Blog

Erasmus, Günlük, Kendime Not, İstanbul'da Yaşamak

Erasmus’un Kattıkları

Taslağıma kaydettiğim başlıklardan bir diğeri de bu olmuş: “Erasmus’un, sevdiklerimden uzak olmanın, İtalya’nın, Perugia’nın, tüm bu gezilerin, kısaca şu son 6 ayın bana katkısı ne oldu?” Şimdiye kadar bu konuya dair bir yazı yazıp burada paylaşamamışım. Çünkü bu oldukça zor. Çünkü tüm o dönemin muhteşemliğini sığdıracak kavramları, kelimeleri bulmak, tüm bu hisleri karşılayacak cümleleri kurmak çok zor. Şimdi de bunu yapmak için yeterli değilim, ama bir yerden başlamak lazım.

Bu 6 ay bana ne katmadı ki!? Hem, bana bir şey katmamış olsa, neden en yakın arkadaşlarımdan biri olan Sedat ve eşi Yeşim doktora dönemi Erasmus’u için Perugia’ya gitmeye karar vermiş olsunlar ki? Ahh Perugia ❤

İtalya’da her şeyden önce az da olsa kendimi önemsemeyi öğrendim. Kendimi ön plana almayı öğrendim. Bunun hakkında hiçbir fikrim yoktu çünkü. Biliyorum, önceliğim her zaman ben olmalıyım. Evet, başkaları için de bir şeyler yapabilirim ama önce kendim için, kendi ihtiyaç duyduğum şey neyse, onu yapmalıyım. Bu benim için çok zor öğrenilebilecek bir davranış şekli. Çünkü ben ailemden böyle görmedim. Annem dünyanın en fedakar insanı mesela. Onun kızı olarak ben de her zaman başkalarını kendimden üstte tuttum. Ama İtalya’ya gidince gördüm ki birey olmak için, öncelikle kendini en ön plana almak gerekiyormuş. Mesela bir arkadaşımın bana ihtiyacı olsa ben koşarak giderim. Ama İtalya’da öyle değil. İtalya’daki herhangi bir x kişinin eğer bir işi yoksa, birine sözü yoksa, kendisi için yapmak istediği bir şey yoksa, biraz ders çalışmak, bir film izlemek ya da dinlenmek istemiyorsa gelip sizinle buluşabilir. Çok acil, çok önemi olan, kriz anlarındaki durumlarda bunu uygulayamam ama, ufak ufak kendim için bunu uygulamaya başladım. Kim bana ne kadar gelirse ben de ona o kadar gidiyorum artık. Ama kimse için kendimi yıpratmama gerek olmadığını öğrendim.

Kendim için bir şeyler yapmayı öğrendim ayrıca. Kendi hayatımın sorumluluğumu kendim elime aldım. Direksiyon tamamen benim elimdeydi. “Ben” kavramı Avrupa’da daha gelişmiş. Yer yer bencillik gibi gelebilir şu an size tabii ama bu bireyselliğin de anahtarı bence. Canım istedi yalnız başıma tren yolculuğu yaptım, canım istedi kendime güzel bir yerde tatlı ısmarladım, canım istedi biriyle flört ettim, canım istedi odamdan çıkmadım. Kendi gelişimim için gidip üniversitenin dil derslerine girdim, kendim için Kübalı bir çiftten Küba dansları eğitimi aldım, kendim için radyo programı yaptım. Kendi rahatım için eve çıktım. Gezmek istediğimde gezdim, oturmak istediğimde oturdum. İşte her şeyin gerçek anahtarı bu.

Özgürlük hissini tattım. dünyanın en güzel hissiymiş meğerse. Biri bir şey der mi demeden, etrafını kolaçan etmek zorunda kalmadan var olmak muhteşem bir şeymiş! Bir kadın olarak gecenin 3’ünde 4’ünde rahatsız edilmeden, korkmadan, çekinmeden yürüyebildim. Üstümde ne var, alkollü müyüm, az önce konuşurken bir şey mi dedim, başıma bir şey gelirse bunlardan sorumlu tutulur muyum diye düşünmedim. İstediğimi giydim, istediğimi söyledim, istediğimle gezdim, istediğim yerde ve istediğim saatte gezdim hem de! Sadece gece mi? Hayır, gündüz de insan gibi günün tadını çıkarabildim. Ne rahatsız eden oldu, ne çirkince laf atan, ne üstüme gelen, ne de iğrenç bakışlarıyla huzursuz eden. Biri beğendi mi? Gelip şansını dener, hayır dersen selametle der gider. Kimsenin senin rahatsız etmeye, sana isimler takmaya niyeti yok çünkü!

Özgüvenim fazlasıyla yerine geldi. Yapabilirim, başarabilirim hissiyle dolup taştım. Hayatımda istediğim zaman, istediğim şeyi yapabileceğime olan inancım arttı. Bağımsızdım, özgürdüm, mutluydum, kendi başımın çaresine bakabiliyordum. Ne olursa olsun ayakta ve hayatta kalabiliyordum. Bu da kendime olan inancımı ve özgüvenimi arttırdı. Ayrıca İtalyan erkekleri o kadar tatlı ki, kendimi güzel hissettirmeyi başardılar ve ilişki anlamında da özgüvenimin artmasını sağladılar. Buradaki gibi tavır görmediğimiz ve önümüze gelen herkesin sapık olduğunu düşünmediğimiz için de inanılmaz tatlı arkadaşlıklar kurup, inanılmaz eğlenceli flörtler yaşadık! İnsan gibi yaşayabileceğime olan inancım geri geldi. Sadece kadın-erkek ilişkilerinden bahsetmiyorum. Yeme-içme-barınma gibi temel ihtiyaçlardan bahsediyorum. Her şey o kadar güzel, o kadar lezzetli, o kadar organikti ki.. Bugün önüme bakıp yeniden orada yaşama ihtimalimi düşünüyorsam, hep bu nedenden. İnsan gibi yaşayabilme ihtimalinin orada daha yüksek olmasından!

Ayrıca bu tatlı serüven bana çok tatlı bir kızkardeşi, Damla’yı hediye etti. Damla’yı uzun uzun anlatmayacağım ama iyi ki tanışmışız, iyi ki yollarımız kesişmiş ❤ ❤

Kalbimdekilerin sadece otuzda birini falan anlatabildiğim bir yazı oldu. Üstünden altı ay geçti ama hala kalbim bu hislerle dopdolu! Ayıklayıp kalbimdekileri tamamen dökemiyorum bile. İmkanı olan herkese en az bir kez yurtdışı deneyimi yaşamalarını tavsiye ediyorum. Tamamen farklı bir insan olarak döneceksiniz eminim!

fundaninharikalardiyari.wordpress.com – © 2019 – Tüm Hakları Saklıdır.
Günlük, Kendime Not

Kilolarıyla Aşırı Mutlu Olan Var mı Aramızda?

Hayatım boyunca sıkıntısını en çok duyduğum şeylerin başında fazla kilolar geliyor. Sürekli kilo alıp veriyorum. Tam iki kere 20 kilo verip geri aldım ve gerçekten bundan çok sıkıldım. Bunu sakın günümüzdeki o saçma sapan güzellik algısı ile karıştırmayın. Hiç öyle bir derdim yok, beğenmeyen küçük oğluna almasın =) Benim derdim sağlığım.

Ne zaman duygusal bir çıkmaza girsem, ne zaman üzülsem, ne zaman kendime/geleceğime/hayatıma olan güvenimi kaybetsem işte o zaman kiloyla ilgili bir sorun baş gösteriyor vücudumda. Belim ağrıyor, dizlerim ağrıyor, iskelet sistemim çığlık atmaya başlıyor. Hantallaşıyorum, tembelleşiyorum, rahat nefea alıp veremiyorum, sabahları uyanamıyorum. Böyle böyle bir çok sorunum oluyor.

Kilo alma sorunumun kökenine inmeye çalışıp bunun üzerine düşündüğümde, bu muhabbete önce akrabalarımın sonra da arkadaş çevremin saçma davranışlarının neden olduğunu gördüm. Liseye hatta üniversiteye kadar olan fotoğraflarıma şimdi baktığımda, incecik ama sağlıklı bir kız görüyorum. Ama o dönem, kendimi çok şişman sanıyordum. Aynaya baktığımda, şimdi gördüğüm kızı değil de obez birini görüyordum. Üniversite ile birlikte kilo almaya başladım. Her başarısızlığımda, her aşk çıkmazımda, yaşadığım her dramamda üstüne 5 kilo koyarak devam ediyordum.

Sonra işe başladım. Yine o kadar sağlıksız değildim, e daha gençtim de tabii. Bu kez karşıma çıkan ayarsız ve çılgın iş arkadaşlarımla beraber sadece iş saatlerinde, çalışırken 6 öğün yemeye başladık. Öyle böyle öğünler değil ama. Ara öğünümüz bile, yakın bir büfeden sipariş ettiğimiz ballı çikolatalı kaymaklı ekmekti mesela. Şimdi düşündükçe yoruluyorum. Çenem de mi yorulmamış acaba onu yemeye çalışırken. Hepimizin böyle dönemleri oluyor sanırım. Hepimizin bir şeye bağımlı olduğu ya da duygusal durumunu farketmeden üstelediği olaylar başına geliyor. Benim ki de bu oldu. İbre belli bir noktaya gelince uyanıyorum, beslenmemi düzenliyorum bir şekilde spora başlıyorum. İbre istediğim noktaya yaklaşınca, oraya vurmadan rahatlıyorum ve yine duygusal sorunlar yaşadığımda kilo alıyorum.

Şimdi ibre 3. kez bendeki belli noktaya geldi. O da dizlerimin ve belimin ağrıması. O nedenle yine kendimi bir düzene sokman zorundayım. Ben yine bu kiloları veririm veririm de, geri almama işini nasıl başaracağım, duygusal krizleri nasıl atlayacağım onu bilmiyorum.

Yarın ben kendimce bir düzene girmeye çalışacağım. İtalya’dan geldiğimden beri 10 kilo almışım -ki geleli 6 ay dolmadı bile. Kilo vermek, düzene girmek isteyen ama yapamayan ya da yanına yandaş arayan varsa, gelin birlikte düzene girelim. Birbirimize destek oluruz hem. Biraz yediklerimize dikkat edeceğiz, biraz spor yapacağız. He bir de siz farkında değilmişsiniz gibi, sizi görür görmez kilo aldığınızı söyleyen “hii ne olmuş sana böyle!” “ayyy çok kilo almışsıııın” falan gibi yorum yapan öküzlerle mücadele kısmı var işin. Onu da her zamanki gibi onların mallığına vurup önümüze bakarak çözebiliriz! İnanıyorum, biz başaracağız! Yarın başlıyoruz, hadi bakalım ❤

fundaninharikalardiyari.wordpress.com – © 2019 – Tüm Hakları Saklıdır.
Erasmus, Günlük, Kendime Not, İstanbul'da Yaşamak

Peki Şimdi Ne Olacak?

