde. Çünkü geçen Salı günü başka bir arkadaşımın davasına şahit olmak için adliyedeydim. Onun davası haziran ayına ertelenmişti benimki neredeyse yeni yıla ertelenmiş. Bu neden olabilir diye şiştim şiştim, avukat beye mesaj yolladım. Yılda iki celse yapıp bir sonraki yıla mı devredilecek hep falan dedim. Adliyenin de tatil edildiğini bilmiyordum çünkü!

Sağolsun tane tane ve çok tatlı bir şekilde adliyeye gidemediklerini, şu anda da davaların ertelendiğini anlattı bana. Adli tatil de yapılacağı için, benim davam kaldı mı yıl sonuna… Bunca haberin içinde böylesine büyük bir şeyi nasıl kaçırdım acaba? Normalde yapacağım bir şey değildir çünkü.

Yani bir yandan gerçekten orada çalışanlar ve şehrimiz adına çok mutluyum. Olması gereken olmuş. Çağlayan Adliye Sarayı inanılmaz büyük ve inanılmaz kalabalık bir yer. Enfekte olan bir kişinin gitmesi bile felaket yaratabilir. Bir yandan tabii ki kendim için üzüldüm. 2020 için kurduğum hiç bir hayal şimdiye kadar tutmadı çünkü. Hatta 2019 Ağustos’undan beri diyeyim.

Neyse umarım bundan sonra güzel şeyler yaşarım ve yaşarız. Kalan aylarda güzel şeyler olur, dileklerim gerçek olur ❤

fundaninharikalardiyari.wordpress.com – © 2020 – Tüm Hakları Saklıdır.

Antalyalılar Neler Yapıyor?

Antalya’ya gittim geldim. Hatta üstünden de baya uzun zaman geçti. Neler gördüğümü neler öğrendiğimi yazmaya bir türlü fırsatım olmadı. Zaten depresyon grisi günler geçiriyoruz. Azıcık güneşli Antalya havası gelsin üstümüze.

antalya_2_fhd

Antalya Şubat ayında bile sıcak olmaya çalışan güzide bir şehrimiz. Bir gün Konyaaltı sahilinde montsuz gezebilmiştim mesela. Ellerimi ve yüzümü güneşe dönmüştüm, şimdi düşününce bile içim ısındı ❤ Ellerinde ıvır zıvırlarıyla altın arayan amcaları seyretmiştim, meditasyon yapmıştım. Kimsenin beni tanımadığı yerlerde olmayı ve onun verdiği duyguyu çok seviyorum. İstanbul’da bir sahil kenarında oturup da meditasyon yapamam mesela. İstanbul’a o kadar güvenmiyorum zaten. Neyse Antalya’nın hava durumuna geri dönelim. Tabi benim bulunduğum ilçe merkeze bir saat uzaklıkta bir yer olduğu için hava sıcaklıklarında Antalya ile baya fark vardı. Hatta bir ara 2-3 gün fırtınalar koptu da şok oldum. Keşke Antalya’ya gelmeseydim de aklımda hep güneşli ve cıvıl cıvıl kalsaydı dediğimi bile hatırlıyorum. Yine de güneşi yakaladıkça çıktım, gözüm arkada kalmadı =D

Antalya gerçekten çok güzel bir şehir ama gözlemlediğim kadarıyla turizm olmasa orası da ekonomik olarak oldukça kötü durumda. Pek fazla iş alanı yok. İnsanların neden oradan gitmeye çalıştığını bu kez anladım. İş yok çünkü. Ya turizm alanında ya da sağlık alanında olmak gerekiyor. Bu ikisinin dışında para kazanılmıyor ve iş de yok. Ziyaret ettiğim bir arkadaşımla üniversiteden aynı bölüm mezunuyuz. O, turistlere kalacak yer kiralayarak geçiniyor. İşini çok seviyor, çok sosyal, çok çalışkan, çok zeki bir insan. Hizmet sektörünü de baya sevmiş. İşinde de iyi yalnız. Beni ağırlamasından belliydi zaten. Çok memnun kaldım. Keşke zamanım olsaydı da bir kez daha görebilseydim.

Ziyaret ettiğim bir diğer arkadaşım işsizdi. Onu da yüksek lisansımdan tanıyorum. O da çok çalışkan, çok güler yüzlü ve çok efendi bir kızdır. Bir kaç gün önce haberleştik, yazılı bir mecrada işe başlamış, çok sevindim. Onun öncesinde ama sanırım 1 sene kadar iş bulamamıştı. Bizim sektörlerde iş pek yok. Olanı da asgari ücretten hallice. Mesela üniversitede bir ilan görüyorsunuz, öğretim görevlisi ya da araştırma görevlisi olarak kabul edilseniz bile maalesef alacağınız maaş aşağı yukarı asgari ücret. Tek bir devlet üniversitesi var, o da pek fazla ilana çıkmıyor zaten.

İş olsa, Antalya gerçekten yaşanılacak bir yer olabilir. Ama tabii merkezdeysen ya da araban varsa =D Havası güzel, havanın sıcaklığı güzel soğuk hava pek uğramıyor, uğrasa bile maksimum bir ay kalıyor. Deniz var, denize ulaşımın kolay. Kalabalık yok, trafik yok. Sakin bir yer. Ama… Tabii ki burada bir ama var. Ama merkezden bir tık fazla uzaklaşsan kendini bir köyde bulabiliyorsun. Otobüsü saatte bir geçen ve varması bir saatten uzun süren bir köyden bahsediyorum. Araban varsa okey, yarım saatte her yerdesin ama toplu taşıma işi pek oturmamış oralarda. Bir de mesela, İstanbul’a o kadar laf ediyorum ama canımız sıkıldığında her yere gidebilme imkanımız var. Sergi, tiyatro, konser, kurs ne istersek! Adalar var, boğaz var, ne bileyim ya. Bu yazıyı okuyorsanız bana kızmayın ama, bir köyde yaşayacaksam İtalya’nın köylerini tercih ederim =) Çünkü orada otobüs durağında oturmuş otobüs beklerken sinsi sinsi yaklaşıp, kimsin, kimlerdensin, kime geldin, anan-baban nerde diye sorguya çeken, kendi çapında nüfus müdürlüğüne soyunmuş dayılar dedeler yok en azından.

fundaninharikalardiyari.wordpress.com – © 2020 – Tüm Hakları Saklıdır.

Evlilik Aşkı Öldürür mü?

Çok net, evet.

Hiç evlenmedim, o hissi birebir yaşamadım çok şükür ama etrafımda o kadar çok örnek var ki -neredeyse 10’da 8’i kötü örnek- onlardan ibret alıyorum. Kendimde ilgili en çok sevdiğim özelliklerden biri bu. Elimi illa yanan sobaya basmama gerek yok, elini sobaya basan birini görünce, sobadan uzak durmam gerektiğini çok net anlayabiliyorum. Burada benim için evlilik soba oluyor, evet =)

Etrafımda o kadar çok monoton evlilik var ki! Offf. Evliliklerin de çeşitleri var. Mesela, biz aşırı mutluyuz dalgası yaratmaya çalışanlar var. Instagram storyleri, Facebook postları, “Kocişim bunu aldı”, “Canım KARIM sürpriz yaptı” açıklamaları… Oyy oyy yani. Ama içeride mutsuzlar. Onları gittiğiniz bir kafede ya da benzeri bir yerde de görebilirsiniz. Görünce hemen anlıyorsunuz zaten. Bir kaç hafta önce gittiğim bir kafede arkadaşımı beklerken gözlerimle gördüm bir örneğini. Geldiler, oturdular, asla konuşmadılar, menü geldi menüye baktılar. Sonra kadın “Hadi selfie” dedi. Adamla beraber telefonun kamerasına bakıp gülümsediler, en içten pozlarını verdiler. Sonra konuşmamaya devam ettiler. Kadın büyük olasılıkla fotoğrafı düzenleyerek “Instagram’a uygun” hale getirdi. Adamın telefonundan da maç sesleri geliyordu. Sonra arkadaşım geldi ben de izlediğim bu reality show’dan ayrılmak zorunda kaldım. Halbuki biraz daha beklesem onlar konuşmamaya devam ederken, kadın paylaştığı fotoğrafın altına aşkının büyüklüğü ile ilgili bir açıklama yazacaktı, adam da gelip o açıklamanın altında aşkını ilan edecekti =) Bu işler böyle malesef.

Hadi bunlar kendi cehennemlerini yaratmış, içinde beraber kavruluyorlar. Hele bir de etraflarında insanlar olmasına rağmen birbirine girenler yok mu, inanılmaz yoruluyorum. Sürekli birbirini suçlayıp “Sen yaptın”, “Yok sen yaptın” diye birbirini suçlayanlar var. Hatta daha beteri birbirlerini yaptıkları/yapmadıkları şeylerden ötürü suçlayanlar var. “Sen bunu yapmadın, ben bunu yaptım”. Hiç böyle bir kavgaya denk geldiniz mi? Umarım denk gelmemişsinizdir. Ben denk geldim ve başkaları adına utanmanın ne olduğunu bir kere daha hatırladım. “Sen zaten ne yapıyorsun ki!” ye kadar geldi konu. Çok çok fena gerçekten.

Bir de birbirinden sıkılmış olanlar var. Bir zamanlar hayranlık duydukları, görmek için heyecan duydukları insanı evde her haliyle görmek elbette etkiyi azaltıyordur. İlk günlerdeki tutkunun yerini rutin alıyordur buna da eminim. Ama bunu canlandırmak, deyim yerindeyse ilişkiyi kurtarmak için çocuk yapan var.

Ya da ne bileyim işi evine taşıyanlar var. Siz ne günah işlediniz de iş arkadaşınızla evlendiniz dememek için kendimi zor tutuyorum. İş ve ev dengesi 0! Ya sürekli işten konuşuyorlar ya da özel hayattaki problemlerini eve taşıyorlar. Bunu hep çalıştığım yerlerde hem de yakın çevremde gördüm maalesef. Uzun vadede çok sıkıntılı. Özel hayat falan kalmıyor, her şey ortada yaşanıyor. Yazık.

Bugün yine bir çiftle ilgili haberler aldım da onunla ilgili yazmak istedim. Evliliğin kesinlikle aşkı öldürdüğünü düşünüyorum. Yine sevdiklerinizle yaşayın tabii ama kaçmak istediğinizde gidebileceğiniz, kendinize ait bir yeriniz de olsun ne bileyim. Tüm bu örneklerde gördüğüm en büyük eksiklik kişisel alanın unutulmuş olması, başka hiç bir şey değil.

Bu arada yukarıda görselini kullandığım film, Marriage Story gerçekten çok başarılı bir film. İzlemediyseniz tavsiye ederim.

fundaninharikalardiyari.wordpress.com – © 2020 – Tüm Hakları Saklıdır.

Her Gün Ayrı Bir Sınav

Her yeni gün ayrı bir sınav veriyoruz, her yeni insan ayrı bir SINAV oluyor başımıza. Hem de bu sınavlar gittikçe o kadar zorlaşıyor ki! Bizi asla anlamayacak insanlarla olan bu sınavımız daha ne kadar sürecek? Kendimizi tüketmeden bitse çok sevineceğim gerçekten!

Biz bir şey söylüyoruz ama karşımızdaki kişinin aklında, ruhunda buna dair hiç bir damlacık bile yok! Bizi nasıl anlayabilir? Hepimiz birbirimizden kadar farklıyız ki. Farklı olduğumuz insanlarla iletişim kurmak da inanılmaz zor. Adeta suya yazı yazmak gibi bir şey!

İş yerinde ayrı, arkadaşlıklarda ayrı, ailede ayrı uğraşıyoruz bu sınavlarla. Hadi onlar bir nebze de olsa tanıdığımız insanlar -ki onlarla mücadele etmek de inanılmaz zor! Hepsinin ayrı zorluk derecesi var. Hiçbiri kolay değil. Ama yine de en zoru bu değil. En zoru sosyal ortamları paylaşmak zorunda olduğumuz ve hiç tanımadığımız insanlar. Marketlerde sıra beklerken etrafımızda olanlar, otobüste beraber yolculuk ettiklerimiz, aynı hastaneye gittiklerimiz, aynı parkta yürüdüklerimiz! Örnekler çoğaltılabilir. Aynı havayı soluduğumuz ama ortak bir paylaşımımızın olmadığı bu insanlar, bana sorarsanız şu an için en zoru.

Diğer ilişkileri o veya bu şekilde biz sürdürmeyi tercih ediyoruz. İş yerinde tanıdığımız insanlar gündüz gece ayrımı yapmadan mail attığında, mesaj attığında dönüş yapan sonra da bu saatte neden yazıyorlar diye kızan da biziz, erkek/kız arkadaşımız bizi kıskançlığıyla delirttiğinde orada durmaya devam eden de biziz, ailemizden birinin yaptıklarına karşı korkunç bir öfke beslerken hiçbir şey yapmamış gibi davranan da biziz! O insanları hep etrafında tutmaya çalışanları anlıyorum, hepimizin bunun için farklı nedenleri var ama tanımadığımız insanlara karşı hiçbir sevgimiz ve sorumluluğumuz yok! Bu da duruma katlanmayı daha zor hale getiriyor.

Herkes olabildiğine kibar ve medeni olabilse neyse de, buralarda onlardan çok çok az bulunuyor. Kimsenin kimseyi önemsemediği, herkesin kendi önceliğinin bir tek kendisi olduğu dönemlerden geçiyoruz. Kiminle nasıl başedeceğiz, önerisi olan var mı?

fundaninharikalardiyari.wordpress.com – © 2020 – Tüm Hakları Saklıdır.

Aşkın Gözü Körmüş Valla (Ya da Aşkın Gözü Kör Mü? vol.2)

Dün oturdum, Love is Blind’ın kalan bölümlerini de izledim. Çünkü neden izlemeyeyim =D

Aslında Love is Blind’ın çekimleri geçen sene bitmiş. düğünler yapılmış ya da yapılmamış ama herkes bir şekilde yoluna gitmiş. Bu yıl da Netflix’te yayınlanmasını takiben özel bir bölüm çekmişler, adını da reunion yapıp 11. bölüm olarak bizlere sunmuşlar. Bu bölümde kimin hayatı nasıl gitmiş, bir senede neler değişmiş onları konuşuyorlar ve bölümleri izledikten sonra birbirlerine söyleyecek bir şeyleri olup olmadığını dürtüp duruyorlar. Olaylı bir yüzleşme yani.

Kübiklerden birbirini hiç görmeden birbirine aşık olduğunu söyleyen ve aşkını ilan eden 6 çift çıkmıştı. Meksika’ya gittiklerinde anında bir çift elendi. Çünkü Carlton, Diamond’a biseksüel olduğunu söyledi. Kız daha olayı algılayamadan saçma salak bir tartışmaya girdiler ve ayrıldılar. Bence kız kurtuldu, adam hem kabaydı hem de çirkefti. İlk kavgada hemen kızı boklamaya başladı, eeennn uzak olması gereken adam tipi.

Kalan 5 çift çok güzel bir tatil yaptılar, bağlarını güçlendirdiler bir sonraki aşamaları teker teker geçtiler. Evler birleşti, ailelerle, arkadaşlarla tanışıldı, gelinlikler ve damatlıklar seçildi, bekarlığa veda partileri yapıldı. 5 çift de son ana kadar gelebildi.

Düğün alanına geldiklerinde ilk patlayan çift Damian ve Giannina oldu. Tüm süreç boyunca Giannina’nın tüm “drama queen” hallerini çeken bu adam, son raddeye gelince kıza hayır dedi. Giannina çok genç ve çok güzel bir kız bu arada, adam da çok büyük olasılıkla bu nedenle bu kadar zaman çekti başka cevap bulamıyorum =D Erkeklerin arasında en düzgün olanı Damian’dı diyebilirim. Bu arada evet kızı düğünde terk etti ama şu an hala birliktelermiş, evlenmek için erken olduğunu düşünmüşler ama beraber kalmaya devam etmişler. Gerçekten aşkın gözü kör arkadaşlar ya!

İkinci patlayan çift Kenny ile Kelly oldu. Zaten en başından beri çekimleri falan yoktu. Bomboş ot gibi bir çifti. Kenny çok donuktu, kız onu hiç sevemedi. Ama nedense son dakikaya kadar sürdürmeye devam ettiler. Kenny çok aklı başında, çok efendi bir adamdı ama o kadar sıkıcıydı ki anlatamam. Kızın da içi kaldırmadı muhtelemen. Kız şu an bekarmış ama Kenny’nin başka bir kız arkadaşı varmış. Buyrun işte aşkın gözü yine kör!

Üçüncü patlayan çift hiç sürpriz olmamasına rağmen Mark ve Jessica oldu. Aralarında 10 yaş vardı ve Mark hiç de Jessica’nın istediği gibi biri değildi. Zaten Jessica’nın gözü en başından beri Barnett’teydi. Gerçek hayata geçince Mark’ı ne fiziksel ne de zihinsel olarak istemediğini anladı, zaten defalarca Barnett’in onun tipi olduğunu söylemişti. Aklı orada kaldı. Mark için de Jessica uygun değildi. 10 yaş büyük olduğu için demiyorum, sosyo-ekonomik olarak da uygun değildiler. Jessica onu çok büyük olasılıkla çok kısa zamanda ezmeye başlardı. Mark’a kalsa yine onu çekerdi. Neden? Çünkü evet, aşkın gözü kör =D

LOVE IS BLIND

Gelelim oradan mutlu sonla ayrılan iki çifte. Biri Jessica’nın lanetiyle yıkmaya çalıştığı aşkın sahipleri Barnett ve Amber. Hayatımda Amber kadar varoş kadın çok az gördüm sanırım. Sürekli konuşuyor, ilgi manyağı, resmen bulunduğu yerin tamamına yayılıyor. Taş gibi olmasını kullanarak her şeyi elde etmeye alışmış. Üniversiteye gitmemiş, doğru düzgün çalışmamış, borç içinde yaşamış ve resmen kendisine sponsor olacak birini arıyordu. Barnett ise malın teki bence. Esas aklımdaki kelimeyi yazmak istiyorum ama burası için aşırı ayıp olur, yazamam ahahahah. Aralarındaki şey aşktan ziyade cinsel çekim. Yine de ilk seneyi atlatabilmişler, şaşırmadım değil.

Ve sonuncu olarak Cameron ve Lauren. İlk izlediğimde Cameron en çok hoşuma giden karakter olmuştu. Nerdlüğü, Lauren’a aşık oluş şekli, onun için yaptıkları falan çok hoşuma gitmişti. Elini asla kızdan çekmiyor, çok ilgili, çok güzel dinliyor falan. Ama bir yerden sonra çok creepy gelmeye başladı. Bakışları, duruşu, kıza yaklaşması, onu öpmesi biraz itici gelmeye başladı. Bu duygu, show bir yerden sonra Lauren ile Cameron’ın farklı ırklardan olmasının çok fazla altını çizdiği için de olabilir. Ama işe bakın onlar da bir senedir evli ve mutlu! Eğer tüm bunlar gerçekse yani herhangi bir şekilde bir kontratın gerekliliklerini yerine getirmiyorlarsa, aşkın gözü körmüş buna inanabiliriz. Hepsinin gerçekliğini de bize zaman gösterecek sanırım.

Love is Blind çok geyik ve enteresan bir programdı. Haftasonuma eğlence kattı. Ama ikinci sezon olursa izler miyim? Kesinlikle izlemem =D

fundaninharikalardiyari.wordpress.com – © 2020 – Tüm Hakları Saklıdır.