21 Mart’ta yazmışım bu yazıyı. Şimdi taslaklarıma bakarken buldum. 20’ye yakın taslak bırakmışım yazmak için. Ama tabii bir yandan tez koşturmam, bir yandan yazın gelmesi, bir yandan tembelliğe alışmış olmam yüzünden birini bile yazmamışım. Zaten Erasmus’a gittikten sonra yazıları azaltmıştım, döndüm daha beter hale getirdim. yine aklıma gelmezdi de, yıllık planım bitiyormuş, yeniden ödemem ve buraya dönüş yapmam için WordPress milyon tane mail atınca yahu ben neden yazmayı unutuyorum ki dememe neden oldu.

Neyse, konumuza dönelim. Taslakta aynen şu soruları sormuşum kendime. “Dönmüş olmam ile ilgili bir yazı yazayım. Peki şimdi ne olacak?” Tam 5 ay geçmiş bunun üzerinden. Neredeyse bir Erasmus’a gitmelik bir süre daha. Döndükten sonra bile neler neler yaptım. Erasmus’a ve Perugia’ya olan aşkımı her yerde öyle fazla ve öyle güzel anlattım ki en yakın arkadaşlarımdan biri de eşiyle birlikte seneye bahar döneminde doktora için Perugia’da Erasmus yapacaklar ❤ İtalya’ya olan aşkım sanırım asla bitmeyecek.

Evet, İstanbul’a evime döndüm. Peki bu taslağı yazdıktan sonraki 5 ayda neler oldu? Bir kere defalarca tatile gittim. Bir kısmında ailemleydim, bir kısmındaysa yalnız. Dubalara kadar yüzmeyi başardım. Arkadaşlarımla birlikteydim. İstanbul’u gezdim. Kendimle ilgilendim. biraz İspanyolca öğrendim. Kahvaltılara gittim, masajlara gittim, sayısız düğüne katıldım. Aperativo kültürünü etrafımdakiler empoze ettim. YKS’ye giren kuzenimi sınava hazırladım, resmen onunla sınava girdim, açıklanana kadar da onun yanındaydım. Seçimlerde gönüllü olarak görev aldım. Ailemi de oy sayımında bulunması için ikna ettim. Bir sürü yeni yemek tarifi öğrendim. Sevmediklerimi hayatımdan çıkardım. Bol bol meditasyon yaptım. 7 senedir bitmeyen tezimi bitirerek mezun oldum. Sanırım beni isteyen bir yerde işe kabul edildim -buradan çok emin değilim, çünkü arap saçına döndü ahahah-

21 Mart’ta bu taslağı yazan Funda’nın, bunların başına geleceğine dair hiçbir fikri yoktu. Şimdi 21 Ağustos’ta bu satırları yazan Funda’nın başına neler geleceğinden hiç haberi yok. Sadece iyi şeyler gelmesi için dua ediyor. Yeni ve güzel şeylerin hayatında olmasını istiyor. Her şeyi sağlık ve huzurla karşılamak istiyor. O kadar.

fundaninharikalardiyari.wordpress.com – © 2019 – Tüm Hakları Saklıdır.
Günlük, Kendime Not

Sosyal Medyadan Kopabilmek Mümkün mü?

Gerçek anlamda tam olarak denemedim. Ama denemiş olan varsa tecrübelerini dinlemek isterim. Gerçi deneyip başaran insanın bloglarda ne işi var o da başka bir boyut =)

Gün içerisinde sosyal medyayı defalarca kontrol etmek bir yana, ben gözümü açar açmaz telefonu elimde buluyorum. Sürekli olarak telefon elimde. Twitter’ı silmeyi başardım ama Facebook, Instagram ve Whatsapp kullarak sürekli birileri ile etkileşim halindeyim. Instagram uygulamasına alarm kurmayı denedim, günlük yarım saati aşarsam beni uyarsın istedim. Sabah uyanır uyanmaz, alarm devreye girdi, hangi ara yarım saati geçirmiştim? Telefon elimdeyken zaman su gibi akıp gidiyor gerçekten. Of! Günlük dozu bir saate çıkardım yine yetmedi. Instagram uygulamasını sildim, bu kez de masaüstü uygulamasından kontrol ettiğimi farkettim. Android telefon kullandığım için Facebook uygulamasını telefonumdan silmek teklif dahi edilemez, maksimum kullanım dışı bırakabiliyorum. Onun da bana bir faydası olmuyor. Whatsapp ise asla susmuyor. Hele o gruplar, saçma capsler, eski samimiyeti kalmayan arkadaşlıklar derken, gerçekten bunaldım.

Başka hiçbir uygulamam yok, Snapchat’i çok uzun süre önce sildim zaten. Elimde bu üçlü dışında hiçbir şey kalmadı. Zaten sosyal medyada paylaşımların çoğu yalan, takip ettiğim insanların bir kısmını zorunluluktan, bir kısmını meraktan takip ediyorum. Gerçekten iletişimde kalalım diye ya da bana ilham verdiği için takip ettiğim insan sayısı 50yi geçmez sanırım. Ama hesabıma baksanız 500+ kişi var. Herkes tektipleştiği için 500 ayrı kişilik yok ama yine toplasanız 50 kişilik falan var, kalanların paylaşımları hep aynı. bir de yaptığım paylaşımlara mal mal yorum yapanlar var, neden sırayla engeli basmadığımı bilemiyorum. Onlar yüzünden bir şey paylaşmak da istemiyorum artık. Gerçekten çok sıkıldım. Boşuna zamanımı öldürüyorum. Bir bildiği olan varsa söyleyebilir mi acaba bu alemden nasıl çıkılır?

fundaninharikalardiyari.wordpress.com – © 2019 – Tüm Hakları Saklıdır.
Günlük, Kendime Not, İstanbul'da Yaşamak

TEZ ÇIKMAZI – Bölüm II

Çıkmaz haline gelmiş tezimin hikayesine devam edelim mi? Bence edelim. Aynı durumda olanlar varsa onlar da gelsinler hatta, dertleşelim. En son yeni tez hocamda kalmıştık. Oradan devam edeyim.

Yeni tez danışmanımın, ilk yüksek lisans tez öğrencisiydim. Ah bu konu hakkında anlatmak istediğim neler var neler, ama yazmam, yazamam. Hep gazeteci olmak istemişimdir biliyor musunuz? Neredeyse 20 sene önce Aydın Doğan Lisesi’nin kapısından ilk girdiğimde amacım gerçek bir gazeteci olabilmekti. O zamanlar gazetecilik çok erdemli ve eğlenceli bir meslekti. Şimdi her şey o kadar hızlı değişti ki ne gazeteciliğin erdemi kaldı, ne de gazetecilik yapmak için üniversite bitirme gereksinimi. Herkes kendi mecrasında gazeteci şu an ama hiçbirimiz yazmak istediklerimiz konusunda özgür değiliz. Kıçı kırık bir akademik meseleyi yazarken bile bin kez düşünüyorum şu anda. Bana geri dönüşü olur mu diye…

Kasmalar, kasıntılar, tacizler, yazan hariç kimsenin bir cümlesini bile okumadığı tez taslakları, “kaynakça”na girmek için pusuda bekleyen ve seninle alakası olmayan çakallar, fotokopicilere çıktı almak için harcanan servet derken sunum günüm geldi çattı. Yoluma taş koyan olur mu diye düşünmekten mideme kramplar girmişti. Öyle ya, arka planda neler neler dönüyordu, bu işten tertemiz çıkabilecek miydim çok merak ediyordum. Bir hocadan da oldukça şüpheliydim. Bana o kadar fazla düzeltme vermişti ki doğruya doğru başta inanılmaz hayal kırıklığına uğramıştım ve bana red oyu vereceğini düşünmüştüm. Bunları düşüneceğime hocanın verdiği düzeltmeleri yapmaya odaklandım, tezimin her bir kelimesini resmen yuttum. İçinden en ufak bir tanım bile sorsalar, alıntılarla cevaplayacak haldeydim. Annemle birlikte bütün gün dua ediyorduk. Bazı mevzulardan dolayı bu iş artık bir gurur meselesi haline gelmişti benim için.

Sonunda erkenden kalkıp, ikramlıklarım, sunumlarım ve tüm dosyalarımla birlikte kendimi okulda buldum. Heyecandan bayılmak üzereydim. Tez danışmanımla buluştum. Saat 11.00’de olan sunumuma 11.40 gibi başlarken hem gergindim hem de en kötü -benden önce sunumunu bitiren genç arkadaş gibi- düzeltme ve ek zaman verirler diye kendimi sakinleştirmiştim. Ucunda ölüm yoktu ya, zaten maksimum 13 Eylül’e kadar enstitünün öğrencisiydim. En fazla atılırdım.

Neyse… Sonunda sunumumu bitirdim, hocalarım beni dışarı çıkardı. Yeniden içeri çağırdıklarında ufak tefek düzeltmeler için öneriler verip 3 evetle uğurladılar ahahahaha. Sonra tabii bir tanesi ufak çakallıklar peşindeydi ama ses etmedim. Sonrasında da bir takım evrak koşturmacaları oldu. Aradığım binalar taşınmış, insanlar izne çıkmış falan. Mükemmeldi (!) her şey gerçekten. Ama şükürler olsun ki artık bitti. Bu hafta gidip mezuniyet belgemi alacağım.

Bu yazıyı baya yazı dizisi haline getirip, 7 yıl boyunca karşılaştığım tüm usülsüzlükleri tek tek anlatmak istedim aslında. Ama okuduğum forumlarda, içinde bulunduğum Facebook gruplarında hemen herkesin benzerlerini yaşamış olduğunu görüyorum. Bu yazıya yazmak isteyip de yazamadığım ama şahit olduğum o kadar fazla usülsüz davranış oldu ki, bir daha bırakın doktora falan yapmayı akademiye dair hiçbir şey duymak istemiyorum. En azından uzunca bir süre. İnsanların şevkini kırıp, liyakati olmayanlara etiket dağıtmak dışında bir işlevi kalmamış. Geçen gün üniversitelerin verdikleri ilanlara bakıyordum. İngilizce Edebiyatı bölümüne, radyo sinema televizyon mezunu birini arıyorlardı biliyor musunuz? Gördüğüm tek absürd şey bu değil tabii, fotoğrafçılık bölümüne işletme mezunu falan da arıyorlar falanlar filanlar. İlanlardaki tek eksik, açıldığı kişinin ismi… Gel de üniversite eğitimine güven, gel de akademide kalmak iste hadi…

fundaninharikalardiyari.wordpress.com – © 2019 – Tüm Hakları Saklıdır.
Günlük, Kendime Not

TEZ ÇIKMAZI – Bölüm I

Çok uzun zamandır buralarda yokum. Çünkü tüm zamanımı ve enerjimi tezimin bitmesine adadım. Türkiye’nin genelinde bu iş nasıldır ya da İstanbul’daki tüm üniversiteler böyle midir bilmiyorum ama gerçekten çok yoruldum. Bıktım. Tükendim. Üniversitenin önünden bile geçmek istemiyorum. Akademiye girmemin önüne geçmek isteseler ancak bu kadar başarılı olabilirlerdi. Üniversitede 7 sene çalışınca insandaki akademik kariyer hayalleri zaten birer birer kırılıyor, ama tezini bitirmeye çalışan biri sadece akademik kariyerden değil, hayattan bile soğuyor. Odasında yaşlandıklarınız mı yoksa umrunda olmadıklarınız mı daha kötü diye sorarsanız kesinlikle EGOSU İSTANBUL’DAN BÜYÜK OLANLAR DERİM. Onlar apayrı bir kategori, en üstte incelenmeliler. Ben onları en son anlatacağım, mümkünse savunmamı yaptıktan sonra….

Şöyle düşünün bu benim 7. senem. KOSKOCA 7 sene. Çalışıyor olmama rağmen, tüm derslerimi ilk senede hem de pek fena olmayan derecelerle verdim. Ama tez zamanı gelince ilgilenen kimse olmadığı için -DANIŞACAĞIM KİMSE olmadığı için- ve de o zamanlar atılma olmadığı için biraz ara vermek istedim. Yıllar içerisinde ciddi şekilde 4 kere teze dönmek istedim. 4’ünde de danışman hocam beni tezden soğutmayı başardı. Konular buldum, başlıklar değiştirdim, olmadı. Danışmanıma bir türlü ulaşamadım. Aradım, açmadı. Mail attım, cevap vermedi. Facebook’tan yazdım, gördü ama cevap yazmadı. Ben de bana asla dönmeyen “sevgili danışmanım”ın ders günlerini öğrendim. Bir sabah okula gidip 2 saat ders verdiği amfinin önünde bekledim. Kapıdan çıkıp da beni gördüğünde bana söylediği ilk şey “randevu aldın da mı geldin, işim var benim!” oldu. Hocam size ulaşamıyorum, başka ne yapacağımı bilemedim dedim. Mail at benden haber bekle dedi. Mail attım, ama o yine aylarca hatta yıllarca mail atmadı.

Peki tez hocamla neden böyle bir ilişkim var? Buna vereceğim cevap için bir hikaye anlatmam lazım. O da çoook uzun bir hikaye, belki başka bir zaman yazarım. Ama özetle mevzu şu, danışmanım tüm öğrencilerinden fayda görmeyi hatta onları sağmayı seven bir adam. Ben de haksız yere kimseye fayda sağlamayı sevmeyen hatta böyle durumlardan nefret eden bir insanım. Çalıştığım birim itibariyle benden birtakım “iyilikler” istedi, ben de yapmadım. Zira istesem bile yapamazdım, çünkü orası en azından o dönemler için “Dingo’nun Ahırı” değildi ve kafama göre birinin işlerini göremezdim. O da bu olaydan sonra beni sildi sanırım ki asla benimle ilgilenmedi. Hiçbir zaman resmi olarak kendisini de değiştiremedim çünkü bu konuyu kime danışsam, o hoca bu olayı kişisel algılar, jürine gelir, sorun yaşarsın dedi. Bu nedenle tez danışmanımı değiştiremedim.

Böyle böyle 7. yılıma geldik. 7. yılımda işten ayrılıp teze dönünce, üstüne bir de Erasmus’a gidince, ben tekrar danışmanımla iletişime geçmeye çalıştım. Alttan aldım, çok kibardım, ona ne kadar ihtiyacım olduğunu yazdım, elimden geleni yaptım. İki kez maillerime döndü sanırım, ki o zamana kadar bile 5bin kez mail atmıştım ona herhalde skgjlsgkjsj Dilimin akademik olmadığını söyleyip alakasız düzeltmeler verdi. Düzeltmeleri yaptıkça gönderdim, başka düzeltmeler verdi. Öyle ki “değiştir bu başlığı bu başlık olmamış” dediği başlığı, kendi önerdiği başlıkla değiştirdim gönderdim. Bir kaç ay sonra attığı mailde yine “bu başlık olmamış, bu ne değiştir bunu” dedi. Türkçe bölümünde görevli arkadaşlarımdan tezimi okumalarını rica ettim, dürüst olmalarını istedim. Bilin bakalım ne oldu? Akademik dilimi başarılı buldular…

Ben bu danışmanla ne yapacağım diye kendimi yerken aylar geçiyordu. Yaz içerisinde mezun olmam gerektiği söylenmişti ve zamanım azalıyordu. Sonunda okula gitmeye karar verdiğimde Nisan ayının son haftasıydı. Beni okulda gören arkadaşlarım “seni kime vermiş?” diye sordular. “O ne demek ya?” dedim. “Bilmiyor musun, hoca emekli oldu, sizleri de başka danışmanlara dağıttı” dediler. Bu durum Şubat ayında falan belli olmuş. Düşünsenize, üç aydır deli gibi iletişime geçmeye çalışıyorum. Kapı duvar…. Yahu insan insafa gelmese bile, yeter beni taciz etme, yeni hocan bu, git onu taciz et demez mi? Artık bana dert olma demez mi?

Hemen yeni danışmanımı öğrendim, gidip tanıştım ve durumumu anlattım. Çok tatlı, çok iyi niyetli bir insandı ama çalışma konusunda iyi bir ekip olamayacağımızı çünkü onun zayıf olacağını düşündüm. Yine de derin bir nefes alıp tezimi gönderdim. Bu arada eski danışmanımdan o hafta haber aldım. Ama bana yardımı olsun diye değil tabii ki! Emeklilik yemeği için açılmış bir Whatsapp grubuna eklemiş beni. Katılım durumu belirtip IBAN gönderilen bir gruba yani…..

fundaninharikalardiyari.wordpress.com – © 2019 – Tüm Hakları Saklıdır.
Diziler

En Tatlı 10 This Is Us Karakteri

Bütün karakterlerin harika işlendiğine hepsinin birbirinden tatlı olduğuna inanıyorum ama yine de This Is Us ile ilgili hazır bir giriş yapmışken bir de en sevdiğim karakterleri sıralayayım dedim. Favori karakterimin kim olduğunu görünce kimse şaşırmayacak bence ama olsun =))

10. Sophie

sophie_fhd

Sophie hayatımıza Kevin’in ilk ve uzatmalı aşkı olarak girdi. Sophie’nin Kevin’e olan sevgisi, sabrı, tahammülü inanılır gibi değildi. Zaten bir kere onu bırakıp gitmiş Kevin’e ikinci şansı verdiğinde, Kevin bu kez de bağımlılığa yenik düşüp onu terketti. İlk aşklarımızın yeri hepimizde farklıdır tabii. Ben de düşünüyorum, ben de ilk aşkıma o şansı verirdim ama Sophie’nin Kevin’e bundan başka da bir düşkünlüğü var gibi. Ben Sophie’nin hikayesinin bittiğine inanmıyorum. Aksine sezon sonunda gördüğümüz çocuğun annesi bile olabilir diye düşünüyorum.

9. Kate Pearson

Küçüklüğünden beri kilolarıyla başı dertte olan Kate, dizinin en problematik karakteri olabilir. Gerek ateşli ergenliği olsun, gerek annesiyle girdiği ömürlük yarış olsun, gerek içinde tuttuğu suçluluk duygusu olsun etrafındakilere kan kusturmanın her daim bir yolunu bulabiliyor. Hayatımızda sürekli kendi topuğumuza sıkan tarafımız, bitmek bilmeyen vicdan azaplarımız, hiçbir şeyi hak etmeyen tarafımız Kate. Bizim onunla, onun da kendisiyle barışması gerekecek bir yerde.

8. Rebecca Pearson

rebeccca_fhd

Dizinin en büyük çilekeşi. Benim, bile zamanında izlemekten sıkıldığım, derdini hiç anlamadığım, bencillikle suçladığım esas karakter. Halbuki izlediğimiz kadarıyla ömrü boyunca insanları memnun etmeye çalışmak dışında hiçbir şey yapmadı. Ne gençliğinde gençliğini yaşadı, ne kariyerinin peşinden koştu, ne de Jack’ten sonra doğru düzgün bir aşk hayatı oldu. Onun için varsa yoksa çocuklarıydı. Kevin ve Kate ile arasındaki fırtınalı ilişkiye karşılık Randall ile arasındaki huzurlu ilişkinin onu ayakta tuttuğuna inanıyorum. Gerçi Rebecca da az patavatsız değil hani, özellikle Beth ile Randall konusunda çenesini pek de sıkı tuttuğunu söyleyemeyeceğim.

7. Toby Damon

Toby için Jack’in reankarnasyon ile yeniden dünyaya gelmiş hali desem yanlış olmaz! Sevdikleri için, yoktan var eden adam Toby. En başka Jack’in inşa ettiği Kate’in o stadyumunu Toby’den başka kim yeniden inşa edebilirdi? HİÇKİMSE! Toby ile Kate bu durumda kızlar babalarına benzeyen adamlarla evlenirler önermesini de haklı çıkarmış oluyorlar ama neyse iyi günde kötü günde hangimiz hayatımızda bir Toby istemeyiz ki?

6. Randall ve Beth’in Kızları (Tess-Annie-Deja)

tessannie_fhd

Randall’ın lotoyu sadece iki kez değil, tam beş kez kazandığının kanıtı olan güzel ve akıllı kızlarını sevmeyen var mı? Minik sevimli Annie, hassas Tess ve aileye yeni girmesine rağmen gerçekten o ailede doğmuş gibi uyum sağlayan zeki Deja sizce de dizinin en tatlı ve aklıselim karakterleri değil mi?