Aşkın Gözü Kör Mü?

Netflix’in geçtiğimiz haftalarda yayınlamaya başladığı bir reality showu var. İsmi “Love is Blind” yani bizim deyimimizle “Aşkın Gözü Kördür”. Bir çılgınlık yapıp onu izlemeye başladım. Şaka maka tam 7 bölüm izledim. Tamam bazı kısımları sardım itiraf ediyorum ama şu an itibariyle toplamda 11 bölüm var.

amber_fhd

Love is Blind, kendince sosyal bir deney yapıyor, aşkın gözünün kör olup olmadığı sorusuna cevap arıyor. Kadın ve erkek katılımcılarını ayrı ayrı evlere koyan show, bizim çöpçatanlık programlarına benzese de onlardan şu noktada ayrışıyor. Nişanlanana kadar ne erkek kadını ne de kadın erkeği görebiliyor. Yani fiziksel çekim, ekonomik durum, imaj gibi faktörleri ortadan kaldırıyor. Günün belirli zamanlarında kendilerine ayrılan kübiklerde randevuya çıkıyorlar, birbirlerini hiç görmeden, yalnızca konuşarak tanımaya çalışıyorlar. Birinin sadece sözlerine güvenerek sevmek mümkün müdür? Tamamen dürüst olduğuna, kendine dair gerçekleri anlattığına? Hiç sanmıyorum! Ama show bu ya, gerçekleşiyor işte bazı şeyler.

İlk bölümün sonuna doğru çiftler aşağı yukarı belli oluyor ama bazılarının aklı karışık tabii, hatta bir adam üç kadını aynı anda idare etmeye çalışıyor. Enteresan sahneler var. Katılımcıların arasında kimler yok ki! Zenginler, fakirler, yaşı olgun olanlar, gençler, dansçılar, afili beyaz yakalılar, mühendisler ve daha neler neler!

Birbirini görmeden seven çiftler, evlenmeye karar verdiklerinde romantik bir tatile gönderiliyorlar. Orada da birbirlerini fiziken de sevebilip sevemeyeceklerine karar veriyorlar. Bir sonraki aşamada evlerine gidip yakınlarıyla tanışmaya başlıyorlar. İzlediğim son bölümde de kadınlar gelinlik, erkekler damatlık kovalıyordu (NEYE BULAŞTIM BEN YAHU! =))

Tabii hepsinin çok masum bir deney olmadığına eminim. Kurgu kısımları olduğu düşünüyorum. Sezonu bitirdikten sonra bununla ilgili yazacaklarım var! Birbirlerini sevemeyeceklerine inandıklarım var, aile baskısı yiyeceğine inandıklarım var. Her şeyden önce bunlar asla evlenemez dediklerim var. Bakalım kaçı tutacak.

Mesela nerd diye yedirdikleri adama bir bakın, böyle nerde can kurban slkgjslkgjslkjgsl Fotoğrafını şu an koyamıyorum çünkü Google’daki her fotoğrafı spoiler. Ben de yemiş oldum. Neyse sonuna kadar izledikten sonra onu kullanırım.

fundaninharikalardiyari.wordpress.com – © 2020 – Tüm Hakları Saklıdır.

İstanbul’da Arkadaşım Kalmadı!

istanbul_fhd

Son yıllarda dünyada yaşanan gelişmeler öyle bir hal aldı ki, değişik bir tür Kavimler Göçü dönemi başladı. Hele şu son yıl içerisinde resmen İstanbul’da arkadaşım kalmadı! Son bir senedir kimisi yurt dışına kimisi şehir dışına taşınıyor. Kimisi iş için, kimisi okul için, kimisi deprem fobisi yüzünden, kimisi geçinemediğinden, kimisiyse evlenip İstanbul’dan ayrılıyor. Giden gidene, kimsenin önüne geçemezken şimdi artık Batu da gidiyor.

Batu, memleketi Adana’ya dönüyor. Sakiş İzmir’de, Duygu Antalya’da. Bihter her zaman Edirne’deydi. Yurt dışına gidenleri artık sayamıyorum bile. Bunların dışında da harekete geçmiş olup, gitmek için sırada bekleyen o kadar çok tanıdığım var ki!

Biz gençlere de yazık. Öyle bir hal aldık ki, ne İstanbul’da tam olarak kalabiliyoruz, ne de cesaret edip şehir dışına çıkabiliyoruz. Ne Türkiye’de huzurumuz var, ne de gidebileceğimiz dünyanın herhangi bir yeri bize huzur vaad ediyor. Dünya delirmiş! Böyle olunca benim arkadaşlarım da dahil buradan ayrılan herkes, en çok huzur bulacağı yere gitmeye çalışıyor. Ne diyim hepsinin yolu açık olsun, ayaklarına taş değmesin.

Siz bakmayın herkes gidiyor diye söylenmeme, gönüller bir olduktan sonra mesafenin çok da bir önemi olmuyor. Arada güzel dostluklar olduğu sürece kimseler kopmaz. Biz de kopmayız ❤ Tek üzüntüm, buralarda kalıp bolluk ve bereker içinde yaşamak gibi bir seçeneğimizin kalmamış olması aslında.

fundaninharikalardiyari.wordpress.com – © 2020 – Tüm Hakları Saklıdır.

Misafirlikte Diyete Devam Etmek

Kendinize uygulamaya çalıştığınız beslenme düzenine, bir başkasının evinde kalırken devam etmek mümkün mü sizce? Hele de o evde misafirseniz? Bence mümkün değil de o yüzden sorayım dedim. Hayır, cevabı bilen varsa söylesin de ben de kendimi ona göre eğitebileyim artık!

diyet_yapmak_fhd

Yılbaşından sonra bir şekilde yediklerime dikkat etmeye başladım. Çeşitli şeyler deniyorum kendimce, biraz batıyorum biraz çıkıyorum ama fena da gitmiyorum hani. Ancak Antalya’dayken bu düzeni devam ettirmekte inanılmaz zorlandım. Hatta bir noktadan sonra devam ettirememek bir yana, saldım gitti! Çünkü gittiğim her yerde, evinde kaldığım herkes, yediklerime dikkat ettiğimi söylememe rağmen inanılmaz güzel yemekler yaptılar. Hayır ben de insanım yani, taştan değilim ki karşı koyabileyim. Vicdansızlık resmen =)

Ne börekler, ne pastalar, ne dolmalar, ne yemekler, ne kahvaltılar! Düşündükçe hala ağzımın suları akıyor. Yazıktır günahtır, bu kadar da üstüne gidilmez ki bir garibin =D

Kendi yemeğimi kendim yapayım istedim, olmadı. Evin düzenine uymadı. Kaldığım kişilerden de bunu rica etmek istemedim. Zaten onlar beni misafir olarak gördükleri için pişirecekleri şeyleri çok önceden planlamışlardı, ben de baya istemem yan cebime koyun moduna geçtim, eh sonrasında da olanlar oldu tabii. Verdiğim kiloların 1,5 kilo kadarını geri alarak dönmüşüm. Bunun için bir kaç gün detoks yapmam gerekecek şimdi. Neyse yakın zamanda tekrar bir değişiklik düşünmediğime göre, şimdilik bu durumu atlattım demektir. Yeni bir değişikliğe kadar, asayiş berkemal!

Ah şu denge işini bir çözebilsem! Ya da hayır diyebilmeyi. Ya da kararında yiyebilmeyi. Amin.

fundaninharikalardiyari.wordpress.com – © 2020 – Tüm Hakları Saklıdır.

Locke & Key

Netflix’in bir süredir bana önerdiği dizi Locke&Key’i izledim geçenlerde. Ne tam olarak bayıldım ne de nefret ettim. İkinci sezon için ölmüyorum şu anda, olsa da olur olmasa da olur modundayım ama ilk sezonu izlediğim için de pişman değilim. Locke&Key böyle enteresan duygular yaratan bir dizi oldu benim için.

O zaman spoilera doyalım.

locke_key_fhd

-Buradan sonrası spoiler içerir-

Dizi aslında oldukça iyi açılıyor. Babaları ölmüş üç yetimin hikayesi biraz alışık olduğumuz bir hikaye olmasına rağmen yine de umut veriyor. Key House‘u görüyoruz bir kere. Oradan onlarca hikaye çıkabileceğinin düşünüyoruz.

Zamanla annelerini ve çocukları tanımaya başlıyoruz. Favorim, evin en küçük çocuğu olan Bode Locke. Hem zeki, hem sevimli. Yüce yaratıcı abisinden, ablasından ve hatta anasından babasından almış bu minik yavruya vermiş adeta =) Zaten Key House’u ilk olarak o çözüyor, saklı anahtarları bulmaya ilk olarak o başlıyor. Gerçi iblisin Well House‘dan çıkmasına da o vesile oluyor ama hikayenin de bir şekilde başlaması lazımdı, çocuk ne yapsın?

Abla Kinsey Locke, dizideki en çekilmez karakterlerden bir tanesi benim için. Klasik ezik ergen tiplemesiyle karşımıza çıkan Kinsey, Head Key‘i kullandıktan sonra ufak bir ümit vermişti bana. Karakteri değişecek ve gerçekten “badass” bir karakter olacak sandım ama o da saçma bir “bully” olmaktan öteye gidemedi. Okula götürüp kıskandığı kız üzerinde denediği anahtarı, evlerine giren Sam üzerinde denemeyi düşünemedi bile mesela. Off ne büyük hayal kırıklığı!

Abi Tyler Locke ortalama bir karakter. Biraz da klişe. Ama baya yakışıklı olduğu için izletiyor ne yalan söyleyeyim =) Chad Michael Murrey ile Ryan Philippe karışımı fiziki özelliklere sahip oluşu dışında pek de ilgi çekmiyor.

Anne Nina Locke ise o kadar amaçsız ki, yaprak gibi rüzgarda süzülüyor resmen. Zaten yetişkinler anahtardı, delikti, büyüydü, sihirdi çok hatırlamıyorlar, o nedenle bu kadının olduğu sahnelerde de işte daha yetişkinlere özel klişeler yerine getiriliyor. Alkolizm ya da cinayet soruşturmasına dahil olmak falan gibi.

Bir de bu çocukların yeni okullarındaki yeni arkadaşları ile serimizin kötüsü Dodge var. Arkadaşlar arasında önemli pek birşey yok (sadece aşk üçgeninin bir yanının da Dodge olması dışında tabii), Dodge’u da anlamak için baba Rendell Locke‘a, gençliğine ve arkadaşlarına dönmemiz gerekiyor.

locke_key_2_fhd

Key House, yüzyıllardır Locke ailesine ait olan bir ev. Dolayısıyla iyiyle kötü arasında süregelen bu savaşta evin ve anahtarların koruyucusu durumdalar. Neden biri çoluğunu çocuğunu karşısına alıp bunları anlatmıyor bilmiyorum ama her jenerasyonda ergenler anahtarları kendileri buluyor. Rendell anahtarları bulmaya başladığında bunu en yakın arkadaşları ile paylaşıyor. Kendilerini “The Keepers of the Keys” ilan ediyorlar. Anahtarları kullanmak başta eğlenceli geliyor ama keşifler birbirini takip ettikçe daha ileri gitmeye başlıyorlar. En sonunda mağaralara gidip “Black Door“yı açtıklarında Rendell’ın arkadaşı Lucas’a mermiye benzer sarı bir şey isabet ediyor. Bunun o alemden gelmeye çalışan bir iblis olduğunu tabii ki başta fark edemiyorlar. Lucas’ın içinde güçlenen bu iblis, hemen tüm anahtarları istiyor. Anahtarları alamayınca orada bulunan iki arkadaşını öldürüyor. Lucas’ı Rendell öldürüyor. İblisi de kuyu evine hapsediyor. Gerçi şimdi düşünüyorum da, bunun nasıl mümkün olduğunu anlamıyorum. Günümüzde Ellie, Lucas’ı silahla bile öldüremedi, Rendell kafasına vurarak bunu nasıl başardı acaba? Neyse buradan devam edeyim. Gerçekleşen bu olay sonrası, gençlerin nasıl öldüğüne dair bir hikaye uyduruyorlar. Rendell uzaklara gidiyor. Uzaklarda kendi ailesini kuruyor.

Yıllar sonra Rendell, bir okulda rehber öğretmenlik yaparken aşırı sorunlu bir çocuk olan Sam Lesser’ı kurtarmaya çalışıyor. Bu sırada, kuyudaki iblis Sam ile iletişime geçip anahtarları alması için ona duygusal manipülasyon yapıyor. Sam de Rendell’ı öldürüyor ve ailesinin oradan taşınıp tekrar Key House’a gelmesine neden oluyor. Tüm hikaye burada yeniden başlıyor. Günümüzdeki hikayesinden, Ellie’nin salaklıklarından, çocukların hazırlıksızlıklarından falan pek bahsetmeyeyim onları da siz izleyin =)

Locke&Key tam anlamıyla bir efsane olabilecekken maalesef bir cacık olamamış. Konusu mükemmel ama senaryo yazılamamış. Casting güzel ama karakterler kötü oluşturulmuş. Mesela Aaron Ashmore dizide sadece gay olduğu bilinen ve onun dışında hiçbir şeye hizmet etmeyen amca Duncan Locke rolünde. Zaten hiçbir şeyi hatırlayamıyor, üstüne bir de hatıraları silinmiş. Arada geliyor, Boston’dan ve Brian’dan bahsedip gidiyor.

2. sezonu gelirse -ki gelir- izler miyim? Bilemiyorum ama çok ihtimal veremiyorum.

fundaninharikalardiyari.wordpress.com – © 2020 – Tüm Hakları Saklıdır.

Çocuk Yetiştirmenin Zorluğu Üzerine

Etrafınızda çocuklu arkadaşlarınız, akrabalarınız falan var mı? İlla ki vardır. Neden bazılarının çocukları cennetten düşmüş birer melek gibiyken geri kalanların çocukları cehennem zebanileri gibi? Biri bunu bana açıklayabilir mi?

cocuklar_2_fhd

Travmatize etmeden, çocukluğunu berbat etmeden çocuk yetiştirmek çok zor. Kızsan olmuyor, küssen olmuyor, her şeyi önüne sersen dahi olmuyor. Bunu anlıyor ve kabul ediyorum. Ama bu zincirden kopmuş gibi yetiştirilen çocukları ormanda kurtlar mı yetiştiriyor? Ailelerinin çalıştığını bahane etsek bile, melek gibi olan çocukların da aileleri 7/24 yanlarında olmayabiliyor, onlar neden ortalığı yakıp yıkmıyorlar? Günümüzde herkes çalışıyor. Devir babannelere/ananelere çocuk baktırma devri. (Yalnız burada bir parantez açmak istiyorum. Bizden önceki nesil, yani annelerimiz babalarımız, ne çekti be! Ne bitmez çileleri varmış be! Kendi çocukluklarını, gençliklerini doğru düzgün yaşayamadılar. Yetişkinliğe geçer geçmez, kucaklarına bizi aldılar. Tam bizi yetiştirdiler, ekonomik krizler, darbeler savaşlar derken hepimiz ellerinde kaldık. Ne evleri terk edebildik, ne yüklerini paylaşabildik. Sonra ne oldu? Bazılarımız evlendik ama evlerimizi geçindiremedik, çalışalım derken çocuklarımız oldu. Bakıcıya verecek paramız da olmadığı için yine anne babalarımıza dert olduk. Yaşlılıklarını bile yaşamalarına mani olduk. İşte anne baba olmak bu şekilde bile zor. Çocukların kaç yaşına gelirse gelsin, anne babasın. Mesela bu satırları yazarken, diğer odadan ananemin sesi geliyor. 86 yaşındaki ananem, 56 yaşındaki anneme uyurken üstün çok açılıyor, aman kızım hasta olma sakın diyor. Tontişe bakın ya, kaç yaşında ama hala evladını düşünüyor.)

İnsanlara çocukları hiç sevmiyormuşum gibi bir imaj çiziyorum. Çünkü ben sadece zeki , sakin ve sevimli çocukları seviyorum. Beraber oyun oynayacağımız, resim çizebileceğimiz, laftan anlayan ve hayal gücüyle beni etkileyen çocukları çok seviyorum. Bir çoğunun çocuğu da böyle olmadığı için çocuklarını neden sevmediğimi açıkça söyleyemiyorum tabii ki =))

Şımarık yetiştirilmiş çocukları hiç sevmiyorum mesela, maymun iştahlılık yapan, yerinde durmayan, ağlayıp sızlayıp istediğini elde eden çocukları da.. İzlerken dahi yoruluyorum. Böyle çok anım var. En son karşılaştığım manzara şöyleydi mesela. Maddi durumu oldukça iyi olan bir çiftin hiçbir şeyi esirgemedikleri kız çocuğu ile düştüğü bir duruma şahit oldum. Pazar kahvaltısında hep beraberdik. Bu çocuk 2 yaşını bitirip 3 yaşına girmek üzere. Neyse, masada bizim yanımızda oturuyordu. Bir an çocuğa bir çıldırma geldi ve masanın üstüne oturmak istedi. Babası sakince bunun olmayacağını söyledi, çocuk ağlamaya başladı. Annesi sert bir dille “Kızım masanın üstüne oturmak istiyorsa, masanın üstüne oturacak babası. Hadi onu masanın üstüne oturt” dedi. Kahvaltının geri kalanında salatalık tabağının yanında çocuğun ayakları vardı. Meğerse kızın annesi, çocukların asla ağlatılmaması gerektiğine inanıyormuş =)

Çocuklarını nasıl yetiştirecekleri konusunda kimseye karışamayız elbette ama bu toplumda da beraber yaşıyoruz. Bulunduğumuz mekan kendi evleriydi eyvallah ama ortak bazı kurallarımız da olmasın mı? Ben daha sonra anneyle konuştuğumda, dilim döndüğünce, bu çocuğun bu davranışlarla devam ederse sosyal anlamda zorluklar çekebileceğini çünkü diğer çocukların onu bu davranışları ile kabul etmeyeceğini anlatmaya çalıştım sadece. Düşecek, kalkacak, ağlayacak gülecek, yapacak bir şey yok hayat böyle. Bunu anlayarak büyüyecek. Elbette gerisi onların bileceği bir şey.

Diğer yandan, aynı yaşlarda başka bir kız çocuğu daha var çevremde. Annemin bir arkadaşının torunu. Ya o kadar akıllı ve sakin bir kız ki bayılıyorum ona. Oyun oynayabiliyorsun, beraber bir şeyler izleyebiliyorsun, yemekte ne seni ne başkasını yormuyor. Bu da çocuk, o da çocuk. Yarın öbür gün belki de sınıf arkadaşı olacaklar. Onlar için de hayat zor. Beraber yaşamanın bir yolunu bulmak zorunda kalacaklar. Ama birbirlerini ezmeden bu nasıl olacak?