5. William H. Hill

william_fhd

Randall’ın baba yönünden de şansının gerçekten kuvvetli olduğunun kanıtı olan William’ı görür görmez sevdik. Başlarda Randall’ı neden bıraktığını anlamamış olsak da, gelişen hikayesiyle ona da hak verdik. O coolluğu, ruhunun genç oluşu ve torunlarına olan sevgisi ile kalbimizi çaldı. Böyle karizmatik dede gördünüz mü hiç?

4. Beth Pearson

beth_fhd

Listenin bundan sonrası gerçekten pek de ayırt edemediğim karakterleri içeriyor. Hepsini resmen kendi ailemdenmiş gibi çok çok seviyorum. Beth’e gelince.. Beth, sadece bu dizide değil, son önemde izlediğim tüm dizilerdeki en iyi kadın kahraman olabilir. Güçlü oluşuna, evli ve 3 çocuklu olmasına rağmen hayallerinin peşinden gidiyor oluşuna, ateşli ve dik duruşuna bayılıyorum. Eşine, çocuklarına hatta eşinin ailesine olan sevgisine ve sabrına ayrıca hayranım. Neşesine, otoritesine, her haline bayılıyorum.

3. Kevin Pearson

kevin_fhd

Kevin’i gerçekten çok seviyorum ama sevgim onu ilk 3e koymaya yeter mi tek başına bilemiyorum. Ama şimdi sevgim dışında ilk üçte olma nedeni dışarıdan alamadığı sevgi nedeniyle kendi içindeki burukluğu. Kıyılamayan bir hali var. Küçüklüğünde alamadığı/alamadığını düşündüğü o sevgi, sürekli onay alma arzusu, sürekli birilerinin sevgisini kazanması için çırpınması ister istemez ona sempati duymama neden oluyor. Hem büyük, hem küçük haline sarılıp görünmez değilsin, seni görüyorum ve seviyorum demek istiyorum. Özellikle o havuz gününde, havuzun içinde kendi kendine mücadele etmiş olması içime inanılmaz işlemişti. Sırf o sahne için bile Kevin sonsuza kadar benim ilk 3’ümde yer alabilir sanırım. Kevin’in hikayesini merakla izliyorum. Şimdi yine bir bağımlılık batağına düştü, Zoe ile ayrıldı, işi var mı o bile belli değildi. 3. sezon finali itibariyle en azından harika bir evde oğluyla birlikte yaşadığını görmüş olduk ama bakalım o noktaya nerelerden geçerek kavuşacak.

2. Randall Pearson

randall_fhd

Gelelim en sevdiğim ilk ikiye. Randall’ın hassas yapısı, Kevin’inkinden daha belirgin ve ortada, neredeyse Randall hariç herkes bu hassasiyeti görebiliyor. Ama Randall öyle biri değilmiş gibi davranırken daha çok kırılıyor. Mükemmel için uğraşması, sürekli adapte olmaya hatta hep oradaymış gibi görünmeye çalışması, ona sempati duymanıza neden oluyor. Ailesine olan düşkünlüğü, evdeki rolü, çocuklarının hayatındaki yeri, gidip biyolojik babasını bulup getirmesi, imkanı olmayan bir çocuğu evlat edinmesi ve yaptığı onlarca başka güzel şey ile gerçekten Jack’in oğlu. Hayatı yaşamayı doğru kişiden öğrendiği çok belli. Çocuksu neşesi, çalışkanlığı, etrafına ışık ve umut saçmasıyla benim de kalbimde ikinci sırayı kimseye kaptırmıyor.

1. Jack Pearson

jack_fhd

Gelelim aşk mektubuma. Bu yazacaklarımı Milo Ventimiglia aşkımdan tamamen bağımsız yazıyorum. Kendisini “This Is Us”tan da “Gilmore Girls”ten de önce “Boston Public”teki minik gizli polis rolüyle görmüş ve aşık olmuştum zaten ❤ İnanılmaz tatlı, mütevazi bir tip. Yeni olan, popüler olan her şeyden bihaber. Bu işlerin içinde ama sektöre çok uzak. Ben de onu en çok bu nedenle seviyorum zaten. Ama Jack Pearson’a olan aşkım bambaşka. Jack Pearson, o kadar katmanlı, o kadar derinlikli bir karakter ki, sürekli altından yeni bir şey çıkıyor. Muhteşem bir aile babası diyorsun, kendi babasının yaptığı kötülükleri görüyorsun. Bazı şeyler aileden görülmüyor işte, içeriden de gelmeli. Çocuklarıyla, eşiyle olan diyaloğu, onlarla iletişimi, ailedeki en zor krizleri bile yönetebilmesine hayran kalıyorsun. Muhteşem bir eş diyorsun, babasının annesini dövdüğünü görüyorsun. Bir anda Rebecca’nın kariyerine set koyarken, ailesini hatırlayıp durmayı ve desteklemeyi biliyor. Ailesine elleriyle ev yapıyor. Çocuklarını her şey için cesaretlendiriyor, her anlarında yanlarında olmaya çalışıyor. Hepsiyle ayrı bir denge kuruyor. İyi bir çalışan diyorsun, gizliden babası gibi bir bağımlı olduğunu görüyorsun. Sonra bağımlılıkla olan savaşına tanıklık ediyorsun. Jack Pearson anlatmakla bitmez. Çok başka bir yerden Vietnam Savaşı ve kardeşi Nicky ile olan ilişkisini görüyorsun. Her yerden başka bir zorluk geliyor ve en sonunda da onu Jack Pearson’lık yaptığı için kaybediyoruz zaten. Kaç kişi bir köpeği yangından kurtarmak için cayır cayır yanan bir binaya Jack Pearson gibi gözü kapalı dalabilir ki?

Ölürken de bir kahraman gibi öldü adam…

fundaninharikalardiyari.wordpress.com – © 2019 – Tüm Hakları Saklıdır.
Erasmus, Günlük, Kendime Not

Döngüden Çıkamamak..

Çılgın bekleyiş yine başladı. Ben yine bana verilen düzeltmeleri yaptım, yine tezimi bitirdim, yine hocama mail attım. Bakalım bu kez beni görmezden gelmesi ne kadar sürecek…

Umarım bu kez beni utandırır da tezi kabul eder, ben de en kısa zamanda gidip tezimi sunarım ve artık mezun olurum. Yüzdüm yüzdüm kuyruğuna geldim, gerçekten sorun yaşamak istemiyorum artık. Bir daha da gerçekten Türkiye’de akademiye bulaşmak istemiyorum. Bıktım ya, canıma okudular. Ne akademik ne idari personel olarak kalmak istemediğim gibi, öğrenci de olmak istemiyorum artık. Cidden tiksindim. Sadece şu tezi vereyim ve mezun olayım istiyorum.

Kimbilir benim gibi kaç tane hevesi kırılmış, isteği kaçırılmış öğrenci vardır…

fundaninharikalardiyari.wordpress.com – © 2019 – Tüm Hakları Saklıdır.
Günlük, Geziler, Kendime Not

Gezilerim: 2. Bölüm

Gezilerimi yazmaya karar verdiğimde, her pazar gününe bir yazı denk getirmek şeklinde niyet etmiştim. Uzun uzun yazmak bir çok hikaye anlatmak istemiştim. Ama bir yandan tezim, bir yandan düğünler, diğer yandan da tembelliğim buna izin vermedi =)) Keşke daha önce bu yazıları yazmaya başlasaymışım ama! Zaman geçtikçe anılar soğuyor, yaşananlar unutuluyor. Keşke her şeyi zamanında belgeleseymişim kendim için. Neyse bakalım geç olsun, güç olmasın. İkinci bölüm ile devam edelim.

20181213_173739

Bu haftaki rotamız İspanya! Roma’dan Barcelona’ya 10 Euroya uçak bileti aldığımı biliyor muydunuz? 5 Euroya 10 Euroya uçak bileti alabiliyorsunuz arkadaşlar. Evet aşırı konforlu bir uçakta gitmiyorsunuz ama 10 Euro ya! 1 Saat konforunuzdan vazgeçiverin, ne olacak! O paraya Çanakkale’ye zor gideriz, öyle söyleyeyim. İnsanlar bu nedenle özellikle Avrupa’da çok gezebiliyorlar. İspanya’da ne kadar fazla İtalyan ile karşılaştık sayamadım bile. Çok güzel geziyorlar gerçekten…

İspanya’da Barcelona ve Madrid’i gezebildim. Her ne kadar Perugia’da, Happy Bar’ın karşısında yaşamış olmak, İspanyollar’dan soğumama neden olduysa da sanırım beni İspanya’dan kimse soğutamaz. O ne güzel bir memlekettir öyle! Valencia’sı, Sevilla’sı, Malaga’sı özellikle içimde kalmış olsa da umarım en kısa zamanda yolum tekrar oralara düşer de görmek istediğim her şehri görmüş olurum. Gönül isterdi ki Valencia’yı, Malaga’yı, Sevilla’yı da gezeyim hatta Portekiz’e geçeyim, Lizbon’u Porto’yu da göreyim ama bir türlü zamanımı ayarlayamadım. Bir sonraki sefere diyelim!

IMG-20181213-WA0081.jpg

Barcelona gerçekten harika bir şehir. Şehre ayrı, tarihine ayrı, mimarisine ayrı, havasına suyuna yemeklerine ayrı aşık oldum. Madrid’i de beğendim ama günün sonunda bir Barcelona değil! İspanya’ya gitmeden önce kendi Erasmus’unu orada yapmış bir arkadaşımı aradım. Ne dersin, önerilerin nedir diye ona sordum. “Yani Barcelona 3-4 günde gezilir ama Madrid maksimum 48 saattir” dedi. İyi ki her zamanki gibi burnumun dikine gidip kendi bildiğimi yapmışım. Bu kadar az kalsam kendimi asla affetmezdim sanırım. Bu yüzden bir daha kimseden bu kadar öznel bir konuda görüş almayacağım. Uygun fiyata konaklama yapılacak yerler, ulaşım araçları, yemek tavsiyeleri alabilirim belki ama gezilecek yerler konusunda bir daha kimseye sormayacağım. Barcelona için bana 10 gün bile yetmezdi büyük olasılıkla! O kadar güzel, o kadar güzel ki!

20181215_153720

Bir kere şehrin simetrisine bayıldım. Yürüyorsunuz yürüyorsunuz yollar bitmiyor, girdiğiniz sokağın hangisi olduğunu bile anlamıyorsunuz. Tam benim sevdiğim gibi. O kadar çok sokağına girdim çıktım o kadar çok caddesinde kayboldum ki anlatamam! La Rambla’sı ayrı, Barceloneta Plajı, ayrı Barri Gotic ayrı güzeldi. Gaudi’nin eserlerinden bahsetmiyorum bile. La Sagrada Familia, Casa Mila, Casa Batllo, Park Güell dediniz mi zaten biraz araştırsanız, her yerden ulaşabilirsiniz. Yalnız içlerini gezmek istiyorsanız kesenin ağzını açmanız lazım, belirtmeden geçmeyeyim. Benim favori alanım, Barceloneta Plajı oldu. Saatlerce oturup dalgaları dinledim, o kadar yenileyici ve güzel bir etkisi oldu ki anlatamam. Dilerdim ki 5 dakikada bir şal satan gençler etrafımı sarıp rahatsız etmesin ama yine de onlara rağmen her şey çok güzeldi.

IMG_20181215_133945_034

Barcelona’nın bir diğer güzel kısmı da parklarıydı. Bildiğimiz, aklımıza gelen anlamda bir park anlayışları yok. Yukarıdaki fotoğraf mesela, La Ciutadella parkından. İçinde her şey var, isterseniz yürüyün, isterseniz kitap okuyun, isterseniz etkinliğinizi yapın, isterseniz çocuklarınızla zaman geçirin. Her etkinlik için muhteşem bir alan. Yapılan bir etkinliğe ucundan kıyısından dahil olduğumu da ekleyeyim burada. Mevzu dünyaya bir iz bırakmaksa, elbette bunu en doğru kişiden yana durup yapacaktım!

20181215_133153

Dünyanın çeşitli yerlerinden insanların doldurduğu bu pankarta ben de ulu önder Mustafa Kemal Atatürk’ün en önemli sözlerinden biri olan “Yurtta sulh, cihanda sulh”ü yazarak destek oldum. Hayata bir iz bırakacaksak, doğru kişinin doğru izini bırakmalıyız diye düşünüyorum.

Barcelona’nın bu muhteşem güzelliklerini gördükten sonra Madrid’i burası ile kıyaslayacak bir şey yazmam mümkün değil. Madrid’in de kendi güzellikleri var ama bir seçim yapmam gerekirse oy hakkımı Barcelona’dan yana kullanırım. Elbette diğer ülkelere göre biraz daha pahalı bir ülke ama her şeyiyle çok güzel. Mutfağını biraz abartı bulduğumu söyleyebilirim. Belki de İtalya’dan oraya gittiğim için böyle hissettim, bilemiyorum ama ne paella’sı ne churros’u ne de tapası beni o kadar çekmedi. Ama içkilerine bayıldım. Tinto de Verano’su olsun Sangria’sı olsun gerçekten çok lezzetliydi. Yine olsa da yine içsem ❤

fundaninharikalardiyari.wordpress.com – © 2019 – Tüm Hakları Saklıdır.
Diziler

THIS IS US

Bugün, gerçekten içime işleyen bir yapımla ilgili yazmak istiyorum buraya. Yerli versiyonunun çekildiğini görüp, üzülsem mi sevinsem mi bilemediğim, az önce gidip 3. sezonunu bitirdiğim, her bir karakterini ayrı sevdiğim, her bir bölümünü ağlaya ağlaya izlediğim This Is Us’a olan aşkımı anlatmak istiyorum.

Hikayeyi belki biliyorsunuzdur, dizi üçüz bebek bekleyen Rebecca ve Jack Pearson’ın nesiller boyu hayatını anlatıyor. Biz de bir dünde bir bugünde hareket ederek, bu muhteşem çiftin hayallerine, mücadelelerine, mutluluklarına, hüzünlerine, yaşadıkları zorluklara, sevinçlerine, yıllar süren hayatlarına, muhteşem ebeveynliklerine ve ne yaşarlarsa yaşasınlar günün sonunda tutundukları aşklarına tanıklık ediyoruz.

Dizideki karakterlerin derinliği, olayların gerçekliği, oyuncuların inandırıcılığı bir yana, dönemin renklerini ve aile olabilmenin ruhunu yansıtmaları bir diğer yana. Eğer şimdiye kadar izlemediyseniz, lütfen izlemeye başlayın. Ben bu dizide bir çok olayda kendimi gördüğümü fark ettim. Ayna görevi gören bu dizide kendinizden mutlaka bir şey bulacaksınız ve bunun da etkisiyle hoşnut olmadığınız yönlerinizi düzeltmeye başladığınızı göreceksiniz. Yazının devamında büyük olasılıkla spoiler batağına düşeceğim, haberiniz olsun!!

thisisus1_fhd.jpg

This Is Us’ı ben ilk duyduğumda nedense Amerika’yı öven bir dizi olduğuna kanaat getirmiş ve önyargılarım nedeniyle izlememeye karar vermiştim. Daha sonra bir arkadaşım çok övünce, diziyle ilgili aslında hiçbir fikrim olmadığını fark ettim ve neymiş ne anlatıyormuş bir bakayım istedim. Bakış o bakış, fanı oldum diyebilirim!

Dizi o kadar eşsiz, karakterler o kadar ince düşünülmüş ki sürekli yeni bölümlerini aşeriyorum. Yalnız normalde bir izlediğini tekrar tekrar, defalarca izleyebilen biriyim. Film olsun, dizi olsun fark etmez; Youtube’da bile açar videolarını izlerim. Ama This Is Us’ta bunu yapamıyorum. Duygu olarak o kadar yüklü bir dizi ki, etkilendiğim sahneleri tekrar açıp izlemeye mecalim olmuyor. Sahneler beni yara yara içimden geçiyor.

Hatta bir ara öyle bir noktaya geldim ki aylarca ara verdim izlemeye. Dizinin ilk bölümlerinde öğreniyoruz ki evin muhteşem babası Jack Pearson bir gün ölüyor. Dizinin günümüz kısmında bu karakter yok, bu da demek oluyor ki kısıtlı sayıda geçmiş bölümü var elimizde. Bölümleri izledikçe, öleceği bölüme denk geleceğimi anladıkça buna cesaret edemeyeceğimi, bölümü izleyemeyeceğimi düşündüm ve diziyi orada bıraktım. Yaklaşık bir sene kadar sonra acaba ne olacak, nasıl olacak diye düşünüp, bir cesaret yeniden izlemeye başladım. Tabii ki Jack’i kaybettiğimiz sahne beni benden aldı. Adamların anlatı dili o kadar güzel ki, inanın hiçbir şey vermeden sizi kahretmeyi başarabiliyorlar. Bizi üzüntüden komaya da sokabilirlerdi ama dizinin yolu o değil. Dizi ucuzluğu seçmiyor, basit yoldan gitmiyor. Her alanda sizi şaşırtabiliyor.

İlk bölümde, Jack ile Rebecca’nın 3. bebeği, doğumda çıkan komplikasyonlar nedeniyle yaşama tutunamayınca; Jack, o gün babası tarafından bir itfaiyenin önüne terkedilen Randall’ı evlat edinmeye karar veriyor. Rebacca’nın da onayını alınca muhteşem bir hikaye başlıyor. Böylelikle hem evlerindeki boşluk ortadan kalkıyor, hem de Randall’ın bir evi oluyor. Randall’ın siyahi oluşu, çocukluğunda çaresizce biyolojik ailesini araması, sevilmek için herkesi memnun etmeye çalışması, Kevin’in onu kıskanarak her zaman zorluk çıkarması, Kate’in zorba arkadaşları yüzünden, tombikliği kullanılarak zor durumlarda bırakılması, Jack’in bir baba olarak bütün ekonomik sıkıntıların içinde herkese yetme çabası, ayrıca Rebecca’dan bile sakladığı gizemli taraflarının olması ve tüm bu karışıklığında ortasında bir kadın olarak Rebecca’nın yaşadıkları.. Her biri apayrı ve muhteşem hikayeler. Kimi zaman karakterlere kızarken, kimi zaman onlar için üzülürken bulabilirsiniz kendinizi.

Benim en büyük derdim Rebecca ileydi mesela. Bir türlü kendi içimde barış sağlayamamıştım onunla. Ama bölümler geçtikçe ona saygı duymaya ve onu anlamaya başladım. Genç yaşta evlenip, bebek istemediği halde üçüzlere hamile kalmış, kariyerinde çok başarılı olabilecekken ailesini seçmiş, bütün maddi manevi zorluklara rağmen ailesini bir arada tutmaya çalışmış bir kadın. Bu da yetmezmiş gibi, dünyalar kadar sevdiği eşini kaybetmiş, oğullarının çekişmelerine, Kate’in tenkitlerine rağmen hayatlarını çocuklarına adamış, yıllarını yalnız başına yeniden bir başka adamı sevmeden geçirmiş bir anne. Tüm süreçte, kadınlığını unutmuş, kariyerini unutmuş, kendini unutmuş tüm dünyasını ailesi yapmış bir kahraman. O da Jack kadar sevilmeyi ve takdir edilmeyi hak ediyor bence.

jack1_fhd.jpg

Üçüzlerin yetişkin olduğu günümüze gelince, ekibimize yeni karakterler etkileniyor. Jack’in adeta bir reankarne versiyonu olan Toby, Kate’in enteresan arkadaşı Madison, Randall’ın muhteşem bir kadın olan eşi Beth ile baldan tatlı üç kızları, coollukta sınır tanımayan biyolojik babası William, sabır timsali Sophie ve özellikle Kate ile Kevin’in küçümsemelerine sürekli maruz kalan bir diğer sabır timsali Miguel derken dizimiz bize bıkmadan usanmadan yeni hikayeler anlatmaya devam ediyor. Özellikle Randall’ın biyolojik babası William’ın hikayesi o kadar güzeldi ki… Castingdeki başarılarından bahsedemiyorum bile. Beth’in ergenliğini oynayan kızı gördünüz mü? Kendisi doğursa bu kadar benzemez!

This Is Us, her bölüm beni ağlatmayı başarsa da, izlemeyi asla bırakmayacağım bir dizi olarak benim tarihime geçecek. Jack Pearson gibi efsanevi bir karakter kolay kolay yaratılamaz. Öz oğlu ya da öz kızı gram benzemezken adama en çok benzeyen karakter, evlatlık oğlu Randall ve damadı Toby. Şimdi geriye dönüp bakınca Rebecca’ya haksızlık ettiğimi düşünüyorum. O da en az Jack kadar efsane bir karakter. Kevin babasından ala ala alkol bağımlılığını almış, buna da üzülmüyor değilim hani…

İnsana ailesi gibi hissettiren bu diziyi şimdiden özledim. Eylül gelse de 4. sezona kavuşsak! ❤

fundaninharikalardiyari.wordpress.com – © 2019 – Tüm Hakları Saklıdır.
Günlük, Kendime Not, İstanbul'da Yaşamak

Bazı Dostlarımız Var Ya Hani, Heh İşte Onlar İyi ki Var!