Çocuk, ağlayarak büyüse ayrı, ağlamadan büyüse ayrı zor. Onlarca oyuncağı olsa ayrı, hiçbir şeyi olmasa ayrı dert. İstediğini yapsan şımarıyor, yapmasan travmatize ediyorsun. Kurallara uyan, saygılı, ahlaklı bir birey olarak yetiştiriyorsun, okula başlayacak yaşa geldiğinde toplum kapıyor ve un ufak edinceye dek eziyor onu. Onu donanımlı ve kendi ayakları üstünde durabilen bir birey olarak yetiştirmek ne kadar mümkün? Evde en mükemmelini versen bile, onu koruması gereken okula, öğretmene, başına bir şey geldiğinde gittiği hastaneye, karakola ne kadar güvenebilirsin? Sokakta oynadığında mahallenin bakkalına, parkta oynadığında üst komşunun çocuklarına ne kadar güvenebilirsin? Çok çok zor bu işler. Çocuk sahibi olmak benim bilinçli şekilde yapabileceğim bir tercih değil, bu yolu bilerek seçene güç, bilmeden seçene ise akıl fikir diliyorum ❤

fundaninharikalardiyari.wordpress.com – © 2020 – Tüm Hakları Saklıdır.

Tek Eksiğimiz Corona Virüstü!

Bir virüsün bu kadar korkunç bir hal alabilmesi anca izlediğim filmlerde ve dizilerde olur sanırdım. 2020 bizi ne korkunç şeylerle sınıyorsun!

sciencesource_ss2413465

Ölümcül bir virüs mü yoksa fazla abartılmış bir enfeksiyon mu? Doğanın insana karşı bir isyanı mı yoksa vahşi kapitalist düzenin bir oyunu mu? Komplo teorilerinin sonu gelmiyor! Birileri Çin’in ve İran’ın ekonomisini baltalamaya yönelik bir hamle diyor, kimileri bu virüsün yenmemesi gereken hayvanlar nedeniyle oluştuğunu ortaya sürüyor. Sosyal medyadaki bilgi kirliliği de konuya eklenince kocaman bir veri çöplüğü ile karşı karşıya kalıyoruz.

Kendi adıma, dünyadaki en büyük virüsün cehalet olduğu kanısındayım. Hastalıklar, afetler, savaşlar gelirler ve geçerler, bu yüzyıllar boyunca böyle olmuş zaten. Ama cahillik gelip geçemiyor. Çin’den gelen kargodan virüs kapacağını düşünen var. Çinli ile Koreliyi ayırt edemediği için gidip Koreliyi döven var. Corona virüsünün Corona marka biradan bulaştığını düşünen var! Düşüncesinden bile yoruluyorum böyle şeylerin. Kimse okumuyor, kimse araştırmıyor. Halbuki bu virüslerin nereden geldiğini, nasıl bulaştığını azıcık okuyan biri, onunla baş etmenin yollarını da öğrenmiş olur.

Gerçi Corona için ortaya dökülen çözümler çok komik değil mi? Bizde yine kelle paça yiyinciler var, onlardan bahsetmek istemiyorum. Ama tüm dünya ülkeleri, kendi vatandaşlarına el yıkamayı öğütlüyor. EL YIKAMAYI! Bir kaç dilde dolaşan broşürler görüyorum, çok üzücü. Belki elleri daha uzun sürede ve daha ayrıntılı bir şekilde yıkamayı gösteriyorlar belki ama yine de bulunan çözüm el yıkama ya! Bu da bana dünyanın her yerinde ne kadar pis insan olduğunu hatırlatıyor. Çeşitli şehirlerde ve çeşitli ülkelerde girdiğim tuvaletlerde insanların ellerini yıkamadan çıktıklarına şahit oldum. Sizler de mutlaka bir yerlerde olmuşsunuzdur. Bu temel eğitimdir ya! 2 yaşındaki çocuklara öğretilir. Bunca mikrop boşuna çoğalmıyor, boşuna değişip dönüşüp yine insanları bulmuyor. Bu mikropları bizler yaratıyoruz ve bu korkunç bir durum.

Doğa artık durun diyor, saçma sapan şeyleri yemeyin diyor, saçma sapan işler peşinde koşmayın diyor, kendinize gelin diyor. Bunca kötülüğün içinde mutlu olduğum bir şey varsa o da bu hayvanların yenmesinin yavaş yavaş da olsa yasaklanıyor oluşu. Hatta dün birkaç saniyelik bir sürede Çin’in bir şehrinde köpek ve kedi yenmesinin yasaklandığını gördüm ama çok kısa kaldı ekranımda, o nedenle gerçekliğinden emin değilim.

Corona virüsünün yayılması ve hangi ülkede ne durumda olduğu ile ilgili eş zamanlı mükemmel bir harita var, ben de oradan takip ediyorum. Merak ediyorsanız buraya tıklayabilirsiniz.

Umarım bu virüs buralara gelmez de ülkemiz, en azından bununla uğraşmak zorunda kalmaz. Bu virüsün çoktan bizim ülkemize de giriş yaptığını ancak açıklanmadığını söylüyorlar. Bu konu hakkında ne düşüneceğimi bilmiyorum gerçekten. Umarım doğru değildir diye dua ediyorum sadece. Yaşadıklarımdan ve gördüklerimden sonra sağlık sistemimizin buna hazır olduğundan emin değilim.

Şu anda takip ettiğim tüm İtalyan influencerlar, ülkelerindeki virüsün Corona değil de başka bir virüs olduğunu ama İtalya’nın çok iyi bir sağlık sistemi olduğunu bu nedenle de korkulacak bir şey olmadığını söylüyorlar. Çünkü dünyanın her yerinden insanlar, İtalya’ya yapacakları gezileri iptal etmeye başladılar. Dönüp dolaşıp insan hayatı yerine ekonomiden bahsettiğimiz bir dünyada İtalya gibi hassas ekonomiye sahip bir ülke için bu kötü bir haber elbette. Tabii oradaki virüsün ne olduğunu da zaman gösterecek. Umarım dedikleri gibidir, umarım önemli bir şey yoktur. Sedatla Yeşim orada, Damla orada, tanıştığım ve çok sevdiğim arkadaşlarım var orada, umarım kimsenin başına bir şey gelmeden tüm dünya dersini almıştır artık.

fundaninharikalardiyari.wordpress.com – © 2020 – Tüm Hakları Saklıdır.

Evlilik Terörü

İnsanlar, birbirlerini çok sevdikleri için ve birlikte bir aile olmaya karar verdikleri için evlendiklerinde saygı duyuyorum. Ama evden uzaklaşmak için, yaşlarının geldiğini düşündükleri için, çocuk sahibi olmak istedikleri için evlendiklerinde uzak durmaya çalışıyorum. Çünkü o evliliğin bir gün biteceğini ya da tarafların hepsini içine alacak bir cehenneme dönüşeceğini çok iyi biliyorum.

Yazıya girmeden önce başlıkta evlilik terörü dedim ve evet ortada bir terör var ama bu terör tam olarak neden kaynaklanıyor olabilir? Evliliğin kendisinden mi kaynaklanıyor, hazırlıkların zorluğundan mı, herkesi memnun etmenin stresini taşıyor olmalarından mı, evlenenlerin çevresinden mi yoksa ailelerinden mi kaynaklanıyor tam olarak bilemiyorum. Çok yakınlarımda gördüğüm, maalesef bunların hepsinin birleşmiş hali.

Evlilik hazırlığı diye bir dönem var, gerçekten cehennem! Esas terör burada başlıyor zaten! Hali hazırda evlenmenin ne kadar önemsiz, hele de düğün dernek peşinde koşmanın ne kadar mantıksız olduğunu yazmasam daha iyi =) O nedenle bu kısmı geçiyorum.

Gereksiz şekilde pahalı olan düğün salonlarından mı bahsetsem, düğün çiftini kazıklamak için sıraya dizilenlerden mi? Eksikliği asla hissedilmeyen ama el-alem ne der diye yapılmak zorunda kalınan şeylerden mi bahsetsem, el-aleme beğendirmek için yapılan şeylerden mi? Evde asla işlerine yaramayacak şeyleri almak/almamak için birbirine giren çiftlerden mi bahsetsem, çocuklarına yardım etmek konusunda aklını kaçıran ve her şeye müdahale etmeye çalışan/her şeyi kontrol etmeye çalışan ebeveynlerden mi? Allı pullu boncuklu işlemeli çeyizlerden mi bahsetsem, çirkin mobilyalardan mı? İçine girip yaşanılamaz evleri fahiş fiyatlarla kiralayanlardan mı bahsetsem, çiftin attığı her adımda yolunu kesip para isteyenlerden mi? Her yıl yeni formatlar getirilen ve düğün başına bir asgari ücrete çalışan düğün fotoğrafçılarından mı bahsetsem, inanılmaz şekilde değiştirilerek görgüsüzleştirilmiş geleneklerden mi? (Mesela nişan bohçasına konulmuş bir seccade ile tespih gördü bu gözler, hala görmemiş olmayı diliyor, anlayamazsınız=)) Etrafınızdakilerin evlilik hazırlıklarına biraz bakıyorsanız ne demek istediğimi anlarsınız. Bir de bunu sadece düğün boyutunda yaşamayan, kına gecesini, nişanını, sözünü hatta “istemesini” de aynı şekilde büyük bir aktivite haline getirenler var, en çok da onlar için akıl fikir diliyorum.

Daha çoook konu başlığı var, bir başlansa sabaha kadar yazmaya devam edilir. Gelin topuzu diye bir şey var mesela ya da arabanın süslenmesi. Evlenecek diye bir ev peşinatı döken var ortaya! O nedenle bu konu bitmez! Ama özetle demek istediğim saçma sapan şeylere onbinlerce lira masraf edeceğinize, yuvanızı kurun, gidip upuzuun tatiller yapın ya da altına falan yatırım yapın gençler ne bileyim. Hayatınızda mutlu olacağınız şeylere saçın paranızı. Zaten düğününüzü siz dahil kimse beğenmeyecek. Siz isterseniz yine de hobi olarak düğününüzün 5. yılında bile Instagram’da #tbt yaparak tüm fotoğraflarınızı paylaşın (tabii evliliğiniz o kadar sürerse), ama içinizi de beslemeyi unutmayın. Siz kendiniz yaptığınız şeylerden mutluluk ve huzur duyun.

Friends dizisini izlemiş olanlar hatırlar belki. Chandler ile Monica’nın bir sahnesi vardı. Bölümün önceki sahnelerinde Monica (Hayatı boyunca düğününün hayalini kurmuş biri olarak) muhteşem bir düğün yapmak istiyordu ancak ailesinden parasal bir destek alamıyordu. Rachel ile bunu konuşurken, konuya Chandler’ı dahil ettiklerinde Chandler’ın tüm parasının bu düğünün masrafını karşılayacak kadar olduğunu fark ettiler. Ama Chandler bu parayı düğüne harcamak istemediğini söyledi. Öyle ya adamın hayatı boyunca yaptığı bir birikimdi bu ve bir düğüne harcamak ona saçma gelmişti. Ayrıca Chandler’ın gelecek ile ilgili hayalleri ve planları vardı, para onun için lazımdı. Bölümün sonunda Monica’nın aklı başına gelmiş, Chandler ile konuşmaya gittiğinde (Chandler da parayı vermeye karar vermişti bu arada) çok güzel bir cümle kurmuştu. “Ben büyük süslü bir düğün istemiyorum. Sen ne istiyorsan onu istiyorum. Ben bir evlilik istiyorum.” Mevzu budur arkadaşlar!

fundaninharikalardiyari.wordpress.com – © 2020 – Tüm Hakları Saklıdır.

Hayaller vs Gerçekler

Döneli tam bir sene oldu dün!

Vay be! Zaman ne çabuk geçiyor! Ne hayallerle dönmüştüm biliyor musunuz? Hemen hızlıca tezimi savunup yüksek lisans mezunu olacaktım. Gönlümden geçen en geç, Nisan ayı gibi mezun olmaktı. Sonra da vakit kaybetmeden doktora için İtalya’da bir üniversiteye başvuracaktım. Temmuz ayına kadar okulu bulup, kabul edilip, burs falan bulmaya çalışacaktım. Eylül ayına da İtalya’dan merhaba diyecektim.

Peki bunun yerine ne oldu?

Hocalarım ve sistem sağolsun, tez savunmamı Temmuz ayının son haftasında yapabildim, Ağustos ayında mezun oldum. Araya dini bayram tatili girdi. Eylül ayında bari tam zamanlı bir iş arayayım diye düşünürken ayağımı kırdım. Eylül ayına ve yılın kalanına evden, hatta belirli bir koltuktan merhaba dedim. İyileşmem yılın sonunu buldu.

Freelance çalıştığım yerlerin çoğu krize yenildi. Gönlüme göre bir yer bulamadım. Ülkenin hali, beni yurtdışına gitmeye yöneltmeye devam ediyordu ki bu kez de dünyada saçma sapan olaylar olmaya başladı. Peki İtalya’ya ne oldu? Corona virüsü’nün en çok yayıldığı iddia edilen 4. ülke oldu. Bugün itibariyle Türkiye, İtalya’nın bir çok bölgesine olan uçuşlarını durdurdu.

Geçen sene bu zamana ve hatta bir önceki sene bu zamana özlem duyuyorum. Verdiğim kararlar, gittiğim yerler, yaptığım şeyler ve verdiğim mücadele ile gurur duyuyorum. Umarım önümüzdeki sene bu seneye bakarken bugünümden çok çok daha iyi bir yerde; huzurla, sağlıkla, başarıyla, mutlulukla geleceği bakıyor olurum.

fundaninharikalardiyari.wordpress.com – © 2020 – Tüm Hakları Saklıdır.

Rüzgar Gibi Geçti!

Elimi bir anlığına çekmeyeyim bir alışkanlığımdan. Hemen tarihin tozlu sayfalarına karışıyor. Güya buraya bir iki gün yazamayacaktım, koca ayı yedim. Her işimde böyleyim. Diyet mi yapıyorum? Bir gün ara vereyim dersem o diyet yalan olur. Okuduğum bir kitabı elimden bıraktığım an unuturum. Bir diziyi ne kadar seversem seveyim, sezon arası verirse hatırlamam çok çok uzun zaman alabilir. Blog işi de biraz ona benzedi. Ayın ilk haftasında yazıyordum halbuki! Ocak ayı 6 yıl, şubat ayı da 3 gün sürdü sanki. Ne ara ayın 24’ü oldu, inanılmaz!

Bugün güzelce dinleneyim de yarından itibaren şuralara biraz içimi dökeyim. Daha iyi bir şeyler bulduğumu söylemek isterdim ama pek de öyle gelişmedi olaylar. Neyse derin bir nefes alayım da olayları yarına bırakayım.

fundaninharikalardiyari.wordpress.com – © 2020 – Tüm Hakları Saklıdır.

Hep mi Winter is Coming ya?

Nelerle sınanıyorum Allahım! =)

Benim için bu son senenin konusu kesinlikle ilişkiler oldu. Arkadaşlık, flört son olarak da aile… Gerçekten çok ilginç zamanlardan geçiyorum. Çok ilginç şeylerle sınanıyorum. Yine bir sınavdayım. Çokça gözlem biriktiriyorum. Kısa zamanda buraya hepsini dökeceğim yine. Ben henüz değilim ama siz aile terörü yazılarına hazır mısınız? =D

fundaninharikalardiyari.wordpress.com – © 2020 – Tüm Hakları Saklıdır.

Tebdil-i Mekânda Ferahlık Var mıdır?

İstanbul’un derdi kederi bitmeyince, kalan arkadaşlarım birer birer İstanbul’dan göçmeye devam edince eh beni de Netflix dışında eğlendiren bir şey kalmayınca sıkılmaya başladım. Çok daralınca, bir bakayım, gerçekten de tebdil-i mekânda ferahlık var mıymış dedim, biraz da Antalya havası almaya geldim.

Biraz gezeyim, buradakilerin nabzını tutayım bakalım, Antalya’da durumlar nasılmış öğreneyim. Nasıl geçiniyorlar, nasıl yaşıyorlar, hayatlarından memnunlar mı biraz gözlemleyeyim.

Biraz bilgi toplayayım hemen güncellemeleri yazacağım buraya =) Yer değişikliğinde ferahlık var mıymış yok muymuş, göriciiz.

fundaninharikalardiyari.wordpress.com – © 2020 – Tüm Hakları Saklıdır.

İtirazım Var!

Ahh “İtirazım Var” ne filmdi be!

Geçenlerde Netflix’te görünce hem anneme izleteyim hem de ben hatırlamış olayım diye oturduk izledik. Bir kez daha büyülendim. İstendiğinde ne kadar mükemmel filmler yapılabileceğinin çok güzel bir örneği “İtirazım Var”.

iv_fhd

Film aslında mükemmel bir Sherlock Holmes uyarlaması. Hani şimdi herkes dört bir yandan yabancı dizileri ve filmleri uyarlamaya çalışıyor ve ellerinde patlıyor ya, heh işte “İtirazım Var” kesinlikle patlamayanından hatta patlatanından!

Şimdi biraz spoilerlara dalacağım, filmi başka türlü anlatamam çünkü. Filmi izlemediyseniz ona göre okuyun, uyarmadı demeyin!

iv2_fhd

-Buradan sonrası spoiler içerir-

Film, İmam Selman’ın camiisinde işlenen bir cinayet ile başlıyor. Belki de filmin en az ilginç tarafı bu oluyor. Camiide öldürülen adamın tefeci olması, cami müezzininin ona borçlu olması, müezzini yetiştiren kadının Hristiyan olması, imamın kızının “imam nikahlı olarak” biriyle yaşaması falan derken işler iyiden iyiye karışıyor. Yan hikayeleri, kadim dinlerin hepsinden birer parça barındırması, dinlerle ilgili anlatılan her şey, verilen vaazlar falan mükemmel. Çok çok hoşuma gitti.

Tüm bu konular bir yana, Selman İmam bir diğer yana. Selman İmam, o kadar enteresan bir tip ki, tek tanrılı dinleri anlamak için Antropoloji okumuş, Sivas’a atanmayı istemiş, orada saz çalmayı öğrenmiş, satranç oynayan, boksör bir adam. Hem çok entellektüel, hem çok zeki, hem çok komik. Bana bir gün oturup başrolü imam olan bir film izleyeceksin, çok da eğleneceksin deseler gerçekten inanmazdım. Ama adamlar yapmış abi =)

Yerli ve modern bir Sherlock Holmes hikayesi çekip, Sherlock rolünü bir imama vermek ve o imamı sevdirebilmek gerçekten takdire şayan. Demek ki istenince yapılabiliyormuş.  Israrla tavsiyemdir, şu güzel pazar gününde vaktiniz varsa “İtirazım Var”ı izleyin ❤

fundaninharikalardiyari.wordpress.com – © 2020 – Tüm Hakları Saklıdır.

İş Arama Maceraları Bölüm 6: Sorulara Cevap Bulabilmek

Yaptığı işten memnun olan kaç kişisiniz?

Gerçekten merak ediyorum kaçınız içinize sinen işlerde çalışıyorsunuz? Kaçınız işe mutlu gidiyorsunuz? Geçen haftanın en popüler tabiriyle “işe dans ederek giden” kaç kişisiniz? Çalışırken zamanın nasıl geçtiğini fark edebiliyor musunuz? Yoksa su olup akıyor mu? Çevremde işini bu kadar seven ve çalışırken zamanın nasıl geçtiğini anlamayan kişi sayısı 2 falan =)

isk_fhd

Ben gerçekten yeni işime mutlulukla gitmek istiyorum. Ayaklarım yürümesin koşsun istiyorum. Bu kadar ağırdan almışken içime en çok sinen işi yapmak istiyorum. Böyle olunca da karar veremiyorum. En çok ne yapmayı seviyorum? Fikir üretmeyi mi seviyorum? İnsan yönetmeyi mi? Ortaya bir ürün çıkarmayı mı seviyorum? Sorun çözmeyi mi? Garanti getirisi olan ama beni zerre geliştirmeyecek bir işte çalışabilir miyim? Yoksa yorgunluktan ölsem de koşturmaya devam etmenin peşinde miyim? Öğretmek mi istiyorum? Öğrenmek mi? Uzaklara mı gitmeliyim? Evden mi çalışmalıyım? Ticarete mi atılmalıyım? Satış peşinde mi koşmalıyım? Gerçekten kafamda deli sorular.