Şu fotoğrafta yanımda gördüğünüz kızcağız, yaklaşık 2003 yılından beri hayatımda. İlk tanıştığımızda o ortaokuldaydı, ben lisedeydim. O zamandan sonra da hiç bırakmadık birbirimizi. Elbette tartışmalarımız oldu, hatta bir kez aylarca küs kaldığımız bile oldu. Ama hepsi birbirimizin iyiliği içindi. En azından biz öyle düşünüyorduk. Birini çok sevdiğinizde onun hayatı için vereceği kararları bile ondan daha iyi bildiğinizi düşündüğünüz anlar olur ya, işte bizimki de öyleydi. Ben onun hayatı için yapması gerekenleri ondan daha iyi biliyordum, o benim hayatım için yapmam gerekenleri benden daha iyi biliyordu =)) İyi kötü her şeyi beraber yaşadık deneyimledik.

Bu bloğu takip ettiğini, hatta bu bloğun varlığını bildiğini bile sanmıyorum. Ama iki gündür yazdıklarımı, geldiğimden beri içimdeki kırık ve depresif kadını farketmiş olacak ki bugün beni dışarı çıkarmak için çok uğraştı. Üstelik, bu kız evleniyor, iki ay içinde nikahı var, pılını pırtını toplayıp İzmir’e taşınıyor, binbir ayrı işi var onu bekleyen! Buna rağmen bir Funda’yı kendine getirmeliyim seansına vakit ayırabiliyor ❤ Ben bu kızı sevmeyeyim de kimi seveyim!

Düşünüyorum da ondan başka kim yardım çığlıklarımı hissederek benim için bir şeyler yapmak isterdi ki? Kim elini kalbimin tam içine sokup karanlığı tuttuğu gibi oradan çıkarırdı? Hatta sonra o karanlığı miniminnacık yapana kadar ufalayıp en sevdiğim sahillerde denize rüzgara karıştırırdı? İyi ki var cümlesini öylesine söylemediğim maksimum on insandan biridir Sakiş, gerçekten iyi ki var! Şimdi evlenip İzmir’e yerleşecek gönlümün efendisi. Kendi adıma üzgünüm tabii, en yakın arkadaşım, kızkardeşimden sonraki en yakınım gidiyor. Kimse elini uzatmaz, birileri elini uzatmış gibi yaparken, her zaman yanımda olan dert ortağım, etkinlik arkadaşım, ruhani liderim kendi hayatını kuruyor. O hayat bu kadar uzakta olmayaydı, eyiydi =) Gerçi kim bilir? Bakarsınız ben de İzmir’e taşınırım, hayat bu, belli mi olur? Ama onun için çok mutluyum. Hayatını çok tatlı bir adamla birleştiriyor ve gerçekten çok mutlu olacak. Buna inanıyorum. Umarım mesafeler bizi sadece daha güçlü kılar ve dostluğumuz bu testi de başarıyla atlatır ❤

Hayatımdaki insanların kimini sevdi, kimine kırmızı kart verdi ama her zaman her dediği çıktı. Sevgililerimde de kırmızı kartları doğru çıktı, çok yakın arkadaşım dediklerimde de. Ama onun yeri hiç değişmedi. Bu saatten sonra değişmez de diye düşünüyorum. Canım Sako, seni çok seviyorum ve her zaman çok mutlu olmanı diliyorum ❤

fundaninharikalardiyari.wordpress.com – © 2019 – Tüm Hakları Saklıdır.
Günlük, Kendime Not, İstanbul'da Yaşamak

Tüketen Kolektif Bilinç

Kolektif bilincin bizi nasıl etkilediğini hiç düşündünüz mü? Yaşadığınız yerdeki insanların hissinin size de nasıl bulaştığını fark ettiniz mi? Stresleri stresiniz, üzüntüleri üzüntünüz, dertleri derdiniz, kızgınlıkları kızgınlığınız oluyor, dikkatinizi çekti mi?

Mesela şöyle örnek vereyim. Geçtiğimiz 6 ay boyunca İtalya’da asla “nefret ediyorum”, “tiksiniyorum”, “gebersin” kelimelerini kullanmadım. Aklımın ucundan bile geçmedi. Tertemiz ve çok mutluydum. Yüzümü görseniz anlardınız. Kalbimdeki tek şeyin sevgi ve neşe olduğunu bilirdiniz. Çünkü kolektif bilinçleri bu. Yayılan duygu bu. Hainlik, pislik, kıskançlık, saygısızlık, avamlık yok! Ama döndüğümden beri bu kelimeler yine bana geldi, ağzımın ve kalbimin ortasına yerleşti. “Nefret ediyorum” demekten içim kurudu, yüzüm yine mutsuz, bir takım insanlara dair tek dileğim “gebermeleri” yönünde ve onlardan gerçekten “tiksiniyorum”. Gelir gelmez kolektif beni içine aldı. Çünkü herkes mutsuz, herkes güvensiz, herkes bir diğerinin elindeki imkanı kıskanıyor, herkes bir diğeri beleşe yaşıyor sanıyor. Fırsatını bulsa kendisini kazıklayacak, elindeki her şeyi alacak ve öldürüp bir köşede bırakacak sanıyor. Bunca haberin içinde haksızlar mı? Bilemiyorum.

Ben de korkuyorum. Bu sokaklarda yürürken korkuyorum. Eve gelirken korkuyorum. Çok sevdiğim bir arkadaşım evlendi cumartesi gecesi. Bir ara arkadaşlarımla geçirdiğim o güzel anları bıraktım, çünkü tek düşündüğüm düğünden eve gece nasıl yalnız döneceğim oldu. Taksiye yalnız bilmekten korkuyorum. Geçen hafta korkudan 10 lira fazla verdim taksiciye. Yeter ki ineyim de evime gireyim diye. Korkarım yakında herkes beni kazıklamaya çalışıyor paranoyasına da gireceğim. Başka saçma ne kadar paranoyanız varsa onlar da sirayet edecek.

Geleceğim adına ben korkmayayım da ne yapayım şimdi? İşin kötüsü artık meditasyona oturacak sabrım da yok. Anda kalma yetimi kaybettim. Bakalım nasıl toparlayacağım her şeyi..

fundaninharikalardiyari.wordpress.com – © 2019 – Tüm Hakları Saklıdır.
Günlük, Kendime Not

İçini Tam Dökemeyen İç Dökme Postu v2.0.

Hani filmlerin büyük aksiyon anlarında bir karakter bir kapıya doğru koşar. O kapıda hep otomatiktir ve yukarıdan aşağıya doğru kapanır. Koşan karakter kapının açık kalmasına bir türlü yetişemez ve o kapı çat diye yukarıdan aşağıya onun gözünün önünde kapanır. Geri dönüp diğer tarafa gitmek ister ama kısa bir mesafede başka bir kapı daha aynı şekilde önünde kapanır. Karakterimiz sıkışır, gidecek yeri kalmaz, yardım isteyecek kimsesi kalmaz. Bağırsa da cam kapılar yüzünden onu kimse duymaz. Büyük bir kapana sıkışır.

Bunu neden yazdım. Çünkü tam da böyle hissediyorum. Dört yanım kapalıymış da hareket edemiyormuşum gibi. Katatonik halde sadece nefes alıp nefes verebiliyormuşum gibi. Ne yapacağımı hiç bilmiyormuşum gibi. Bir adım öne atsam başka bir dünya, bir adım geriye atsam bambaşka bir dünya var gibi. Ama ne bir adım öne atıp ileri gidebiliyorum. Ne de bir adım arkaya atıp geri gidebiliyorum. Camlar o kadar kalın ki bağırsam yardım istesem de kimse duymuyor. Arada kaldım. Sıkıştım. Nefes alırken bile zorlanıyorum. Burada ne yapacağımı bilmiyorum. Sanki kendim değilmişim gibi hissediyorum. İki otomatik cam kapının arasında sıkışmış kendimi izliyorum dışarıdan. Daha ne kadar sabredebileceğimi düşünüyorum. Cevap bulamıyorum.

Allah’tan burası var da en azından birazcık da olsa içimi döküyorum..

fundaninharikalardiyari.wordpress.com – © 2019 – Tüm Hakları Saklıdır.

 

Kendime Not

Astroloji ile Aranız Nasıl?

Benim baya iyi. Astrolojiyi de astroloji ile ilgili okumaları da çok severim. Eğer doğum haritasını doğru okumayı bilirsek, hayatımızla ilgili baya nokta atışı şeyler yakalayacağımıza da inanıyorum. Bu nedenle de geçtiğimiz aylarda AskMoyra’nın freelance yazarlarından biri oldum. Şimdilik iyi gidiyor, hem eğleniyorum, hem yeni şeyler öğreniyorum. Yakında kendi haritamı yorumlamaya başlarsam şaşırmayın =)

Az önce bu ayın yazılarını yazarken, geçen ay için yazdığım yazılarıma rastladım. Birkaçını buraya ekleyeyim belki ilgilenen merak eden olur. Link aşağıda:

Başak Burcunun Ölmeden Önceki Son İstekleri

İyi ki Başak Burcu Kadınıyım Dedirtecek 7 Özellik

Sadece Yükselen Burcu Boğa Olanların Anlayabileceği 6 Durum

Boğa Burcu Erkeğini Kendine Âşık Etmen İçin Uygulaman Gereken 10 Altın Kural

Not: Başak burcu değilim, Boğa burcu erkeğine aşık falan da değilim, öyle denk geldi =))

fundaninharikalardiyari.wordpress.com – © 2019 – Tüm Hakları Saklıdır.
Günlük, Kendime Not, İstanbul'da Yaşamak

Sıkıldığım Şeyler Var..

Size, sizin onlara verdiğiniz kadar değer vermediğini düşündüğünüz insanların arasına sıkıştığınızda ne yapıyorsunuz? Son dönemde sık sık böyle hissediyorum ve ne yapacağımı bilemiyorum.

Döndüğümden beri çoğu şeyi bıraktığım gibi bulamıyorum. Eskisi gibi tad alamıyorum, eğlenemiyorum. Buradayım ama değilim gibiyim, çözemiyorum. Gözden ırak olan gönülden de ırak mı olmuş, insanlar mı değişmiş, ben mi değişmişim çözemiyorum… İnsanlara aynı değeri veriyorum, ne eksik ne fazla. Ama aynı değeri göremiyorum ne yazık ki..