Kendine uygun işi olanlara, bu işe de yazının başındaki gibi uçarak gidenlere sormak istiyorum. NASIL KARAR VERDİNİZ? Karar veremediğimden ciddi adımlar atamıyorum, yine sağa sola savrulmaya başlıyorum. Hadi şu kardeşinize bir yardım edin =)

fundaninharikalardiyari.wordpress.com – © 2020 – Tüm Hakları Saklıdır.

Alternatif İngilizce Sınavları

Yeni bir iş ilanı maceramla karşınızdayım =)

Geçenlerde bir üniversitenin akademik kadro ilanına başvurdum. En son 2016 yılında sınava giren bir insan olduğum için, sınav sistemlerinde yenilik olup olmadığını bilmediğim için puanlarımın da gayet yeterli olduğunu düşündüm. Hatta sınava girme hakkı kazanacağımı düşündüğüm için uçak bileti falan bakıyordum. Düşünün durumumu.

is_fhd

Neyse, ön değerlendirme sonuçları açıklandı. Bir baktım ilk 10’da değilim. ALES puanı benimkine yakın çok az kişi var, peki nereden, hangi puanla önüme geçmişler dersiniz? Dil puanıyla. Şaka gibi değil mi? ALES %60, dil %40 etkiliyormuş. Puanlara baktım 100 alan mı dersiniz, 95 alan mı istersiniz? Hepsi orada! Nasıl olmuş bu falan diye düşünürken YDS dışında sınavlar olduğunu öğrendim. YDS’den daha kolay olan bu sınavdan daha yüksek puanlar alınıyormuş. Bir üniversitede öğretim görevlisi olan arkadaşım, YDS’den ite kaka 60 alan tanıdıklarının YÖKDİL’den 90 aldıklarını söyledi. Yani ne garip değil mi? Yapılan ölçümler bile tek elden çıkmıyor. Durum böyle olunca da 90 alıp, 100 alıp tabii benim gibilerin önüne geçiyorlar.

Ne diyim, siz siz olun sizi ölçen tek bir sınava güvenmeyin. Mümkünse ne kadar sınav varsa hepsine girin. Hepsinden puan alın. Bu arada bol bol para saçacaksınız tabii ki. Dün baktım YÖKDİL başvurusu 195 TL idi. E-YDS ise 260 ya da 265 TL idi tam anımsayamıyorum şu an. Cebinizdeki her kuruşa kıyın ve her seviyeye uygun puanınız olsun…

fundaninharikalardiyari.wordpress.com – © 2020 – Tüm Hakları Saklıdır.

Finale Bir Kala Bojack Horseman!

Madem dün Bojack Horseman’ı andım, madem yarın 6. sezonu ve diziyi sonlandıracak olan kalan bölümlere kavuşacağız, o zaman bugün biraz final tahmini yapayım ben ❤

bkh1_fhd

-Buradan sonrası spoiler içerir-

Her ne kadar bütün internet Bojack’in kendisini öldüreceğini ve finalin bu şekilde yapacağını söylese de ben buna katılmıyorum. Gidişat bunu gösterse bile katılmıyorum. Katılmayı da reddediyorum. Çünkü bence, Bojack kurtulursa hepimiz kurtuluruz, Bojack batarsa en az yarımız onunla beraber batarız. Depresyonlara gireriz, bu kadar insanı hüzünlerinde boğulmaya gönüller razı gelmemeli!

Bojack’in bilerek ya da bilmeyerek yaptığı çok hatası var, bunu biliyoruz. Bilmeden hayatını mahvettiği, düşüncesiz tavırlarıyla kötü etkilediği bir çok insan var. Penny, Penny’nin arkadaşı, Charlotte, Sarah Lynn, Herb, Gina… Hatta zaman zaman en yakınlarının da canını yakıyor. Princess Carolyn, Mr. Peanutbutter, Todd… Todd’un kariyerini baltaladığı, PC’nin işini zorlaştırdığı bir çok bölüm izledik.

Ama bunca şeyin yanında bu dizi hepimize yüzleşmek istemediğimiz yanlarımızla yüzleşmemizi sağladı. “Free Churro” bölümü mesela,  tüm tüylerimi diken diken etti. Depresyonla ilgili mesajları, görülmek istemekle ilgili söyledikleri, küçüklükten gelen travmaların etkisi ile ilgili gösterdikleri bir çok yaraya merhem olacak şekilde. Bojack Horseman dizisi hiç bir zaman bitmesin istiyorum, hep devam etsin hep merhem olsun istiyorum. Ahh ahh.

Neyse tahminlerim şu şekilde;

  • Princess Carolyn, Judah ile birlikte olacak, Ruthie’yi birlikte büyütüp işleri birlikte yürütecekler.
  • Todd, Bojack’in havaalanında tanıştığı aseksüel kızla birlikte olacak. “All About That Ace” uygulaması patlama yapacak.
  • Mr. Peanutbutter, Pickles ile birlikte olmaya devam edecek, belki de evlenecek. Çünkü Mr. Peanutbutter insana bağımlı bir karakter. Genç biriyle olmadıkça da kendini var edemiyor. Dramatik rollerde boy göstermeye başlayacak. Kimbilir belki onun bu depresyon hikayesi bambaşka bir kapıya çıkacak.
  • Diane depresyon tedavisinde gelişme gösterecek, depresyon üzerine çok iyi bir kitap yazacak ve en çok satanlar arasına girecek. Şimdiki erkek arkadaşından ayrılacak ama sonunda Bojack ile de olmayacak. Yalnız başına ayakta kalacak, hayatta bir amaç bulup onun peşinden gidecek.
  • Hollyhock, Bojack’in yaptıklarını öğrenecek ve ona karşı anlayışlı davranacak. Tabii önce belli bir seviyede canını yakacak, orası ayrı.
  • Bojack ise feci bir skandalın içine düşecek. Penny’e yaptıkları, Penny’nin arkadaşının başına getirdikleri, Sarah Lynn’in ölüm nedeni olması, rehabilitasyon merkezinin başındaki doktoru yeniden alkole alıştırması, Herb’ün ve kuaför kızın işinin elinden alınması hep bir anda ortaya dökülecek. Bunu da o iki gazeteci ortaya çıkaracak. Bojack büyük bir linç yiyecek. Tam da hayatımı düzene soktum derken, bir üniversitede profesör olmuşken, geçmişinde yaptığı tüm hatalar aynı anda su yüzüne çıkacak. Benim temennim Bojack’in bundan tek parça halinde çıkması. Hepsiyle tek tek mücadele ederek, hepimize umut verecek çıkması.

Yarın göreceğiz bakalım, bu tahminlerin kaçı tutacak?

fundaninharikalardiyari.wordpress.com – © 2020 – Tüm Hakları Saklıdır.

Thoughts and Prayers

Çok sevdiğim bir Bojack Horseman bölümü vardı. 4. sezonun 5. bölümü olan bu bölümün adı “Thoughts and Prayers”dı. Bu kalıbı genelde üzücü bir olay olduğunda ünlüler, siyasiler falan kullanıyor. Dualarım ve düşüncelerim sizlerle diye başladıkları ya da bitirdikleri samimiyetsiz konuşmaları oluyor, bu cümle buralarda geçiyor genelde. Duyduğunuz anda anlayabiliyorsunuz zaten. Bojack Horseman dizisi de her zamanki haliyle bunlarla dalga geçiyor bu bölümünde. Ah, anlatmakla olmaz, izlemeniz lazım!

tap_fhd

Bunu neden yazdım? Büyük bir olay olduğunda, bir terörist atak gerçekleştiğinde, bir kadın cinayeti meydana geldiğinde ya da bir ünlü öldüğünde tüm sosyal medya bu yalan dolana bulanıyor da o yüzden. İnsanlar günlerdir, Elazığ’a yardım etmeden Elazığ paylaşımı yapıp vicdanını rahatlatıyor. Hepsinin “düşünceleri ve duaları” oradaki insanlarla! Kobe Bryant anmalarından bahsetmeyeceğim bile! Bunu böyle kısa süreli de olsa bir popülerlik olarak görüyorlar sanırım. Belki like alıp mutlu olmalarını sağlayacak bir araç olarak görüyorlar. Bilemiyorum.

fundaninharikalardiyari.wordpress.com – © 2020 – Tüm Hakları Saklıdır.

Rise Of Empires: Ottoman

Netflix’in çalışmalarına ne ara başladığını pek duymadığımız bir içeriği geldi geçen günlerde. Çağ açıp çağ kapayan İstanbul’un fethi olayını ele alan yeni Netflix içeriği “Rise Of Empires: Ottoman” gelir gelmez oldukça ses getirdi.

Netflix içeriklerine ekleneli daha 3-4 gün olmasına rağmen kendisinden sıklıkla söz ettirmeyi başaran “Rise Of Empires: Ottoman” için 6 bölümlük bir mini dizi/mini belgesel diyebiliriz. Hem tarihçilerin yorumuyla hem de kurgulanmış hikayesiyle dikkatleri üstüne çeken belgeselin başrollerinde Cem Yiğit Üzümoğlu, Tommaso Basili, Birkan Sokullu, Selim Bayraktar ve Tûba Büyüküstün yer alıyor.

ottoman_fhd

Dizinin eksik yanları olsa da bence artı yanları çok daha fazla. Çoğunluk, dizinin İngilizce olmasından rahatsızlık duymuş ama bu bence tam da ihtiyacımız olan şey! Neticede sürekli biz çalıp biz oynuyorduk, bu kez deplasmana bu şekilde çıkmamız beni mutlu etti. Oyuncular da altından gayet iyi kalkmışlar. Hepsi gayet Türk aksanıyla çatır çatır konuşuyorlar, ben sevdim. Birkan Sokullu’nun İtalyan aksanıyla İngilizce konuştuğunu görsek belki güzel olurdu ama bu da batmadı gözüme. Neticede bu bir belgesel.

6 bölümlük dizide, Fatih Sultan Mehmet’in hayatını, İstanbul’u fethetmeye kendisini nasıl adadığı, başarısızlıklara uğrasa da vazgeçmediği çok güzel bir şekilde, yabancı bilim adamlarının da katkılarıyla işlenmiş. Fatih’in işlenme tarzıyla sorunları olanlar da var tabii ama maksimum 21 yaşındaki halini gördüğümüz için kendisinden 50 yaşında bir devlet adamı olgunluğu beklemek de biraz abes.

Diziyi izlerken benim gördüğüm şey, yetiştirilme tarzımızın tüm dünyayı etkileyebilme gücü oldu. Mehmet, 4 yaşından beri, babası tarafından görülmeyen, annesi tarafından dönemin “normlarına” uygun yetiştirilmeye çalışılan, kısaca sevgisiz büyümüş bir çocuk.  Biraz büyüyünce Padişah olan ama sonra sadrazamların endişeleri nedeniyle bu büyük görev onların gözü önünde elinden alınan Sultan Mehmet ise öfkeli ve hırslı bir genç adayı. Durum böyle olunca da tüm enerjisini, kendisini önce anne ve babasına sonra tüm dünyaya göstermek için İstanbul’u fethetmeye adıyor. Gecelerce ve gündüzlerce çalışıyor. Kendisine Büyük İskender’i örnek alıyor. Bu çok önemli ve incelenmesi gereken bir psikoloji. Bu denli bir adanmışlığın başarısız olması mümkün değil.

Sonra tabii, devreye herkesin egosu giriyor. Sadrazamın, Bizans İmparatoru’nun, İtalyan paralı askeri Giovanni Giuliani’nin… İzlerken bir de şunu düşündüm, sadece sağduyulu bir kadın lider olsaymış aralarında bunların hiçbiri yaşanmazmış belki de. Bu noktada Tûba Büyüküstün’ün dizideki varlığını çok sevdim. İzleyicilerin çoğu astroloji ile ilgili kısma da tepki göstermişler ama bence o da gayet yerindeydi. Eskiden astroloji özellikle devlet meselelerinde çok kullanılırmış, neden yokmuş gibi davranalım ki?

Cem Yiğit Üzümoğlu’na gelince, yerli dizi kültürüm olmadığı için pek tanımıyorum ama bence yolu açık bir kardeşimiz. Dile hakimiyeti olsun, role girmesi olsun çok hoşuma gitti. Sadece yer yer bana İlhan Mansız’ı hatırlattığı için sırıttığım oldu =)

Tabi en büyük spoilerı hepimiz biliyoruz, İstanbul fethediliyor =D Ama yine de başka bir spoiler vermeyeyim, bu mini belgesel dizisini izlemenizi tavsiye ederim.

fundaninharikalardiyari.wordpress.com – © 2020 – Tüm Hakları Saklıdır.

2020’den Çıkabilir miyiz?

Ne 2020’ymiş arkadaş!

İlk haftasında, üçüncü dünya savaşı çıkacak mı çıkmayacak mı diye yüreğimizi oynattı. Amerika bir yandan, İran diğer yandan bizi travmatize etti. Her etkiye açık olan ekonomimiz yine abuk sabuk hareketlerde bulundu. Bu sırada ülkemizde çeşitli depremler gözlemlendi.

İkinci haftasında Avusturalya’da çok, çok büyük bir yangın meydana geldi. Milyonlarca hayvan öldü, ağaçlar, ormanlar yandı kül oldu. İzleyiciler olarak gözyaşlarımızı içimize akıttık. Trump çenesini kapatmayı başardı, üçüncü dünya savaşı tehlikesi “şimdilik” rafa kalktı. Trump’ın yetkilerinin kısıtlanması ve sonunda görevinden azledilmesi için çalışmalar başladı. Bu sırada ülkemizde çeşitli depremler gözlemlendi.

Üçüncü haftasında Çin’de olduğu iddia edilen çok büyük bir virüs girdi radarımıza. Corona virüsü. Ne tedavisi, ne nasıl bulaştığı ile ilgili bir bilgiye sahip olamasak da, virüsün ölümcül olduğunu şıp diye öğrenmiş olduk. Çin’den ürün getirtenler bile, ulan acaba salgın bize de bulaşır mı paniğine kapılmaya başladılar. Bu sırada ülkemizde çeşitli depremler gözlemlendi.

Dördüncü haftasında bu kıpır kıpır depremler korkunç yüzünü Elazığ ve Malatya’da gösterdiler. Meydana gelen 6.8lik depremde ölümler ve meydana geldi, bir çok insan bu soğukta evsiz barksız kaldı. Corona virüsü çılgınca yayılmaya başladı. Hastalığın görüldüğü şehir karantina altına alındı.

Bu sırada tabii bir kraliyetten kopuş hikayesi izleyerek magazin açlığımızı da gidermiş olduk.

Şimdi artık Ocak ayının son günlerine girmek üzereyken dün gece bir darbe daha aldık. Hepimizin çok sevdiği, izlemek için alarm kurup gecenin bir vakti uykusunu böldüğü Kobe Bryant bir helikopter kazasında hayatını kaybetti.

Bu nasıl gündem! Bu nasıl 2020’ye giriş! Şubat ayı yaklaşırken tek dileğim Ocak ayını aratmasın yeter! =(

fundaninharikalardiyari.wordpress.com – © 2020 – Tüm Hakları Saklıdır.

Soğuk..

Şu deprem hikayesi beni iyiden iyiye korkutmaya başladı. Dün gece korkudan uyuyamadım. Resmen pijama giymekten, yatağıma girmekten çekinir oldum. O kadar korkuyorum ki!

Annem de babam da Malatyalı. Ananem, halalarım, başka akrabalarım var orada yaşayan. Dün depremden etkilendiklerini duyunca iyiden iyiye panik haline geçtim. Çok şükür ananem şu an başka bir şehirde, teyzemi ziyarette. Bu zamanları normalde Malatya’da geçiren dedem ise geçirdiği ameliyatlar nedeniyle İstanbul’da, bizim yanımızda. Çok yaşlılar, bu kadar heyecanı ve hareketi kaldıramayabilirler. Allah korusun =/

Halalarım ve eşleri, geceyi çoğunlukla merkezde bir parkta geçirdiler. Bir süre sonra evlerine döndüler. Çok şükür evlerinde herhangi bir zarar öyle çatlak falan yokmuş, evde kalabilmişler. Ama herkes o kadar şanslı olamamış tabii. Evinde çatlaklar olanlar varmış akrabalarımız arasında. Onlar da parklara, bahçelere falan gitmişler. Bir de Malatya’nın soğuğu bizim burada burun kıvırdığımız soğuğa benzemez. Adamın canını alır. Daha gece 12’yi göstermeden bizimle paylaştıkları hava sıcaklığı -12 idi.

Hal böyle olunca, beynimde bir zonklama, kalbim adeta avuçlarımda kısıldım kaldım köşeme. Böyle zamanlarda soğukkanlı olup düşünmeyi pek başaramıyorum. Mesela dün Kızılay’ın yardım çağrısına mesaj attım görünce. Halbuki insanlar çok haklı şekilde yıllardır toplanan deprem vergilerini sormuşlar. Gerçekten toplanan o kadar parayla, depreme karşı ne yapıldı bu zamana kadar? Neden sürekli biz imece usulü bir şeyleri hallediyoruz? Kızılay gibi STKlara bile güvenemediğimizden kendi emeğimizle kamyonlar kiralayıp kendi yardımımızı kendimiz yapıyoruz. Gidebilen bizzat gidiyor. Elimizden geldiğince her şeyin altından toplumsal dayanışma ile çıkıyoruz. Her konuda yalnız ve çaresiziz. Sahip olduğumuz tek şey sadece birbirimiziz…

fundaninharikalardiyari.wordpress.com – © 2020 – Tüm Hakları Saklıdır.

Cebimdeki Tiyatro Salonu <3

Bugün, şimdiye kadar hiç yazmadığım bir konu ile ilgili yazacağım: Radyo Tiyatrosu.

Radyo tiyatrosunu hiç dinlediniz mi ya da ona hiç denk geldiniz mi bilmiyorum ama zamanında yapılmış çok güzel radyo tiyatrolarımız var. Dinlemenizi samimiyetle tavsiye ederim.

İş yerindeyken, çalışırken müzik dinlemek yerine Youtube’dan radyo tiyatroları aratırdım. Ben onları dinlemeyi çok seviyorum, bana çok keyif veriyor. Hem eskilerin konuştuğu Türkçe’yi duymak hoşuma gidiyor, hem de bazıları birer sesli kitap gibi geliyor. O kadar güzel Agatha Christie hikayeleri var ki!

Yaklaşık 50 dakika – 1 saat aralığında olan bu tiyatrolar ile ilgilenirseniz, onları dinlemek isterseniz buraya tıklayarak TRT’nin radyo tiyatrolarını Spotify üzerinden dinleyebilirsiniz. Bunun için herhangi bir premium üyelik almak zorunda değilsiniz. Ücretsiz olarak dinleyebilirsiniz. Şimdiden iyi eğlenceler. Bir de yeni bağımlılığınız şimdiden hayırlı uğurlu olsun =)

radyotiyatrosu_fhd

fundaninharikalardiyari.wordpress.com – © 2020 – Tüm Hakları Saklıdır.

Fala İnanma, Falsız da Kalma!

Baktırdığı falı hatırlayan var mı? Sonrasında o baktığı fala göre davranan falan?

Bir ben mi baktırdığım saniyede unutuyorum ya =) Ben bu işi beceremiyorum sanırım. Çok öyle fal baktıran bir insan da değilimdir ama zaman zaman merak ederim tabi. Evin içinde ya da arkadaşlar arasında geyiğine fincanımı uzatırım. Tabii, bakanı çıldırtmayacak şekilde =))

Sanırım 3 kere falan para verip fal baktırdım. Bir tanesi, üniversite öğrencisiyken Melekler Kahvesi’ndeydi. Melekler Kahvesi’nin Melekler Kahvesi, Taksim’in Taksim olduğu dönemler tabii. Oooo, ne zamanlardı yaa! 5 TL’ye baktırmıştım hahaha.

Bir sonraki fal baktırmam yıllar sonra iş hayatım zamanında Sembol Kafe’deydi. Sakiş baktıracaktı, peşine takılıp gitmiştim. Gitmişken heveslenmiş ve ben de baktırmıştım. O da kahve dahil 20 TL mi neydi.

Sonraki sefer, işi bıraktığımda, hatta tam olarak işi bıraktığım gün bu kez Bakırköy’de bir falcıya gitmiştik. Yine Sakiş’le birlikteydim tabii. Bu fal da 50 TL’di galiba. Ama orası çok manyaktı ya, fal bakan kadın 600 TL’ye kadar uzanan bir skala sunmuştu bize. Yok kahveyle bakıyormuş, yok artı tarot kağıdı açıyormuş, yok suya bakıyormuş, en son Kuran’a baktığını falan söylemişti sanırım. 600 TL’ye! Neyse biz tabi en düşük seviyedekini seçmiştik ahahah. Tabii yıllar boyunca Sakiş fal baktırırken hep yanındaydım ama ancak 3 kere gaza gelip fal baktırmışım =D Sadece bir tanesi içimde kaldı. Kadıköy’de 60 TL’ye bir kadına baktırmıştı. Kadının her şeyi bildiğini söylemişti. Keşke o zaman cimrilik yaptırmayıp baktırsaydım. Ne güzel onu da hemen unuturdum =D

Ah bir dakika, ilkini unuttum ya! Lisede dershane öğrencisiydim, Bakırköy’deydim. Ders çıkışlarında kafelerde takılırdık. Hoşlandığım da bir çocuk vardı. Merak edip fal baktırmıştım. Fal bakan çocuğa 2,5 TL civarı bir para verdiğimi hatırlıyorum. Şu an düşününce ne komik ahahahaha.

En son olarak da, Perugia’ya gitmeden önce çok meraklanıp bir astrologdan danışmanlık almıştım. 300 ya da 350 TL ödemiştim, tam hatırlamıyorum. Hatta kız bana seansın ses kaydını da yollamıştı. Bu kez oldu diye sevinmiştim. Ama söylediği hiçbir şey çıkmadı =D Hayatımın en büyük fiyaskolarından biridir.

Bu aralar yine bir merak içerisindeyim. Kaç TL oldu acaba fala bakmak?

fundaninharikalardiyari.wordpress.com – © 2020 – Tüm Hakları Saklıdır.

Mesih mi Sahtekâr mı?

mesih_fhd

Yine bir Netflix dizisi izleyip geldim =)

Bu kez, mesihin dünyaya gelmesini ele alan enteresan bir dizi olan Messiah’ı izledim. Açıkçası diziyi gerçekten büyük bir merakla izledim. Spoiler uyarısı verdikten sonra rahatça yazacağım tabii nedenlerini ama tabii bu saçma sapan kısımları olmadığı anlamına gelmiyor.

Mesih dizisi müslümanları kötü gösteriyor diyenler ve buna tepki verenler olmuş ama bence olanı göstermişler, kötü gösterildiği gibi bir algıya kapılmadım ben. Bunu da daha rahat anlatmak için ben şu spoiler uyarısını vereyim de başlayayım =)

mesih1_fhd

-Buradan sonrası spoiler içerir-

Dizide ilk olarak bir savaş alanında beliren bir adamın “korkmayın, bunlar geçecek, Allah’a teslim olun” gibi konuşmalar yaptığını görüyoruz. Sonrasında büyük bir kum fırtınası geliyor ve İŞİD o bölgeden çekilmek zorunda kalıyor. Tabii ki her inançlı insan, yaşanan bu durumun Allah’tan gelen büyük bir mucize olduğunu düşünüyor. Yüzlerce kişi körü körüne bu adamın peşine takılıp, çöllerde aç aç dolanıp İsrail sınırına bırakıldılar. “Mesih” dedikleri bu adam orada tutuklanarak cezaevine gönderildi. Sezonun sonunda hala orada olup onun dönüşünü bekleyen insanlar vardı… Cibril harekete geçmeseydi, hepsi ölene kadar orada beklemeye devam edeceklerdi. Bu kısım işin Müslümanlık kısmının girizgahıydı. Sonra tabii, bazı çocukları seçerek bombacı olarak yetiştirmeye falan da başladılar, onun da meyvelerini sezon sonuna doğru almaya başladılar. Buraya belki daha sonra dönerim.

“Mesih” hapishaneye atıldığında, karşısına inancını kaybetmiş bir ajan getiriyorlar. Ajan onu sorgularken, Mesih de onu sorgulamaya başlıyor. İnançları, başına gelenler karşısına bir bir çıkarılan ajan tabii ki şoka giriyor, bazı hatalar yapıyor. Bölümün sonunda Mesih, hapishaneden kaçıp Amerika’ya gidiyor. Şimdi burası bambaşka bir hikaye ama burayı anlatmadan Amerika hikayesini anlatmak istiyorum. Çünkü Hristiyanlık girizgahını da bununla yapıyorlar.

Finansal olarak dibi görmek üzere olan çaresiz bir rahip, kilisesini yakmaya karar veriyor. Evinde tabii binbir drama var, ateist eşi ve ergen kızı derken zor bir hayat yaşıyor. En azından burada adama körü körüne güvenecek neden veriyorlar. Adamın hayatında hiçbir halt yolunda gitmiyor, işi de rahiplik, o yüzden Mesih olduğu düşünülen bir adamı körü körüne takip edecek diye düşündürmeye çalışmışlar. Ne yaparlarsa yapsınlar “körü körüne” takip etmeyi aklayamazlar. Neyse devam ediyorum. Tam bu rahip kiliseyi yakacakken bir kasırga çıkıyor (Allah’ın işi!) kilise hariç tüm bölge dağılıyor, yıkılıyor, mahvoluyor. Rahip, kiliseye sığınmadan önce Mesih’in ayakta dikildiğini görüyor. Tabii buradan da yine yüzlerce kişi Mesih’i takip etmeye, hastasını falan ona getirmeye başlıyor. Bulundukları alan saçma sapan bir din turizmi alanı oluyor.

Sonra bu insanları da alıp başkentin göbeğine götürüyor. Tabii bu hikayeler ulusal ajanların dikkatini çekiyor, Amerikan başkanına kadar herkes işin içine giriyor. Ortalık karışıyor. Her bölüm, bu adam gerçekten Mesih mi, kaos çıkarma peşinde bir ajan mı, bir sahtekar mı düşünüp duruyoruz. Bu kısmı ve merak öğesini çok iyi yedirmişler. Çünkü evet abi bu sahtekar diye düşünüyorsunuz, kum fırtınası tesadüftü, kasırga da mı tesadüftü diye sorgulatıyor. Gidip hasta bir köpeği öldürüyor, yanında oturan kanserli kız ölüyor, hapisten inançlı bir gardiyan sayesinde çıktığı ortaya çıkıyor, Amerika’ya Rus bir iş adamının uçağıyla gittiği bilgisine ulaşıyorlar tamam abi ajan bu diyorsun. Abisi ortaya çıkıyor, bir iki falsolu iş yapıyor, bu sahtekar ya demeye geri dönüyorsun. Bana yaşattığı bu karmaşayı sevdim.

Onun dışında karakter hikayeler çok sıkıcı. Mesela ajan abladan, babasından, hamilelik hikayesinden ve İsrailli ajanla gelişen saçma seks sahnesinden çok sıkıldım. İsrailli ajan abinin gitgellerinden ve ailesinin hikayesinden de çok sıkıldım. Diziye neden girdiğini ve neden çıktığını anlamadığım gay Amerikan ajanının hikayesinden de sıkıldım. Rahibin dramalarından da sıkıldım. Karakterleri biz sevmeyelim diye yaratmışlar resmen. Gerçekten bir tek Mesih’in hikayesini ve ne olduğu belli olmayan Cibril’in hikayesini merakla takip ettim.

Tam Mesih’in kaos çıkarma peşinde, akli dengesi bozuk bir ajan olduğuna karar verdim, son sahnede uçak düştükten sonraki yaptıklarıyla beni yine şüpheye düşürdü. Ama ben her şeye rağmen, onun insanları çok iyi gözlemleyen, çok iyi eğitilmiş bir ajan olduğu konusunda kararlıyım. Kasırga, fırtına ve sağlam kalan tek binanın kilise olmasının tamamen tesadüf olduğunu düşünüyorum. İkinci sezon ile ilgili herhangi bir fikrim yok ama yarattığı tartışmalara bakarsak kısa sürede geleceğini düşünüyorum.

fundaninharikalardiyari.wordpress.com – © 2020 – Tüm Hakları Saklıdır.

Mucize Diyetlere Son!

if_fhd

Kahvaltı gerekli mi gereksiz mi tartışmaları alev almışken aklıma yeni yılın ilk gününde buraya yazdığım yazı geldi. Merak eden varsa şuradan okuyabilir. Yazıyı yazdım ama devamında güncelleme girmedim. Hemen gireyim =)

12’ye kadar sadece su, çay ve kahve tüketerek beklediğim, 12’den sonra iki öğün şeklinde saat 18’e kadar beklediğim bir sistem kurdum. Kurdum kurmasına ama pek bir işe yaramadı. Belki de benim vücuduma uygun olan şekil o değildi.

Bizim sorunumuz bence bu. Biri çıkıyor, yaaaa şu diyet bana çok iyi geldi beş kilo verdim, bir detoks yaptım üç günde üç kilo verdim falan diyor, hepimiz onun peşinden gidiyoruz. Bu diyet bize iyi gelir mi, bu detoks vücudumuza bir zarar verir mi, hiç ilgilenmiyoruz hatta bunu düşünmüyoruz bile. Kafamıza göre kendimizi aç bırakıyoruz, kafamıza göre bir şeyleri yemeyi bırakıyoruz. Biri eti bırakıyor, diğeri ete abanıyor. biri yağdan uzaklaşıyor, diğeri her şeyin yağını yemeye çalışıyor. Saçma sapan bir sistem oluyor. Diyet ürünleri satanlar, paketlenmiş light gıda üretenler hariç tabi. Onlar için asla saçma bir dönem değildir eminim.

Mesela bir anda bir şey popüler oluyor. Bir uyanıyoruz yulaf ezmesi en çok konuşulan konu olmuş, ertesi gün kinoa diye bir şey çıkmış, ondan sonraki gün herkes chia yemeye başlamış. Son zamanların en popüler beslenme alışkanlığı glütensiz beslenme, raw gıda tüketimi falan derken başlı başına kocaman bir endüstri haline geldi bu. Online, whatsapp gruplarında diyetisyen eşliğinde kitle halinde yapılan diyetler, bir dünya para alan personal trainerlar derken benim takip edecek takatim kalmadı =)

Hepsi birleşince benim önerim, bu tarz diyetlerin uzman gözetiminde yapılması oluyor. Evet biraz maliyetli ama iyi araştırılırsa ortalama fiyatlara da iyi hizmet alınabilecek kişilere ulaşılabileceğini düşünüyorum. Beni en iyi anlayan ve en iyi şekilde zayıflamama yardım eden diyetisten, Bezmialem Hastanesi’nde adını bile bilmediğim öğrenci bir kızmış, bunu çok sonradan öğrendim. Kısaca hikayesini yazayım. Bu kız başka bir doktorun ofisindeymiş. Ben hep Gamze Hanım diye gidiyordum, onu buluyordum. Bir gün gittiğimde yerinde başka bir kadın oturuyordu. “Gamze Hanım’a bakmıştım” dedim, “benim buyrun” dedi. “Ama başkası vardı” demiştim. “Evet, ben yokken öğrenciler bakıyor” demişti. Yaklaşık 4-5 randevumu o kızcağızla yapmıştım. Sonra o kızı bulamadım, o doktorla da verim alamadım ve bıraktım. Umarım o kız, iyi yerlere gelmiştir.

Neyse özet olarak bu zayıflama-kilo alma işlerinin çok öznel olduğunu düşünüyorum. Gerçekten anlayan, dinleyen, yardım etmeye çalışan ve beslenmeyi öğreten bir diyetisyenle çok iyi sonuç alınabileceğini düşünüyorum.

Şimdilik sağlıklı beslenme alışkanlığı kazanmak için neler yapmam gerektiğini araştırıyorum. Bir diyetisyen maceram olursa tabii ki onu da buraya yazacağım.

fundaninharikalardiyari.wordpress.com – © 2020 – Tüm Hakları Saklıdır.

Kimlerle Bir Arada Olmayı Seviyorsunuz?

Hayatımda herkesi istemediğime karar verdiğimden beri çok rahatım.

Kimlerle bir arada olmayı seviyorsunuz? Kimleri özlüyorsunuz? Kimlerin varlığı size iyi geliyor? Kimleri görmezseniz hayatınız boş geçiyormuş gibi hissediyorsunuz? Ya da tam tersinden gideyim. Kimleri görmezseniz hiçbir şey kaybetmezsiniz? Kim gün içerisinde aklınıza bile gelmiyor? Bunları düşünüp karar verdiğinizde hayatınız gerçekten kolaylaşıyor.

Gerçekten zor hayatlar yaşıyoruz. Zaten bunca zorluk içerisindeyken, elimizde olan seçimleri akıllıca yapmak zorundayız. Neden bir enerji vampirini hayatımızda tutalım? Tüm mutsuzluğuyla dolaşan, sürekli yorgun ve mutsuz olan insanları neden çekelim? Sürekli dramalarını anlatan ve onay bekleyen insanları dinleyip onaylayacak kadar çok zamanımız var mı? Bence yok! Ya da neden bir dedikocuya prim verelim? Neden onunla görüşelim? Sağdan soldan duydukları ile bizi zehirlemesine neden izin verelim? Kaldı ki bizden aldıklarını da başkalarına vereceğini bilerek neden kendimizi açalım?

Kendisine hiçbir şey katmamış olanları, dedikoducuları, mutsuzları, dramadan beslenenleri hayatımdan çıkardım. Oh şükürler olsun! Kimi özlüyorsam, kimin yokluğunu hissediyorsam onun yanındayım sadece. Ayağımı kırmamın böyle bir hediyesi oldu bana. 5000 tane gereksiz insanı neden hayatımda tutuyormuşum ya! Çoğu benden besleniyor zaten, kendi enerjimi niye millete heba ediyorsam… Bunu okuyunca şey gibi düşünmeyin. Aramayan, gelmeyen herkesi silmedim tabii ki. Orada güzel bir samimiyet testi var aslında. Çünkü kim gerçekten çok yoğun, kim gelmek istiyor da gelemiyor, kim arayarak da olsa yanımda oluyor, anlayabiliyordum. Bu kapsamın dışındakileri traşladım ben. Bunların içinde kısa zamanlı arkadaşlar da vardı, upuzun zamanlı olanlar da…

Geçti bitti çok şükür. Artık bana sadece güzel enerjiler verecek insanlarla bir arada oluyorum. Bana katkı sağlayan, benim modumu ve frekansımı yükselten insanlarla bir arada bulunuyorum. Hobi sahibi, gezmeyi, yürümeyi, düşünmeyi, okumayı, izlemeyi seven özgür insanlar bunlar. Elbette onlarında derdi var. Derdi olmayan yok ki! Elbette elimden geldiğince onların da yanındayım. ama onlar da benim yanımda ve beni tüketmiyorlar. Kimsenin kimseyi tüketmediği ilişkiler kuruyorum sonunda.

Bana bir de hep bir İtalya macerası olan insanlar denk geliyor. Bayılıyorum böyle tesadüflere ve gittiği yeri içselleştirmiş insanlarla bir arada olmaya ❤ Onlar İtalya dedikçe benim kalbim eriyor, onlar İtalya dedikçe aklım İtalya’ya gidiyor. Bu yazı nasıl İtalya’ya bağlandı bilmiyorum ama hazır bağlanmışken burada bitireyim bari =))

fundaninharikalardiyari.wordpress.com – © 2020 – Tüm Hakları Saklıdır.

En Sevilesi 5 Elite Karakteri

efk_fhdHazır, Elite de 3. sezon onayını almışken, hatta 3. sezonun Mart ayında geleceği konuşulurken sevdiğim karakterleri sıralayayım istedim. Elite’de gerçekten çok enteresan işlenmiş karakterler var. Mesela Cayetana olsun, Marina olsun, Christian olsun bunlar zaten kafadan elediğim, hatta sevmediğim karakterler. Nano konusunda çok emin değilim. Zaten La Casa De Papel üçlüsü bu dizinin ilk sezonununda ilgi çekip ortalığı coşturdular ve misyonları bitince sırayla gittiler.

Sevdiğim karakterler ise çok yer değiştirdiler tabii. İlk sezon nefret ettiğim ama ikinci sezon üst sıralara yükselen karakterler var. Ya da tam tersi, ilk sezon çok sevdiğim ama bu sezon gerileyen karakterler var. Örneğin en sevdiğim karakter olan Ander, Omar’ın gerisinde kaldı. Valerio gibi bir karakter bu sezon gelmesine rağmen ilk beşte yerini aldı.  Carla ve Samuel garip bir çift olduğu için bir şey yapamadım ama sıralamamda Carla üst sıralara çıkarken Samuel onun sayesinde son sıralara gitmedi falan gibi enteresan dengeler oluştu =)

Buralarda çok spoiler vermeden, sıralamama geçiyorum.

efk1_fhd

-Buradan sonrası spoiler içerir-

10. Lu

lu_fhd

Lucretia gerçekten enteresan bir kız. Meksikalı bir oyuncu/şarkıcı olan Danna Paola tarafından canlandırılıyor. Lu’yu sevmiyorum diyemiyorum aslında. Hatta geçen sezonun sonunda biraz sempatimi de kazanmıştı ama sonra bu sezonda yine yaptığı çeşitli entrikalarda bulunarak yerini kaybetti. Bu sezon sadece Omar’la iyi anlaşması benim on kişilik listeme girmesine neden oldu. Eminim çok mutlu olmuştur buna skljdflskjfds

9. Nadia

nadia_fhd

Nadia, geçen sezonda aynı yerdeydi, bu sezon da aynı yerde. Belki Lu ile yer değiştirebilirdi. Draması ayrı, ailesinin hikayesi ayrı sıkıcı. Neyseki bu sezon biraz hareket geldi. Babasının kriz geçirmesi ve Omar’ın evden ayrılması ile ailedeki dengeler değişince Nadia’nın hikayesinde de değişiklikler meydana geldi. Müslüman oluşunun verdiği baskı bir yandan, aşık olmanın ve kabul edilmenin verdiği baskı diğer yandan debelenip durdu.