Bu baya iç dökme postu olacak, anlaşıldı…

Genel olarak çok sosyal bir insan olmamla bilinirim. Her yerde, her yerden farklı arkadaş gruplarına sahibim ve bununla da gurur duyarım. Kız grupları, erkek grupları, karma gruplar derken taşıyabileceğimden çok gruba sahibim. Ama döndüğümden beri içime sinmeyen bir şeyler var. Belki de bu insanların çoğundan fazla beklentim var, bu yüzden böyle hissediyor da olabilirim. Arasınlar, sorsunlar, hayatımda varlık göstersinler vs gibi. Artık hayatımda çok fazla yeni insan da var, yalnız da değilim yani. Kimse yalnız kalmaz zaten, eğer kendi seçimi bu değilse. Kendimi hiçbir yere, hiçbir kimseye, hiçbir gruba ait hissetmiyorum. Hissedemiyorum. Yine bir eşik atlayacağım sanırım, bu kadar sıkıntı içine düşmemi başka türlü açıklayamıyorum.

Belki ben böyle hissediyorum, bilemiyorum. Mesela şu an oturup tezimin son düzeltmelerini yapacağıma, bunu düşünüyorum. Nasıl erteleme seçeneği ama! Şahane değil mi? Belki hiçbir şey değişmedi, belki sadece ben değiştim, eğlenceye ve arkadaşlığa bakış açım değişti ama sırf teze odaklanmamak için zamanımı bunlarla öldürüyorum, kimbilir?

Ama yine de merak ediyorum, verdiğiniz değeri karşıdan görmediğinizi düşündüğünüzde bununla nasıl başa çıkıyorsunuz?

fundaninharikalardiyari.wordpress.com – © 2019 – Tüm Hakları Saklıdır.
Günlük, İstanbul'da Yaşamak

İstanbul’a Gelsinler mi?

“İstanbul’a geleyim mi?” diye sordu bir İtalyan tanıdığım. Gel diyemedim. Gezmeye, görmeye gelecek tabii, yaşamaya değil. Gelecek bir hafta falan neyse kalacak dönecek. Adam deli mi mis gibi İtalya’yı bırakıp, İstanbul’da yaşasın? Ben ruhumu satarım orada yaşamak için =))

Şaka bir yana şu fotoğraflara bakın, nasıl gel diyebilirim? İstanbul bu mu? Burayı mı göstereceğim adama? “Bak nasıl da çarpık kentleşmişiz, dünyanın başkentinde. Harika değil mi?!”

carpık_fhd

Sizin de içiniz yanmıyor mu her dışarı çıktığınızda?

Köprülerden her geçtiğinizde, turistik bir alana her girdiğinizde, her restorasyon inşaatı gördüğünüzde, yüksek bir yerden manzarayı izlediğinizde yahut uçaktan aşağıya baktığınızda sizin de içinizden bir parça kopmuyor mu?

carpik3_fhd

Her yeri yeşillik, her yeri park, her yeri sakin ve doğal olan bir ülkeden gelen bir arkadaşınız olsa ona burayı gösterir misiniz? Bence göstermezsiniz! Peki biz neden böyle yaşamayı kendimize reva görüyoruz? Neden daha iyisine sahip olabilecekken, kötüsüne boyun eğiyoruz?

carpik_fhd

Neden Salacak’ta, Bebek’te, Arnavutköy’de, Kuzguncuk’ta ve sahili olan tüm diğer ilçelerde rahatça gezerken, gönlümüzü doyuracak bir manzaraya değil de bu yukarıdakine tamam diyoruz? Neden insanların el birliğiyle İstanbul’u gün be gün bitirmelerini izliyoruz?  Neden rant kapısı olarak kullanılacak diye bütün doğal güzelliklerin öldürülmesine tanıklık ediyoruz? Yine buraya yazamayacağım ve kendime saklamak zorunda kalacağım cevaplarım var, tabii.

Ben yine elim mahkum gel diyeceğim arkadaşıma, gelirse gezdirebileceğim henüz bozulmamış güzel İstanbul köşeleri biliyorsanız yazar mısınız şuralara bir yerlere?

fundaninharikalardiyari.wordpress.com – © 2019 – Tüm Hakları Saklıdır.
Günlük, Kendime Not

Bu Tez Biter mi?

Hava o kadar güzel ki!

Şu an tezimle uğraşmak yerine yapmak istediğim onlarca şey var.

Gezebilirim, şehir dışına yolculuk yapıp arkadaşlarımı ziyaret edebilirim, matımı alıp yoga yapabilirim, sinemaya gidebilirim, öğlen şarabı içebilirim, bunları evde de yapabilirim ya da kendime güzel bir yemek hazırlayabilirim. Ama ben tezimin şu son revizesini yapmak zorundayım…

Artık o kadar sıkıldım ki, bitsin de kurtulayım istiyorum. Akademiden nefret ettim ya, kusmak istiyorum o derece. Yaşadıklarımı buraya yazamıyorum. Ne olur ne olmaz şimdi tam mezuniyet arifesindeyim, topuğuma sıkmayayım. Bunu düşünmek bile üzücü farkında mısınız? Olay benim tezimle alakalı değil çünkü, kimi tanıdığımla ya da kiminle iyi geçindiğimle alakalı. Ben bu tezi kırk kere bitirirdim de ne bir tanıdığım var, ne de biriyle bu nedenle iyi geçinmeye niyetim…

fundaninharikalardiyari.wordpress.com – © 2019 – Tüm Hakları Saklıdır.

 

 

DC, Filmler

SHAZAM!

Dün sabah saatlerinde basın gösteriminde izlediğim Shazam! filmini gerçekten çok beğendim. DC’den böyle bir performans beklemiyordum açıkçası. Filmin tatlı sürprizleri ve çocuksu naifliğiyle herkesin çocukluğuna ufaktan da olsa dokunuyor olması kalbimdeki yerini sağlamlaştırdı.

Zachary Levi’ye oldum olası hayranım sanırım. Sürekli gülüyor olması, özünde gerçek bir nerd olması, eğlenceli bir tip olması zaten hayran olmam için yetiyor da artıyor bile.

Saklı Kumanda için yazdığım spoilersız incelemeye aşağıdaki linkten ulaşabilirsiniz:

SHAZAM!

Film adının Türkçe çevirisi dışındai filmle ilgili beni üzen bir detay yok. 6 güç demesi hem spoiler gibi, hem değil gibi, bir arada kaldım ama sevebildiğimi söyleyemem. Evet, SHAZAM gücünü 6 önemli varlıktan –Süleyman’ın bilgeliğinden (S), Herkül’ün güçlü oluşundan (H), Atlas’ın dayanıklığından (A), Zeus’un gücünden (Z), Aşil’in cesaretinden (A) ve Merkür’ün hızından (M)- alıyor ve SHAZAM oluyor ama yine de filmin finalini düşündükçe bunun bir spoiler olup olmadığına karar veremiyorum.

İzleyin bakalım, sizler ne düşüneceksiniz?

fundaninharikalardiyari.wordpress.com – © 2019 – Tüm Hakları Saklıdır.
Günlük, Kendime Not

Sürekli Erteleme Hastalığı

Siz de sürekli bir şeyleri erteliyor musunuz? Ha bugün yaparım ha yarın yaparım derken, listeleriniz üstü çizilmemiş maddelerle dolu halde mi kalıyor? Dünyama hoş geldiniz o halde.

Son yıllarda, gittikçe sıklaşan bir şekilde bir şeyleri erteliyorum. Biliyorum bugün işimi yapsam, yarın diğer şeylere rahat rahat zaman ayırsam daha iyi olacak ama bir türlü bu düşünceyi hayata geçiremiyorum. Bir bakıyorum çok alakasız ve önceliği olmayan başka başka şeylerle uğraşıyorum. Yapmam gereken şeyin yüzüne bile bakmıyorum. Zaman geçiyor.

İşte her şeye isim bulma tanrıları buna da bir isim vermişler, “procrastination” demişler. “Sürekli erteleme”. İş yerindeyken bununla asla karşı karşıya kalmadım, bir kere bile işimi ertelemedim, iş benim için her zaman ilk plandadır çünkü. Ama kendimle ilgili bir şeyde, özellikle de tezimde bunu çok yaşadım. Tez yazacağıma dizi izledim, tez yazacağıma bulaşık makinesi yerleştirdim, tez yazacağıma normal zamanda asla aklıma gelmeyecek arkadaşlarımla buluştum, tez yazacağıma koleksiyon yaptım, tez yazacağıma kütüphanemi düzenledim vs vs vs şeklinde asıl yapmam gereken şeyin yani tezimi yazma işimin önüne bir ton şey koydum.

Şimdi yine aynı durumdayım. Yıl bitmeden tezimi teslim etmem lazım, yoksa atılıyorum artık. Bunun için hocamın verdiği düzeltmeleri bitirmem gerekiyor. Ama mesela gördüğünüz gibi oturdum kısa da olsa, yarın sabah 10.00’da yayınlanacak olan bu yazıyı bloğa yazıyorum. Saat şu anda 19.39 ve bu saate kadar tezimle ilgili hiçbir şey yapmadım. 4 gündür belki daha fazladır ulaştığım sonuçları yazmaya başlamam gerekiyor. Hala hiçbir şey yazmadım. Bu yazıyı yazdıktan sonra da yemek yiyeceğim, belki sonra duş alırım. Sonra yoruldum diye bir bölüm dizi izlerim. Sonra kayıt olduğum İngilizce programının canlı dersine katılırım derken uyku vaktim gelir. Hadiiii bugün de tezim için hiçbir şey yapamamış olurum. Bir gün daha uçtu ellerimden. Bu kalıbı nasıl kırabilirim bilmiyorum. Teslim günüm yaklaştıkça kendimi sıkışmış hissediyorum boşu boşuna.

“The best way to get something done is to begin” diye bir alıntı görmüştüm geçenlerde.  “Bir şeyi yapmanın en iyi yolu başlamaktır” anlamına geliyor bu. Çare başlamak, ama nasıl?

fundaninharikalardiyari.wordpress.com – © 2019 – Tüm Hakları Saklıdır.
Diziler, Günlük

THE O.A’nın Ardından..

Netflix’te 2. sezonu yayınlanmış olan The OA diye bir dizi var hiç duymuş muydunuz? Sanırım ilk sezonunu 2016’da izlemiş olabiliriz. Daha sonra bana bir ömür gibi gelen bu 3 senelik arayı verdikten sonra yeni sezon 22 Mart günü Netflix’te yayınlanmaya başladı. Oldukça orijinal ve kafa açıcı bir dizi olan The OA ilk bölümünden itibaren beni dünyasının içine çekmeye başladı.