8. Polo

polo_fhd

Polo’yu ilk sezon severdim. Hatta ikinci sezonda da belli bir yere kadar sevmeye devam ettim. Ama ardarda yaptığı yanlışlar, Ander’i zehirlemesi, hiçbir şey olmamış gibi davranması, Guzmán’ın yüzüne bakmaktan asla utanmaması falan beni sinir etti. İlk sezon Carla’nın aşkından gözü dönmüş bir kuklaydı. Bu sezonun ilk yarısında kendini arıyordu, ikinci yarısında Carla’nın babasına dönüştü. O yüzden “meh”!

7. Rebecca

rebecca_fhd

Sezonun yenilerinden olan Rebecca’yı sevdim ben. Hatta 6.sıraya alsam mı diye düşündüm de Samuel’i de o kadar gerilere atmamak için vazgeçtim. Rebeca’nın cool tavırları, her şartta kendisi oluşu çok hoşuma gitmişti. Cayetana üstüne bu kadar gitmese, onun sırrını da saklardı aslında. Sırrı bulduğu anda onu patlatacak zalimlikle ve boşlukta bir insan değil neticede.

6. Samuel

samuel_fhd

Geldik Selahattin Demirtaş’a =)) Samuel, iki sezondur aslında pek de çok sevemediğim bir karakter. Sevimli desek değil, ilginç desek değil. Geçen sezon tam bir ergendi ve paso ağladı ama bu sezon en azından büyüdüğünü gördük. Bir derdi vardı, hem sevdiği kızın katilini bulmak hem de abisini hapisten kurtarmak. Bunun için Guzmán ile birlikte ikisinden de beklenmeyecek kadar zekice bir plan yaptılar ve amaçlarına ulaştılar. Hoş, mutlulukları çok uzun sürmedi ama en azından bir yere varmış oldular. Carla ile ilişkisi de bir tuhaftı, sevdim mi tiksindim mi anlamadım. Elite benim “guilty pleasure”ım o yüzden bana yaşattığı duygulardan çok emin değilim ahahaha.

5. Guzmán

guzman_fhd

Guzmán, iki sezondur dizinin en aklı başında kişisi olabilir. Lu’dan çok uzun süre ayrılmamasının/ayrılamamasının nedenini pek anlamadım ama yine de Nadia ile arasında kurduğu denge hoşuma gidiyor. Onurlu bir duruşu var. Zengin erkek karakterlerinde göremeyeceğimiz kadar zeki. Ander ve Polo’ya babacan yaklaşımını pek sevmiyorum. Bu bakış onu körleştirmiş ve onlar Guzmán’ı hiç hak etmiyorlar, orası ayrı =) Bakalım belki 3. sezonda Samuel ile kanka olurlar.

4. Valerio

valerio_fhd

Yıllar sonra kavuştuğumuz bir Chuck Bass gibi geldi bana Valerio. Tabi o büyük sapkın hikayesi dışında… Orayı yok saymaya çalışıyorum. O kısmı atarsak, Valerio acayip eğlenceli bir karakter. Atmazsak bu listede yeri yok. Elbette babasıyla sorunlar yaşıyor , yaramaz ve çapkın oğul rolünü oynuyor ve kendisini uyuşturucuya vermiş, buraya kadar olabildiğine klişe. Ama Nadia ile “kurayazdığı” arkadaşlık güzel bir yere gidebilecek kadar da ulaşılabilir bir karakterdi. O nedenle Valerio, Chuck Bass’in de yaptığı torpille 4. sıraya kadar ilerledi.

3. Carla

carla_fhd

Carla’yı üçüncü sıraya koyduğuma ben de şaşırdım ama güzelliği yüzünden böyle oldu sanırım =) Başka bir açıklama bulamıyorum. Ailesine kafa tutması hoşuma gitti sanırım. Geçen sezon ailesi yüzünden yaptıkları düşünülürse bu sezon hatalarını temize çektiğini söyleyebilirim. Christian’ın bocalamasının karşısında babasının onu sakat bırakması, sonunda da Samuel’in kaybolması Carla’nın kırılımına neden oldu. Polo ile olan saçma ilişkilerinin bitmesine sevindim, önümüzdeki sezon ikisinin farklı yollarda olduğunu izlemek güzel olacak.

2. Ander

ander_fhd

“Omander”in Ander’i geçen sezon en sevdiğim karakterdi. Bu sezon tam bir göt gibi davranması beni sinir etse de yine de tüm karakterleri düşününce sadece 2. sıraya gerileyebildi. Polo’nun sakladığı büyük sırrı öğrenince onun gidip hemen Guzmán’a söylemesini beklemiştim. Böyle büyük bir şeyi saklaması bir yana, kendisince bir drama yaratıp içinde kaybolmasına da sinir oldum. Omar’a uyguladığı maço tavırlar da bunun tuzu biberi oldu.

1. Omar

omar_fhd

Omar, geçen sezon benim gözümdeki en zorlama karakterdi. Müslüman ailenin gay ve torbacı oğlu tiplemesi beni benden almıştı. Ama bu sezon olması gereken şekli almaya başladı. Kendi arayışında kendi yolunda gitmeye, istediği ve istemediği şeyleri denemeye başladı. Ander’in her zaman en büyük destekçisi oldu. Evden ayrılmak ona iyi geldi. Babası, Nadia’nın başına gelenler ile beraber bir tık akıllanmış görünse de önümüzdeki sezonların neler getireceği bilinmez. Belki Ander’i evine yemeğe götürür, neden olmasın?

fundaninharikalardiyari.wordpress.com – © 2020 – Tüm Hakları Saklıdır.

Aldatmak ve Aldanmak Üzerine

Son günlerde karşıma sıklıkla çıkan aldatma fiili üzerine yazmak istedim biraz.

Birini görüyorsun, ona ısınıyorsun, görüşmeye başlıyorsun, bir bakıyorsun başkasıyla görüşüyor. En erken alarm bu. Kaçabileceğiniz en en erken nokta bu. Bunu yaşadıysanız en şanslı sizsiniz. Çünkü bunu sevgili olduğunuzda da görebilirsiniz, beraber yaşarken de görebilirsiniz, evlenince de görebilirsiniz, çocuklarınız olduğunda da görebilirsiniz. Maalesef bunun bir zaman aşımı falan yok.

Bu konunun çok çeşitli örneklerini hep kadın arkadaşlarımdan dinledim. Aşırı şovenist olan erkeklerden de dinledim. Onlar işin daha çok “tek çiçekten bal almama” tarafında olan gerizekalılar. Sen yine istediğin kadar çiçekten bal almaya çalış, çalışma demiyorum ama dürüst ol en azından. Açık ol. Niyetini söyle. Gizliden iş yapma. Şovenist olmayan tek bir erkekten dinlememiş olmam hepsinin o kafada adamlar olduğunu kanıtlar mı? Bilmiyorum.

İtalyan erkeklerinin en sevdiğim özellikleri bu. İnanılmaz dürüstler. Adam sadece takılmak istiyorsa, sadece takılmak istediğini ifade edebiliyor. Burada durum böyle değil. Adam binbir takla atarak seni tavlıyor, sonra arkasını dönüyor gidiyor ya da seninle beraberken başkasıyla da takılıyor. Bir keresinde beni sevgilisiyle tanıştırdığı gece, benimle de görüşmek istediğini söyleyen korkunç bir herife denk gelmiştim. İğrenç biri ya. O kızı benimle salak yerine koyamadı ama eminim arayışları devam etmiştir. Yazarken sinirlendim yine.

aldatmak_fhd

Bir internet ortamında, kızın biri arada sırada buluşup yattığı adamın eşinin de o grupta olduğunu yazmıştı. Sonra da isim vermeyerek “o kadının” aptal olduğunu, nasıl fark edemediğini falan söylemişti. Ne kadar korkunç ya! Kızın bu davranışı korkunç, bilinçli olarak adamla birlikte olması korkunç, adamın bu kadar iğrenç bir insan olması ve onu seven birini aldatması en korkunç! Neresinden tutsanız elinizde kalıyor!

İnsanlar nasıl bir pislikle birlikte olduğunu anlamayabilir, çünkü genelde gördüğümüzü sandığımız şeylere aşık oluyoruz. Gerçek yüzünü pek göremiyoruz ya da gördüğümüzde iş işten geçmiş oluyor. Son zamanlarda öyle hikayelere denk geldim ki farklı isimle numara kaydetmeler falan solda sıfır kalıyor. Adamlar gerçekten yakalanmadan istediğini yapabilmeye oynuyor.

Ben aldatıldım mı bilmiyorum. Yani bence aldatılmadım ama belki benim de arkamdan benim ne kadar salak olduğumu söylediler ama hissetmedim bile =) Ne kadar kırıcı ve kötü bir duygu. Umarım kimse yaşamaz. Ama biraz bile olsun aldatıldığınızı hissettiyseniz ve gerçeklik payı varsa bence asla yanında durmayın, çünkü onlar da durmuyor.

fundaninharikalardiyari.wordpress.com – © 2020 – Tüm Hakları Saklıdır.

Yeni Favorim: The Kominsky Method

Bir Netflix yiyicisi olarak bulduğum yeni bir diziyi yazmak istedim yine.

The Kominsky Method, ilk sezonuyla 2018’in Kasım ayında Netflix vitrininde yerini almaya başlamış bir dizi. İlk sezonu 8 bölüm ve bölümler 30 dakikadan daha az sürüyor. İkinci sezonu da ekim ayından beri Netflix’teki yerini almış durumda. Başrolünde izlemeye doyamadığımız Michael Douglas ve Alan Arkin var. Ben bu huysuz ve tatlı yaşlı konseptini izlemeyi pek seviyorum. Bu nedenle The Kominsky Method’u bulduğuma çok sevindim.

tkm_fhd

-Buradan sonrası spoiler içerir-

Huysuz ve tatlı yaşlı derken tam olarak Alan Arkin’in karakteri olan Norman Newlander’dan bahsediyorum aslında. Kendisi tamamen huysuz aslında, etrafımda olsa sinir krizi geçirebilirdim ama izlemesi çok komik. Daha ilk bölümde kanserden kaybettiği eşi dışında, dünya üzerindeki kimseyle olumlu bir iletişimi yok adamın.

Tatlı olansa Michael Douglas’ın oynadığı Sandy Kominsky karakteri. Sandy duayengillerden eski bir oyuncu, şimdilerin oyuncu koçu. Norman ise hem onun en yakın arkadaşı hem de menajeri. Norman’ın ona olan tavırları bile huysuzluğun doruklarında. Eşinin hastalığı nedeniyle iş yerinden de uzaklaşan Norman, eşinin kaybıyla beraber tekrar hayata adapte olmaya çalışıyor.

tkm1_fhd

Hem Sandy’nin hem Norman’ın birer tane de kızı var. Sandy’nin kızı Mindy, onunla beraber çalışan, babasına kızgınlıkları/kırgınlıkları olsa bile yanında kalan bir kadın. Henüz onunla ilgili fazla bilgiye sahip değiliz. Norman’ın kızı ise bir bağımlı. Annesinin cenazesine bile zar zor yetişebilen, annesi öldükten sonra giysi dolabından çalmak için tasarım çanta ve ayakkabılar çalabilecek kadar da şuursuz bir kadın. 1. sezonun sonunda Norman onu bir rehabilitasyon merkezine bıraktı ama eminim bu iş orada kalmayacak.

tkm3_fhd

Eğlenmek için açtığım The Kominsky Method, daha ilk bölümünden beni gözyaşlarına boğmayı başardı. Biraz acı-tatlı bir dizi. Ama sıkılmadan izledim ve ilk sezonu bitirdim. Bölümler, Sandy’nin yeniden canlandırmaya çalıştığı aşk hayatı, Norman’ın normal hayata adapte olma çalışması bir yana, kızlarının başlarına ördüğü çoraplar ve Sandy’nin tuhaf öğrencileri ile akıp gidiyor zaten.

En kısa zamanda ikinci sezonunu da izleyip buraya koşacağım ❤

fundaninharikalardiyari.wordpress.com – © 2020 – Tüm Hakları Saklıdır.

Yüksek Lisansta Derbeder Olanlar

Taşı sıkıp suyunu çıkaran akademisyenlerden, öğrencisini sağıp tüketen akademisyene uzanan yıllar…

Her gün, neyi neden bıraktığımı, ondan neden soğuduğumu bana hatırlatacak yeni bir şey yaşıyorum. Bu yazıların hepsini birleştirip baktığınızda toplamda 3 şeyden falan soğumuyorum sanırım =)

Bugünkü konumuz yine yeniden akademik camia. İnanılmaz bir sömürü düzeni kurmuşlar, inanılmaz. Her geçen gün yeni bir olay duruyorum, yeniden deliriyorum. İnsanlar nelere TENEZZÜL EDİYOR, aklım almıyor!

Bazı hocalar, bir üst ünvana kavuşmak için seni ve işlerini sonuna kadar sağmaya çalışıyorlar. Bu çok aşağılık bir şey. Çünkü kendisi üretmiyor, senin ürettiğinin üstüne yatıyor. Zaten bir çoğu kendi üreteceği zaman bile 15 kişi bir makaleye giriyorlar slkgjslkgjs Kitap demiyorum bile, makale diyorum, oradan düşünün. Şu an herkes kitap yazıyor ama kaçının gerçekten dolu dolu bir içeriği var?

Bu insanların gerçekten utanması yok. Hasta mısın? Olabilir, herkes hasta oluyor hocan bir üst unvan için hazırlık yapıyorken sen kimsin dinleneceksin! Hadsiz! Kendi yazdıklarını, şahsi emeğini hocana hibe etmelisin elbette! Moralin mi bozuk? Olabilir, hocanın dosyasına yardım et, senden istediği çalışmaları yap. Hem sen öğrenci halinle, maşa olmak dışında ne işe yarıyorsun ki? Hocan için çalışacaksın köle! Ayrıca cevap vermesen de, yardım etmek istemesen de, hasta da olsan zaten bir önemi yok, çünkü hocan gece-gündüz seni rahatsız da eder, arkadaşlarına ulaşıp sana haber vermelerini de ister, cevap alana kadar durmaz!

Mesela sen insanüstü bir sabır gösterip, işini kolaylaştırmaya çalışsan ya da sinirlenmeden bir yere kadar uğraşsan bile, senin yazdığın makalede, onun isminin üstte seninkinin altta yazdığını görebilirsiniz. Neden? Gerçekten neden? Bir kelime bile faydası dokunmamış bir insanın, onca emek verilmiş bir makalenin yazarı olarak orada yer alabiliyor olmasını geçtim (ki onu da geçmemem lazım), bir de adı üstte yazılıyor… O raddeden sonra zaten istediğin gibi çıldırabilirsin, geçmiş olsun.

Bazı öğrenciler bazı sebeplerden buna razılar. Belki onlara da bir gün faydası dokunabileceğini düşünüyorlar, belki bir şekilde onlar da kendi çıkarlarını (yani alabilecekleri puanları) düşünüyorlar, bilemiyorum. Belki bir gün bana faydası dokunur diye, ne olur kendinizi HİÇ KİMSEYE kullandırmayın diyip bu yazıyı burada bitireyim!

fundaninharikalardiyari.wordpress.com – © 2020 – Tüm Hakları Saklıdır.

Stalker’ın Tatlısı Falan Olmaz!

Netflix iyi ki var! Gerçi bazen kızıyorum beni yüzlerce benzer içerikle başbaşa bıraktığı için. Bazıları gerçekten birebir aynı konular. Bazıları çok saçma içerikler. Bazıları ise sevdiğimiz eski kaliteli dizileri anımsatıyor. Bence bu dizilerin misyonu da bu. Mesela “You” dizisini duymuşsunuzdur. Bu diziyi izleme nedenim kesinlikle bana Dexter’ı hatırlatıyor oluşu. En güzel zamanlarını tabii, korkunç son sezonunu değil!

You, bir kitapçıda çalışan Joe Goldberg ile başlıyor ve bölümler geçtikçe Joe’nun iç dünyasına doğru bir yolculuğa çıkıyoruz. Elbette büyük spoilerları vermeyeceğim ve yorumlarımı spoiler uyarısından sonra yapacağım.

Aralık ayında You’nun 2. sezonu geldi, birkaç gün önce ise 3. sezon onayı aldığının haberi geldi. Bana sorarsanız 2. sezonu ilk sezonundan daha güzeldi. Umarım 3. sezon ilk ikisinden daha güzel olur ❤

joe_fhd

-Buradan sonrası spoiler içerir-

İlk sezonda Joe, kitapçıda tanıştığı Guinevere Beck isimli bir kadına görür görmez aşık oluyor. Ama ne aşk! Tabii ki hepimizin başına geldiği gibi, o da ilk kez gördüğü birinin aşırı mükemmel olduğunu düşünerek ona düşüyor. Sonra korkunç bir gerçeği yüzümüze çarpıyor. Stalklama yoluyla kızın tüm şeceresini önümüze seriyor. Neler yapıyor, kimlerle geziyor, nerelerde takılıyor derken tüm hayatını öğreniyor. Evine gidiyor, yoga dersi verdiği yere gidiyor, okuluna gidiyor. Yani baktığınız zaman çok korkunç şeyler yapıyor aslında. Bunu da “aşk için” yaptığını söyleyip duruyor.

Bu arada Beck karakteri şu iki sezonda en sevmediğim karakterlerden biri olabilir, bomboş bir ilgi delisi. Şımarık, ne istediğini bilmeyen, birini aldatmaktan çekinmeyen (ki bu iki yönlü, sevgilisini aldatabiliyor ya da sevgilisi olan biriyle birlikte olabiliyor), saçma sapan bir karakter. Arkadaş ortamı da korkunç. Birbirinden yapay arkadaşları ve arkadaşlıkları var. Arada bir tane sığ “beden olumlamacı influencer” falan var. Yok yok yani! Yine de Joe, korkunç bir ruh hastası olduğu için kızın telefonuna girmek, hatta evine girmek dahil  her haltı yediği gibi, ilişkisinin önünde durduğunu düşündüğü “ENGELLERİ” de kendi kendine kaldırmaya başlıyor. Buradan sonrası baya ağır spoiler, ona girmeyeyim.

Fakat ikinci sezon, dediğim gibi gerçekten ilk sezondan daha başarılı. Bu kez Joe’nun daha derinine iniyoruz. İlk sezondaki ruh hastası hali törpülenmiş. Gerçi hala manyak ama bu manyaklığını, sonsuz arayışına verebiliyorsunuz. Çünkü Joe’nun aradığı ve eksikliğini duyduğu şey, annesi tarafından yaratılmış bir boşluk. Boşuna dememişler “annenin doyuramadığını dünya doyuramaz diye”

2. sezonda Joe’yu başka bir isimle, başka bir şehirde buluyoruz. Bu noktada Beck’ten önceki sevgilisi Candice’ten bahsetmemiz lazım. Ama bu da ağır spoiler, ona göre okuyun =) Kendisi Joe’dan ayrılmaya çalışırken düşüp kafasını vuran, Joe’nun da öldü sanarak asla yardım aramadan ormanın ortasına gömdüğü bir kızcağız. Öldü sandığımız Candice 1. sezon sonunda şehre dönünce, Joe’nun elbette oradan kaçması farz olmuştu. Ağır spoiler bitti.

Bu kez de Love isimli bir hanımkız çıkıyor karşımıza, eşini kaybettiği için dul kalmış, kendi mekanının şefi olmuş güzel bir kadın. Forty isimli bir de ikizi var, beraber çalışıyorlar. Çok güzel bir arkadaş ortamı var. Beck’in kasıntı dünyasının yanında Love’ın dünyası sıcacık. Tabii ki Joe’nun yani yeni ismiyle Will’in hemen vurulacağı bir tip. Joe/Will ideal aşkı ideal sevgiliyi arıyor ve kendi kafasında birlikte olduğu kişiyi ilahlaştırarak onun için “iyi biri olma”nın yollarını arıyor. Bu da her şeyin karma karışık bir hale dönmesine neden oluyor.

Bir de enteresan bir yan hikaye var ve bu enteresan hikaye esas kahramanların dışında kalan herkesi birbirine bağlayacak şekilde gelişiyor. Bu da dizinin temposunu kaybetmemesine neden oluyor. Ve bu da elbette “Love’ın istediği Will olma yolunda ilerlediğini düşünen Joe” yüzünden oluyor.

Bakalım üçüncü sezonda bizi neler bekleyecek? Taşlı yollardan geçen Joe ile Love’ın ilişkisi kimlerin yüzünü güldürecek, kimlerinkini ağlatacak? Ve her şeyden önemlisi Joe’nun yaptıkları yanında kar kalmaya devam edecek mi? İzleyip göreceğiz!

you2_fhd

fundaninharikalardiyari.wordpress.com – © 2020 – Tüm Hakları Saklıdır.

Bir Fikri Büyütmek

Hayatımdaki tüm arkadaşlarım iğrenç insanlar değil tabii arada çok tatlı olanlar da var =)

Onlardan bir tanesi, geçenlerde beni GİKAMER ile tanıştırdı. GİKAMER, girişimci kadınlar için oluşturulmuş bir program. Girişimci olan, hali hazırda start upı ya da bir fikri olan ya da hiçbir fikri ya da çalışması olmamasına rağmen girişimcilikle ilgilenen, girişimci olmak isteyen kadınlara eğitim veren bir platform da diyebiliriz. Şu an 5. dönemlerindeler ve her dönemde yaklaşık 20 kadına eğitim veriyorlar. En sonunda eğitim verdikleri 100 kadın arasından 10’unu Amerika’ya Silikon Vadisi’ne götürecekler. Mükemmel değil mi?

Yaklaşık 8 haftalık eğitimde YOK YOK! Öyle kolay kolay alınamayacak bir eğitim veriyorlar. Girişimciliğin hukuki boyutundan finansal boyutuna, üretim aşamasından pazarlama aşamasına, sunumuna ve reklamlarına kadar her alanı için ayrı bir ders var. Sonunda yatırımcılara bir sunum da yapılacak. Yani hem tüm eğitimi alıp, hem yatırımcıları etkileyip hem de silikon vadisine geziye gitme şansı veriyorlar. Gerçekten çok takdir ettim!

Burada yazmam etik olmayabilir, o nedenle fikirlerin neler olduğundan bahsetmeyeceğim ama gerçekten güzel ve yaratıcı fikirler var. Yarın öbür gün hayatımızı gerçekten kolaylaştıracaklarına inanıyorum. Bazı fikirler bazı anlarda basit geliyor, sanki herkes bunu düşünebilirmiş gibi geliyor. Ama mesela herkes bu fikri gerçekleştiremiyor. Esas önemli nokta da burası işte.

Tek eleştiri olarak, derslerin çok yoğun olmasını gösterebilirim. Haftada 4 gün, en az 6 saat çalışmayanlar için bile zor. Çalışan biri olsam mümkün değil, katılamazdım. Çalışmıyor olmama rağmen ilk günün sonunda inanılmaz başım ağrıdı ve haftada 1 gün katılabildim diyebilirim. Ama onun dışında çok güzel bir program.

Özellikle Murat Ünver hocaya bayıldım! Hem sektörü biliyor, hem anlattıklarına aşina. Özlemini çektiğimiz akademisyenlerden. Öğrendim ki hiçbir üniversitede görevli değilmiş. Zaten bu kadar donanımlı olmasından anlamalıydım.m Böyle değerler bile freelance çalışıyor, ne diyebilirim ki!

gikamer_fhd

Neyse konuya döneyim. Çalışan birinin takip etmesi zaten imkansız. Evde olan biri için de çok büyük efor. Haftada 4 gün en az 6şar saat süren dersleri can kulağıyla takip edenler de var. Umarım sonunda en çok hak eden, en iyi şeyler yapabilecek olanlar kazanır.

Elbette her şeyi güllük gülistanlık göstermiyorlar, boşa gaz veren kimse yok, hocalar çok dürüst bir şekilde olmayan yürümeyen yerleri de söylüyorlar. Ayrıca mentörlük de veriyorlar. Bu müthiş bir şey. Hepsinin inanılmaz güzel çevreleri var ve işlerinde gerçekten uzmanlar. Böyle akademisyenler görmeyeli çok uzun zaman olmuştu benim için  =( Haydaaa, yine geldim mi aynı konuya =) Neyse, bir kez daha devam etmeye çalışıyorum. Hocalar gerçekten açık sözlüler. Tüm olasılıkları söylüyorlar. Mesela bu start upların 100’de 11’i ilk yılın sonunda ayakta kalabiliyormuş. Kalanları batıyormuş. Bu istatistiği de paylaşıyorlar.

Bundan sonra gözüm kulağım böyle güzelliklere hep açık olacak. Duyan, bilen, gören olursa birbirine söylesin olur mu?

fundaninharikalardiyari.wordpress.com – © 2020 – Tüm Hakları Saklıdır.

“Bak Emin misin?”

Siz bir karar verdiğinizde, evren sizi sürekli o kararla ilgili sınıyor. Bunu hiç deneyimlediniz mi? Sürekli dürtüyor “bak emin misin?”, “fırsat kaçıyor bak”, “emin misin?” diyerek sürekli karşımıza yeni bir şey çıkarıyor.

ayrim_fhd

Başvurduğum kamu kurumunun mülakat günü geçti. Bir sabah uyandım -sabah dememe bakmayın 11’den önce uyandığım gün mutlu oluyorum. düzen falan kalmadı hiç.- telefonumda cevapsız arama ve çeşitli mesajlar vardı. Mesajlar ile arama aynı numaradan gelmişti. “Deniz Hanım merhaba.” bu ilk mesajdı. “Ben xx’den yy” bu da ikinci mesajdı. Attığı mesajlar bu kadar. Kesinlikle iletişim problemi var bu insanın. İşte makamlar kimlere kalmış. Neyse. Bu mesajları saat 8 gibi atmış, sonra saat 10’da da beni aramayı tercih etmiş. Beni neden aradığı ile ilgili bir şey yazmamış, ona geri dönüp dönmememle ilgili bir şey de yazmamış, çünkü çok saçma. Neden beni yeniden arasın ki?

Neyse, hay bin lanet dedim. Arayayım şunu, sonra arayıp carlıyor, en azından önüne geçmiş olayım. Telefon çalar çalmaz açıldı, o gün beni azarlayan sesten şöyle bir cümle duydum: “Deniz Hanımcığım merhabaaaaa, ben bilmemkim, nasılsınız?” Bu davranışla ilgili yazmak istediğim çok şey var ama genelleyeceğim için başka yerlere gidebilir, en iyisi yazmayayım….

“Siz bu şehre taşınmayı düşünmüyor muydunuz? Neden başvurdunuz yoksa?” gibi kendisini hiç ilgilendirmeyen bir soru ile devam etti. Ben de kendimce artı ve eksilerini değerlendirdiğimi eksilerin fazla olduğunu düşündüğümü belirttim. Artılar fazla olsaydı taşınabileceğimi söyledim. Onu da sorguladı. Ben de kendisinin benimle gereksiz bir yere çok sert konuştuğunu, bundan hoşlanmadığımı, eski işimi neden bıraktığımı bana hatırlattığını söyledim. “Aman Deniz Hanımcııım, olur mu öyle şey zaten gelseniz benimle çalışmayacaktınız” dedi. Bir nevi aracı olduğundan benim bir başkasıyla çalışacağımdan bahsetti. Ama esas komik kısım şu oldu. Bir kaç gün önce kısa listede kaç kişi var soruma cevap vermeyen kadın, listede birinci olduğumu söyledi bana. En yüksek puanı benim aldığımı ve mülakata katılsaydım benim alınacağımı söyledi. Ben de gerçekten en hayırlısı olmuş dedim. Birinci olan birinin neden gelmediğini merak etmiş. İÇİME DOĞMASI GEREKİYORDU HERHALDE. Ben de kendimi tutamadım tabii, “ya bu kamu işi olduğu için kesin bir torpilli vardır onu alırlar, bu halimle gitmeyeyim diye düşündüm” dedim. “Ay hiç olur mu bu zaten geçici bir iş” dedi. Gülümsedim, siz çok takılmayın hayırlısı olsun dedim. “Yok, siz zaten istekli değilsiniz” dedi. Kapattık.

Yani buradan almam gereken mesaj “kadrolu bir iş olsa zaten sizin gibilere koklatmıyoruz, anca geçici işlerde kendinize kamuda yer bulursunuz” mu demekti acaba? Siz ne dersiniz?

Umarım bu konuyla ilgili yaşadığım son güncellemedir bu!

fundaninharikalardiyari.wordpress.com – © 2020 – Tüm Hakları Saklıdır.

“Elite” Dizisini Duymuş muydunuz?

Elite dizisini geçen yıl ilk çıktığı gün izlemiştim. Ayrıntıları bende kalsın ama enteresan bir Perugia gecesiydi ve sıkıntımdan tüm sezonu (8 bölüm) bir gecede izleyip bitirmiştim. Zaten İspanyolca öğrenmeye olan hevesim de bu diziler sayesinde oldu sanırım. İlk sezonunu izlediğim La Casa De Papel, 2 sezonunu da izlediğim Elite ve izlediğim filmler dilin cazibesine kapılmama neden oldular.

Geçen ay ikinci sezonunun geleceğini öğrendiğimde hem hatırlayayım hem de dinleme pratiği olsun diye ilk sezonundan izlemeye yeniden başladım. Bazı kısımlarında sıkılsam, bazı kısımlarında aşırı sinirlensem de yine de hem ilk sezonu bitirdim, hem de ikinci sezonu.

elite3_fhd

-Buradan sonrası spoiler içerir-

Öncelikle belirtmeliyim ki 2. sezon ilk sezondan çok daha güzel olmuş. Bu belki dizi oturduğu için belki kadro alıştığı için böyle oldu bilemiyorum. Belki de yazar kadrosunda falan değişiklikler olmuştur, onu takip etmedim açıkçası. Ama gerçekten Elite 2. sezon çok daha keyifliydi.

İlk sezonda karakterleri tanıdık ve bunu büyük bir cinayetin sır perdesini aralarken yaptık. Marina karakteri öldürülmüştü ve bunu kimin yaptığı büyük bir soru işaretiydi. Sonra düğümleri çöze çöze ilerlerken hem karakterleri tanıdık hem de birbirleriyle olan ilişkilerini öğrendik. En sonunda katil de en başında kesinlikle ummayacağımız biri çıktı. Burada daha fazla açıklayıcı olup katili ele vermek istemiyorum çünkü koca ilk sezon, bunu öğrenirseniz boşa gider. Sadece katil olarak baş rolümüz Samuel’in abisi Nano’nun tutuklandığını söyleyebilirim ki kendisini La Casa De Papel’in Denver’ı olarak da tanıyoruz. Aynı zamanda Nano’nun suçsuz olduğunu, Marina ile birbirlerine aşık olduklarını söyleyebilirim.

Durum böyle olunca, Samuel her ne kadar büyük bir kızgınlıkla (çünkü kendisi de Marina’ya yanıktı – Marina ise hem abisiyle hem kardeşiyle yatmaktan pek de gocunmayan bir ablamızdı) Nano’yu polislere yem edecek bilgileri ateşleyen kişi olmuştu.

elite2_fhd

Samuel’in Selahattin Demirtaş ile olan benzerliğini bir yana bırakırsak (benim özellikle ilk sezon çok dikkatimi dağıtmıştı. Dünyanın bambaşka yerlerindeki iki insanın birbirine bu kadar benzemesini her zaman çok tuhaf bulmuşumdur. Neyse) bu sezon biraz vicdan azabından biraz da abisinin öyle bir şey yapmayacağı konusunda aklının başına gelmesinden dolayı gerçek katili araştırmaya başlıyor. Ancak sezon böyle başlamıyor. Sezon, polislerin kayıp bir genci aramasıyla başlıyor. Biz de daha ilk bölümde o gencin, Marina’nın gerçek katilini arayan Samuel olduğunu öğreniyoruz. Bu sezonun hikayesi Marina’nın gerçek katilinin ortaya çıkarılması ve Samuel’in bu yoldaki yolculuğu üzerine kurulmuş durumda.

Bir de yeni eklenen karakterlerimiz var. Klişe ötesi bir fikir olan annesi temizlikçi olup da annesinden utandığı ve zengin muhite girmek için söylemediği yalanı bırakmayan bir kız tiplemesi var mesela. Cayetana. Sezonun son bombasını da bırakıp her şeyin içine eden kişi olduğu için de ayrıca gıcık oldum kendisine.

Bir diğer yeni karakter Rebecca. Rebecca’yı sevdim çünkü olduğu gibi davranan biri. O da kenar mahalleden geliyor, annesi bir uyuşturucu kaçakçısı ama tabii onlar durumu piyango bize çıktı şeklinde anlatmayı tercih ediyorlar.

Sonuncu yeni karakter ise Valerio. Valerio da büyük klişe bu arada, zengin ailenin kimsenin inanmadığı sorunlu oğlu, bir nevi Chuck Bass. Ama hikayesinin en kötü kısmı bu değil, ensest olarak adlandırabileceğimiz bir ilişkinin içinde olması. O ilişkiyi elleriyle yaratması. Guzman’ın uzatmalı sevgilisi sinsi Lu’nun üvey abisi olması, Guzman ile olmayan ilişkisini sürekli sabote etmeye çalışması, bunun için Nadia ile yakınlaşması ve pek ayık gezmemesi karakterin tüm sezonluk aksiyonu diyebiliriz.

Nadia demişken… Geçen sezon yarattıkları Müslüman aileyi inanılmaz yapay bulmuştum. Bu sezon onu da törpülemişler. Babalarının çok rijit bir adam olması, annelerinin çok pasif kalması, ailenin büyük kızının evlilik dışı hamile kalması ve evden kaçması ve oğullarının gay bir torbacı olması derken gerçekten saçmalamışlardı. Bu sezon babasına geçirdikleri kalp krizinden midir bilmem biraz yumuşatmışlardı (hatta en son olayda kızının yaşadıklarını anlayıp onu desteklemesi beni çok şaşırttı), anne yine fotoğraftaki gereksiz bir ayrıntıydı, Nadia’nın gelişimi güzeldi ama favorim Omar oldu.

Ander olsun ya da olmasın Omaer karakteri her türlü seyredilir. Adam kendisini bulmaya çalışıyor ve bunu en iyi şekilde yapıyor. Lu ile bile iyi geçinebilecek kadar tatlı bir karakter. Ander’in bu sezonki saçmalıklarına bu kadar katlanmasa iyiydi.

Ander, Polo ve Guzman’ın bromancei gerçekten sıkıcı bir hale bürünmüştü. Bazı kısımlarda Carla, Polo ve Ander yerine benim çığlıklar atarak kaçasımı getirdiler. Neyse burada daha fazla detaya giremeyeceğim.

Sonuç olarak, enteresan bir sezon oldu ama yapılan her şeyi boşa çıkararak bitirdiler. 3. sezon olacak mı, nasıl ilerleyecek, okulun tam ortasına düşen yıldırımdan sonra ilişkiler nasıl bir hal alacak bekleyip göreceğiz. Umarım Samuel’i bu sezonki gibi zorlama ilişkilerin içine sokmaya çalışmazlar daha fazla. Gerçekten Carla ona 3 gömlek büyük gelir ahahah.

fundaninharikalardiyari.wordpress.com – © 2020 – Tüm Hakları Saklıdır.

Depremin Tetiklediği Travmalar

İstanbul ve çevre illerde yaşayanlar dün meydana gelen 4,8’lik depremi hissetmişlerdir diye düşünüyorum. Deprem, iyiden iyiye kendisini hissettirmeye başladı. Bu tabii ki benim tüm travmalarımı tetikledi. Depremin gerçekleştiği andan beri beynimde milyonlarca düşünce, kalbimde ağır bir korku ve çarpıntı ne yapabileceğimi düşünüp duruyorum.

İstanbul’da depreme dayanıklı bir ev sahibi olabilmek hatta bu saatten sonra herhangi bir ev sahibi olabilmek, imkansız! Diyelim ki bir mucize gerçekleşti ve İstanbul’da depreme süper dayanıklı bir binada ev sahibi olduk, o bile çare değil ki! İnsanlar depreme her zaman evde mi yakalanıyorlar? İşe gitmeyecek miyiz? Toplu taşımaya binmeyecek miyiz? Arkadaşlarımızla buluşmayacak mıyız? Sinemaya, tiyatroya gitmeyecek miyiz? Her an başımıza her şey gelebilir ve bunun için evde olmayabiliriz.

O nedenle İstanbul’dan gidiş planım ivedilikle tekrar gündeme geldi. Zaten bir süredir İstanbul dışı işlere başvuruyordum. Ama çok acele etmiyordum. Artık acele edeceğim. Şu an için beklediğim bir kaç haber var. Onlar gerçekleşse de gerçekleşmese de bir şehir seçip oraya taşınacağım. bir şekilde ayakta kalmaya çalışacağım. Bu korkuyla olmaz çünkü. Ne yaşadığım eve, ne yaşadığım semte güveniyorum. İstanbul’da yaşayanlara olan güvenimi ise çok çok önce kaybetmiştim zaten. Bu şartlar altında, göçük altından çıkamamak bile bir lütuf olurdu. O kadar korkuyorum…

2 gündür şehir dışı ev fiyatlarına bakıyorum. Nerede yaşam ne kadar pahalı onları ölçmeye çalışıyorum. Önerisi olan varsa, yorumlara beklerim.

fundaninharikalardiyari.wordpress.com – © 2020 – Tüm Hakları Saklıdır.

“Bazen Kazanırsın, Bazen Öğrenirsin”

Bazen gerçekten kalbimizin ne dediğini, iç sesimizin ne anlatmaya çalıştığını iyi dinlememiz lazım. O bizim için en doğrusunu biliyor.

Yine neden bu sonuca vardım peki? Geçen gün bahsettiğim kurumla ilgili yeni gelişmeler oldu. Onları paylaşmak istiyorum.

Bana mail atıp, mülakata çağırdıklarını söylemiştim. Mailin her hangi bir yerinde “katılım durumunuzu belirtin” falan gibi bir ibare yoktu. Sadece tebliğ edilmişti. Herhangi bir cevap yazmak durumunda hissetmedim kendimi. Ayrıca zaten kendi içimde düşüncelerimi tartıp katılmamaya karar vermiştim bile. Çok önemseyeceklerini düşünmedim.

Mülakattan bir gün önce, uyandığımda bir numara aramıştı. Çok üstünde durmadım. Zaten merkezi bir numaraydı. Arasam kime ulaşacağım? Sarı çizmeli Mehmet Ağa! Rutinlerime devam ederken öğleden sonra farklı bir numara aradı. Cep telefonuydu açtım. Karşıdakini duymanız lazım! Bana nasıl yükseliyor, nasıl azarlıyor bıdı bıdı bıdı. Ne olduğunu anlamadım. Bir saniye ya dedim, anlamıyorum tekrar ve sakince anlatabilir misiniz dedim. Adını falan söylemek yok, maile cevap yazmadığım, telefonu açmadığım için azarlayıp duruyor. Mülakata gelecek misiniz dedi. Sağlık problemim olduğunu, katılamayacağımı belirttim. Aynı şeyleri tekrarlamaya devam etti. Sürekli kısa listeye kaldığımı söyleyip duruyordu ben de merak ettim. Ya kısa liste diyip duruyorsunuz kaç kişi uygun bulundu listede kaç kişi var, öğrenebilir miyim dedim. Maalesef bilgi veremiyorum. Siz maile katılamacayacağınızı yazarak dönebilir misiniz dedi. Tamam dedim kapadık.

Kamu kurumlarının çoğu böyle insanlarla dolu maalesef. Ne kibarlıktan ne medenilikten nasibini almamış, o ya da bu şekilde işe girdiği için kendisini sizden, benden, hepimizden üstün sanan ve maalesef dünyayı kurtarıyormuş gibi o olmasa dünya batarmış gibi davranan insanlar kapmış her köşeyi. Zaten alınacak kişiler bellidir diye gitmek istemiyordum mülakata, telefondaki kişinin bu tavrı tuzu biberi oldu. İyi ki iç sesimi dinlemişim.

İyi ki…

motivation_0

fundaninharikalardiyari.wordpress.com – © 2020 – Tüm Hakları Saklıdır.

Netflix’ten Çıkamıyorum!

Biri beni Netflix’ten kurtarabilir mi? =))

Günlerdir arka arkaya dizi izleyip duruyorum. Hem de öyle böyle değil, sezonlarca izliyorum. Bitirene kadar izliyorum. Son üç günde kaç “saatcik” uyudum bilmiyorum. Önüme ne gelirse izledim, gerçekten korkunç. Nexflix yetkililerinin beni arayıp, “size verecek başka bir içeriğimiz kalmadı” demesini bekliyorum resmen =))

Önce Witcher’ı bitirmiştim. Ardından Atiye’yi. Sonra 2 sezon You izleyip bitirdim. Ardından 2 sezon da Elite’i izledim. Arada Broadchurch’ü izlemeye çalıştım. Ama dizide pedofili konusunun işleneceğini anlayınca onu bıraktım. How to Get Away With Murder’da kaldığım yerden devam edip yeni bölümlerine yetiştim. Şu an ise Messiah ilk sezonu ile Rick & Morty ise yeni bölümleriyle bana göz kırpıyor.

Yapmam gereken günlük işleri bile yapamaz oldum. Sanırım Netflix’im elime yapıştı. Ne kadar gereksiz iş varsa, başrolündeyim yemin ederim =)

fundaninharikalardiyari.wordpress.com – © 2020 – Tüm Hakları Saklıdır.

Girişimci mi Olsak?

Kaçırdığım tüm fırsatlar geldi bugün aklıma.

Kimse yabancı dizi izlemezken en sağlam dizileri izleyip forumların tozunu attırıyordum. Benden yıllar sonra erişimi olan insanlar bloglar açtılar, dizi incelemeleri yaptıkları siteler açtılar, Youtube kanalları açtılar. Ben arkadaşlarımın sitelerine hatır gönülle yazdığım incelemelerden 5 kuruş para kazanmadım.

Yabancı dil öğrenmeye hayvan gibi yeteneğim varken kullanmadım. Gazeteci olacağım ben diye tutturup Anadolu İletişim Meslek Lisesi’ne gittim. Daha orada eğitim sisteminin politikaya kurban edildiği gerçeğiyle yüzleştim. Üniversiteye girebilmek için kendimizi yırtmamız gereken bir sistemden geçtim. Yine de başardım.

Lisede ilk çalıştığım kurumda genel yayın yönetmeninin asistanı işten ayrılınca gel asistanım sen ol dedi. Ailem önce üniversite okumamı şart koştu. Benim yerime adamın asistanı olan kız gitmek istediğim tüm dizi setlerine gitti, televizyonda ya da rüyamda gördüğüm oyuncularla röportajlar yaptı. Ama sonunda ne üniversite mezunu olmam iş yaptı ne de gazeteci oldum.

Akademisyen olmaya henüz bu kadar rağbet yokken, ben de Türkiye 17.si olacak kadar derece yapabilen bir insanken bu fırsatı kullanmadım. Yıllar sonra aklım başıma geldiğinde bu kez de akademiden soğumuştum.

Kimse platesi bilmezken ben platese gidiyordum. Dersi iki kişi alıyorduk. Baya iyi gelişme gösteriyordum, araya bir şeyler girdi ben bıraktım. Benimle beraber dersi alan kız şu an plates eğitmeni oldu.

Kimsenin mindfullness hakkında bir fikri yokken ben mindfullnes çalışıyordum, kendi çapımda minik eğitimlerini alıyordum. Keza koçluk konusu da öyle. Tek yapmam gereken onaylı bir kuruma gidip sertifika almamdı. Onu da yapmadım. Koçların, terapistlerin, kişisel gelişimcilerin ne kadar faydalı olduklarını ve ne güzel kazandığını görüyoruz sanırım.

Dans kursuna gittim, çok eğlenerek öğreniyordum. Asistan eğitmen olmamı istediler, ben karar verip aksiyon alana kadar ayağımı kırdım.

Bugüne kadar kazandığım her şeye bir kulp taktım, kendi yaptığım hiçbir şeyi beğenmedim. Benim yaptığım işi benden sonra yapan herkes köşeyi döndü. Ben hala onu mu yapsam bunu mu yapsam, ben kimim, gerçekte ne istiyorum bunları kovalıyorum =))

Genel olarak hayatım böyle giderken, şu an sıfırdan eğitim alıp yazılım yapmaya sabrım da kalmadığı için bir diğer popüler seçenek olarak girişimcilik kalıyor geriye. Orada da tabii atı alan Üsküdar’ı geçti. Kadın girişimciler için pek çok güzel imkanlar varken (bununla ilgili daha sonra başka bir yazı yazacağım) belki oraya bakabilirim. Tabi onun için de güzel fikirler lazım. Benim gibi mükemmeliyetçi bir insan, aklına gelen hiç bir fikri beğenmeyen, içine sinmeyen hiçbir işin içinde olmayan biri nasıl bir fikir bulur, bunu nasıl geliştirir bilmiyorum. Bu gidişle doğru fikri 60 yaşında falan bulurum sanırım.

fundaninharikalardiyari.wordpress.com – © 2020 – Tüm Hakları Saklıdır.

İş Arama Maceraları Bölüm 5: Gerçekten Ne İstiyorum?

Madem evde oturuyorum, o zaman sağda solda gördüğüm, ilgimi çeken işlere başvurayım dedim. Zaten genel olarak kimse zahmet edip olumlu ya da olumsuz dönmüyor, cevap beklerseniz çok bekliyorsunuz. Ha bir eksik ha bir fazla ne olacak dedim, enteresan gördüğüm, başvurmazsam pişman olacağımı düşündüğüm işlere başvurmaya başladım.

Bunlardan bir tanesi bir kamu kurumunun açtığı bir ilandı. Geçici bir iş için benim özelliklerime sahip birini arıyorlardı. Orası bana bir kapı açar mı acaba diyerek Aralık ayında başvurdum. Cuma günü mail attılar. Mülakat listesine kalmışım, mülakata çağırdılar. Mülakat Ankara’da. Tabi benim kafamda bin tane düşünce oradan oraya koşmaya başladı.

Ben ki dizi izlerken cips mi yesem mısır mı patlatsam ona bile karar vermesi dakikalar süren bir insanım. Belki de şehrimi değiştirmeme neden olabilecek bir işin mülakatına gitmek tabii ki ayarlarımı bozdu. Artısı eksisi çıkaramadım daha. Zaten dilim kamu işinden yanmış, yine neden kamuda bir işe başvurdum inanın bir fikrim yok.

Sanırım bu işin bana yurt içi ya da yurt dışı başka kapılar açabileceğini düşündüm. Ama ben önceki işimde de 3 ay burada vakit geçiririm, çevrem olur, sonra başka bir yere geçerim diye düşünerek işe başlamıştım. 7 sene 3 ay sonra işten ayrılacağım aklıma bile gelmemişti =) Bu kez bu hataya düşmek istemiyorum, kendimi dinleyip hayallerimin peşinden gitmek istiyorum. Hayallerim Ankara’da değil, onu biliyorum. Ama ülkenin bu koşulları benim hayallerimin peşinden gitmeme ne kadar elverişli? Cevabını bilmediğim bir soru daha.

Hem sonra günümüz koşullarında orada da torpil işliyorsa boşuna neden yorulayım? Zaten yeni yeni yere yürümeye başlıyorum. Bu kadar yorulmama değer mi? Mülakat için gitsem nerede kalacağım? İşi alsam ne ara ev taşıyacağım? Bunları da bilemiyorum. Kafam iyice karıştı. Bari bu yazıdan sonra oturup artısını eksisini çıkarayım da belki önümü görmeme faydası olur.

fundaninharikalardiyari.wordpress.com – © 2020 – Tüm Hakları Saklıdır.

“Yeni Nesil Anne” Tiplemeleri

Nedir bu kadınların sizden çektiği be kardeşim! Her yerde ayrı kalıba sokulduklarını görmekten içim kıyıldı. Bir salın artık şu kadınları, bir özgür bırakın da kim ne yapmak istiyorsa yapsın…

Şiddeti, tecavüzü, tacizi geçtim. Bu kez serzenişim dizilerdeki “yeni nesil anne” karakterleri yüzünden. Zaten dizilerde ya salak ya da fettan olarak resmedilen kadınlara bir de çok genç yaşta anne olmayı yüklüyorlar. Misal “Zalim İstanbul” diye bir dizi var Kanal D’de. Orada anne karakterini canlandıran Mine Tugay sadece 41 yaşında. Zaten gerçek bir ruh hastası karakteri yazmışlar kadına oynasın diye, bir de kazık kadar bir adamın annesi rolünde. Üşenmedim baktım. Mine Tugay’ın oğlunu oynayan Ozan Dolunay 28 yaşındaymış. Bu arada oyuncudur, her role girmeyi kendisi seçer ona lafım yok zaten. Ama hangi 28 yaşındaki bireyin anası Mine Tugay gibi görünüyor?

Bu konuya aslında Atiye dizisi ile takıldım. Çünkü Başak Köklükaya’nın 45 Beren Saat’in 35 yaşında olduğunu biliyorum. Çok değil 5-10 yıl önce Başak Köklükaya’nıın çok ciddi bir başrol kadın oyuncu olduğunu biliyorum. 40’ı geçince hemen anne rolü verilmesi, üstüne 35 yaşındaki bir kadının annesi rolü verilmesi beni biraz sinirlendirdi.

Beren Saat olduğundan genç görünebilir, Ozan Dolunay genç görünebilir, derdim zaten bu oyuncular değil. Ekranlarda 40 yaşını geçmiş kadınlara biçilen rol. 40 yaşını geçmesine rağmen başrol olan ve çoluğa çocuğa karışmayı seçmeyen kadın karakter görmek istiyorum.

Ama neyle mücadele edeceğiz ki? Ulusal kanallar gerçekten çürümüş durumda. Geçen gün Star TV’de yayınlanan bir dizi gördüm. Adı “Sefirin Kızı”. Neslihan Atagül’ü çok beğenirim. Uraz Kaygılaroğlu’nu da. Biraz bakayım dedim. Hikayesi korkunç ya, içim almadı diziyi. Ivırını zıvırını yazmayacağım o dizide eleştirilecek konuşulacak çok fazla konu var zaten. Ama orada bile Neslihan Atagül 8 yaşında bir kızı olan bir “kadın”, karşısına çıkardıkları (eski sevgilisinin yeni eşi) 16 yaşından hallice görünen başka bir kızcağız. Abi ne istiyorsunuz? Her kadın gözü açılmadan evlenip, çocuk doğurup, sonra onlar 30larına gelse bile süper fit mi görünmeli? Ya da yerini gencecik başka bir kıza mı devretmeli? Bıktım bu saçma sapan düzenden. Bunları izleyip inanan, onlar gibi davranan, gördüğünü yapan insanlarla yaşıyoruz. Biraz gerçekçilik çok mu zor?

fundaninharikalardiyari.wordpress.com – © 2020 – Tüm Hakları Saklıdır.

Fantastik Dizi İhtiyacı Olanlara: The Witcher

Bir Henry Cavill fangirlü olarak The Witcher’ı izlememem mümkün değildi. Tabii ki dizi Netflix’e düşer düşmez tüm diziyi yutacaktım ama bir takım engellerim vardı. Geçen pazar yaptığımız kızlar gecesinde diziyi beraber izleme kararı almıştık. Aramızda dayanamayıp izlemeye başlayanlar olduğu için de öncesinde herkesin 2’şer bölüm izleme izni vardı. 2 bölüm izleyip durmak benim için çok çok zor bir işti ama zar zor dayandım. Hoş, o gece izlemedik ama ben ertesi gün eve döner dönmez sezonu bitirdim. Çok da beğendim. İkinci kez izlememek için kendimi zor tutuyorum.

The Witcher serisinin kitapları okumamış, oyunlarını oynamamış olduğum için diziyi yepyeni gözlerle izlemiş oldum. Bir aşinalığım yoktu, izlediğim her şey benim için yeniydi, o nedenle karakterleri canlandıran oyuncuların kaşı, gözü, saçı, uyruğu, ten rengi bana dert olmadı. Hepsini de pek beğendim. Takip ettiyseniz eğer, ormanda Ciri’ye yardımcı olan elfin siyahi bir oyuncu tarafından canlandırılması, kızıl saçlı bir cadı olarak tasvir edilen Triss karakterinin yine bir siyahi oyuncu tarafından canlandırılması, Yennefer karakterinin Hint kökenli bir İngiliz tarafından canlandırılması olay oldu. İnsanlar böyle şeylere fazlasıyla hassasiyet gösteriyor. Dediğim gibi ben tüm oyuncuları sevdim, orijinallerini bilseydim fikrim değişir miydi bilmiyorum. Diziyi 7 sezonluk planlıyor olmaları beni ayrıca mutlu etti. Ne kadar çok içerik, o kadar mutlu bir Funda demek ❤

the_witcher1_fhd

-Buradan sonrası spoiler içerir-

Öncelikle dizinin işlenişini çok beğendim. Farklı timelineları olan hikaye anlatımını ben çok seviyorum. son yıllarda Westworld’de ve Dark’ta gördüğümüz bu teknik yüzünden her diziyi çok detaylı incelediğim için, burada yakalamayı başardım. Sonra açıkladıklarında haklı gururumu da yaşadım tabii ki! Yennefer’ın, Geralt’ın ve Ciri’nin hikayeleri kendi zamanlarında kendi hızlarında ilerlerken, bölümler sonunda aynı zamanda buluşmayı başardı.

Öncelikle Geralt’tan bahsetmek istiyorum. Geralt açık ara favori kahramanım oldu. Hiçbir kötülüğe, hiçbir şere bulaşmadan sadece canavarları öldürerek hayatına devam etmek isteyen Witcher’ın yolu Renfri ve Stregobor ile kesişince onun için büyük bir macera da başlamış oldu. Henry Cavill’in oyunculuğu, oyunu bilenler tarafından fazlasıyla övüldü. Oyunu bilmememe rağmen, benim gönlümü çoktan fethetmişti. Adam çok enteresan bir oyuncu, aynı zamanda kibar ve hoş bir adam. Henry’i ayrı severdim, Geralt’ı da ayrı seviyorum. Yennefer ile olan sahneleri bir yana, Jaskier ile olan sahnelerini de ayrıca gözümü kırpmadan izliyorum. Jaskier beni çok eğlendiriyor. Bu arada gerçekten diziyi gözümü kırpmadan izlemiş olabilirim. Baya dikkat gerektiren bir dizi olduğunu düşünüyorum.

Okuduğum yorumlarda izleyicilerin kafasının en çok olayların zamanı ve atlanan kısımları anlama konusunda karıştığını gördüm. Biraz şaşırdım doğrusu, o kadar zor bir dizi değildi çünkü. Her bir şeyi tek tek anlatacağına önemli yerlerine dokundular. Yani Geralt ile Yennefer’ın sürekli karşılaştığını ve aralarında bir ilişki geliştiğini diyaloglardan -hatta tam olarak ejderha avına çıktıklarında girdikleri kısa konuşmadan-anlayabiliyoruz. Bunun öncesinde kovalamaca gibi defalarca onları karşılaştırıp uzun uzun anlatmalarına gerek yoktu -ki iyiki de onu yapmayı seçmemişler. Ben bu atlamaları da çok beğendim. Diğer türlü maceradan ziyade aşk dizisi izlerdik.

Yennefer benim çok sevdiğim bir karakter oldu. Soyundan gelen kan yüzünden başına gelenler, gücünü sürekli kendine saklaması, insanların ona olan bakışları, özgür iradesinin peşinden koşmaya çalışması hikayesini enteresan hale getiriyor. “Her şeyi istiyorum” diyor ama aslında istediği seçim yapabilme gücü olması. Çocuk sahibi olmayı isteyebilir, istemeyebilir ama buna karar vermek kendi elinde olsun istiyor. Şu an o gücü kovalıyor. Bence geri alamayacağı, ödül alamayacağı bir görev bu ama yine de onu denerken izlemek bile güzel. Ben Anya Chalotra‘nın güzel bir kadın olduğunu düşünüyorum. Oyunculuğunu da beğendim. Yennefer karakterini de beğendim. Geralt ile olan ilişkisini de enteresan buldum. Bildiğimiz tarzda bir aşk hikayesi değil tabii. Bir aşk hikayesine de bu saatten sonra dönüşebilir mi bilmiyorum. Çünkü özgür iradesinin peşinden gitmek için her şeyi göze alıp yola çıkmış bir kadın olan Vengerbergli Yennefer, “dileğin gücü” tarafından bir arada tutulduğunu düşündüğü bir adamın yanında kalır mı, onu beraber göreceğiz bakalım…

Bir eleştirim olacaksa bu Ciri’nin güçlerini ve önemini pek anlaşılır bulmadığım için ona yapabilirim. Mesela Nilfgaardlılar neden Ciri’yi istiyor? Kıtayı fethetmenin anlamı ne? Ciri’nin güçlerinin boyutu ne? Nasıl kullanabiliyor? Annesi ve babasının başına tam olarak ne geldi? Babasını kim, neden lanetledi? En azından biraz anlatsalar daha iyi olabilirdi. Hazır son sahnede Ciri ile Geralt kavuşabilmişken sanırım onları gelecek sezonda öğrenebileceğiz. 2. sezonda da bir süre Yennefer’a kavuşamazlar muhtemelen. Yennefer ile Ciri’nin nasıl bir dinamiğe sahip olacağını çok merak ediyorum. Ciri, ihtiyacı olan eğitimi Yennefer’dan ve onun hocası Tissia’dan alsa çok güzel olmaz mı?

the_witcher_fhd

fundaninharikalardiyari.wordpress.com – © 2020 – Tüm Hakları Saklıdır.