Dizi bir arabanın içinde yolculuk eden iki kişinin çektiği amatör video ile açılıyor. Video bir kadının koşarak atladığını yakalıyor ve o andan itibaren o kadının hayatına çekiliyoruz. İlk dalga o anda geliyor, baş kahramanımız Prairie Johnson yani OA bu zamana kadar kayıpmış ve bu yetmiyormuş gibi şok edici bir veri daha öğreniyoruz, kaybolduğunda OA’nın gözleri görmüyormuş! Bu kız nasıl kör olmuş, nasıl kaybolmuş, sonra gözleri nasıl açılmış ve neden intihar etmeyi seçmiş bunları ilk sezonda öğreniyoruz.

Yazının bundan sonrasında THE OA dizisi ile ilgili spoiler vermekten çekinmeyeceğimi belirteyim de öyle devam edeyim =)

theoa_fhd

Dizinin ilk sezonu boyunca sürekli gerçeklik konusunda git geller yaşadım. Bu kız bir melek mi, bir peygamber mi, doğa üstü güçleri olan biri mi yoksa aklı karışık biri mi belki de bir yalancı ya da dolandırıcı? Peki ya HAP’e ne demeli? Gerçek biri mi yoksa Prairie’nin hayal ürünü mü? Birinci sezon öyle bir yerde bitti ki dizi bize cevabı o anda vermedi. OA’nın kendi sıkıcı hayatlarında sıkışıp kalan genç arkadaşları ona olan inançlarını sorgularken, okullarında bir “mass shooting” olayı oldu. The OA bunu hissedip okula koştu ve o olayda vuruldu. Tabii o sahnenin öncesinde OA ve HAP tarafından esir tutulan diğer arkadaşlarının kullandığı çok amaçlı “hareketler”, Prairie’nin genç arkadaşları ve onların hocaları BBA tarafından çoktan yapıldı. Vurulan OA’nin yanına giden Steve, bizim için onun ağzından “başardınız” sözlerini aldı ama gençlerin gerçekten bir şeyi başarıp başarmadıklarını öğrenmek ikinci sezona kaldı.

Ben gerçekten diziyi ne tarafa sürükleyeceklerini çoook merak ediyordum ki, gerçekten bir başka boyuta atlamayı başardılar. Prairie’nin Nina olduğu, babasıyla büyüyüp kör olmasına neden olan kazayı yaşamadığı bir paralel boyuta geçiyorlar. Burada da ilk karşılaştığı insanlardan biri Homer diğer HAP oluyor. Scott, Renata ve Rachel’ın da çok uzakta olmadığını gören Prairie, HAP’i ifşa etmek için elinden geleni yapmaya çalışıyor. Bu kez bir de bir “ev” ile ilgili yan hikaye var ki, orada ayrı bir dünya dönüyor. Ev, Ruskin, oyun, Karim hepsi ve her şey garip bir şekilde ilgili çekici ve birbirlerine bağlı. Hikayeyi görünce yeni sezon için neden 3 sene beklediklerini gerçekten çok rahat bir şekilde görebiliyorsunuz.

Bu gerçekliğe geçerken Homer hariç tüm ekip kendi karakterine atlamış ve maalesef Homer son bölüme kadar OA’ye ve yaşadıklarına dair hiçbir şey hatırlamıyor. Kendisini Doktor Roberts olarak biliyor ve HAP’in asistanlığını yapıyor. Ona olan hayranlığı yüzünden de bizimkiler için işleri farkında olmadan sürekli zorlaştırıyor.

Dün akşam izlemeye başladığım bu diziyi sabah gün ağırırken bitirdim. GEce seyretmemin de etkisi olmuştur ama bazı yerlerde gerçekten korktuğumu en azından irkildiğimi söyleyebilirim. Gerçekten bitirene kadar başından kalkamadım ve sezon finalini çok beğendim. Yine çılgınca bir yerde bıraktılar. Umarım bu kez geri dönmeleri 3 yıllarını almaz. Dizinin 5 bölüm olarak planlandığı söyleniyor. Kalan sezonları merakla bekliyorum.

Şimdi aklımda kalan bazı sorular var. Onları şuraya not alayım. Yeni sezondan önce açar okurum =)

  1. Final sahnesinde gördüğümüz Steve, bizim 1. evrende gördüğümüz Steve mi?
  2. Herkes ölünde herhangi bir evrene atlayabliyor mu? Gidilecek evren neye göre seçiliyor?
  3. BBA ve çocuklar 2. boyuta mı gittiler yoksa 3. boyuta geçebildiler mi? Hepsi mi atladı bazıları mı? İlla ki hepsinin dizi setinde karşılığını göreceğiz ama düşünmesi bile heyecanlı.
  4. Karim evin içine, her boyutu görebileceği bir yere mi hapsoldu? Onun “Old Night”ın bahsettiği OA’yı korumak için gönderilmiş kardeş olduğunu düşünmüştüm ama bambaşka biri de olabilir. 2. evrene dönmezsek karakteri görebileceğimiz başka bir çözüm bulunur umarım, enteresan bir karakterdi beğendim.
  5. Old Night demişken, Prairie her evrende özel bir kişi m acaba? 2 evrende de doğaüstü eğilimleri olduğunu izledik.
  6. Evi yeni sezonlarda da görebilecek miyiz?
  7. Buck ve Michelle konusunda biraz kafam karışık. Michelle’in bölüm sonunda uyandığını gördük ama o uyanan 2. evrenin Michelle’i mi, 1. evrenden atlayan Buck mı yoksa 3. evrendeki oyuncu Ian mı bilemiyorum. Uff süper bir bitişti gerçekten!
  8. 1. sezonda Prairie’nin NDE (Near Death Experience) yaşadığı evrendeydik, 2. sezonda Homer’ın NDE yaşadığı evrendeydik. Şimdi 3. sezon için de Scott’un NDE yaşadığı evrene geçtik. Hepsinin NDE yaşadığı evren farklıysa ilk etapta HAP onları nasıl tespit edip avladı? 4 ve 5’te de Renata ile Rachel’ın NDE yaşadığ evrenlere mi gideceğiz?
  9. Rachel öldü, cesedi yakıldı. Aynalar ve ekranlar vasıtasıyla çocuklarla iletişime geçmesi iyi düşünülmüştü ama öncesinde hareketler yapılmadığı için 3. evrene geçebildi mi? Bu noktada aklıma Elodie’nin söyledikleri geliyor. Bu ekip birbirine bağlı olduğu için belki de hareketlere gerek bile yok. Ya da aralarından biri ölse de diğer evrenlerde yine kavuşuyorlar. O nedenle 3. sezonda belki de ilk göreceğimiz karakterlerden biri Rachel olabilir.
  10. Peki ya Elodie kimdi? Amacı neydi? Neyin peşindeydi ve neden boyutlararası yolculuk ediyordu?
  11. Umarım en sonunda HAP’ın hiçbir şey hatırlamadığı bir evrene giderler de mutlu mesut yaşarlar =)

Daha çok sorum var ama, bakalım yeni sezona kadar ne kadarı aklımda kalacak.

fundaninharikalardiyari.wordpress.com – © 2019 – Tüm Hakları Saklıdır.
Erasmus

Erasmus Öğrencilerinin Güvenli Sığınağı: ESN

ESN yani Erasmus Students Network, pek bir şey bilmeden, bir ülkeden başka bir ülkeye giden Erasmuslu öğrencilerin hayatını olabildiğine kolaylaştıran bir oluşum. Tamamı öğrencilerden oluşan ve öğrencilerin öğrencilere yardım ettiği bu birliğin ortak özelliği, üyelerinin genel olarak kendi Erasmus dönemlerini geride bırakmış olmaları. En azından ESN Perugia için bu durum böyleydi. Kendi tecrübelerini, şehirlerine yeni gelen öğrencilere aktarıp, kimin neye ihtiyacı varsa orada oluyorlar.

Gördüm ki Erasmus olan her şehirde bir ESN oluşumu var. İstanbul dahil! Bana da onlara katılmam için bir mail attılar ama yardımcı olabileceğimi sanmıyorum. Hayattan parti dolu bir 6 ay çaldım, o bana yetti =)) Organize ettikleri partilerden bahsetmeyi en sonra bırakacak olursam eğer, ESNcilerin Erasmuslu öğrencilere ettikleri yardımın gerçekten ucu bucağı haddi hesabı yok. Oraya ilk gittiğimiz günden itibaren, evimizi bulmamıza bile yardım ettiler.  Hangi taksi durağını kullanacağımızdan nerede yemek yiyeceğimize, nerede kahve içeceğimizden nerede dövme yaptırabileceğimize, hangi hastaneye nasıl gidebileceğimizden alacağımız ilaca, faturamızı ödeyeceğimiz dükkandan alacağımız GSM operatörüne, postane için dolduracağımız belgelerden gezerken kullanacağımız ulaşım araçlarına kadar, aklınıza gelebilecek her konuda hayatın her alanında yanımızda oldular.

Bir şehirde yabancı olmanın en zor kısmı o şehrin yerlisi gibi yaşamayı bilmemektir. ESNciler de bu noktada devreye girip defalarca hayatımızı kurtardılar. Çöpü hangi sokağa atacağımı bile onlardan öğrendim.

Erasmus’un en eğlenceli partilerini borçlu olduğu oluşum ESN, düzenlediği kaynaştırma toplantıları ile de kimsenin yalnız kalmamasını, herkesin kendi arkadaş grubunu bulmasını sağlıyor. İlk partileri kaçırmayanlar kendi arkadaş ortamlarını kuruyorlar. Sona kalanlar gerçekten herkes dağıldığı için üzülebilirler, ilk etkinlikleri gerçekten kaçırmamak lazım. 

ESNcilerin etkinlikleri sadece bunlarla da kalmıyor. ESN Pisa mesela, muhteşem trekkingler, şarap, dondurma tadımları, klas etkinlikler düzenlerlerdi. Perugia’da otururken içim giderdi. ESN Perugia ise leş partileri ile ünlüydü. Gerçi ikinci dönemde şu an yaptıkları etkinlikleri kıskançlıkla takip ediyorum, harika etkinlikler yapıyorlar. İtalyan sineması geceleri, bowling turnuvaları, şarap tadımları, açık mikrofon geceleri, trekkingler, geziler.. Havalar da güzelleşti tabii, insanların da pek suçu yok. Hem bize de İtalyanca kursu açmışlardı, bizi de çevre şehirlere gezilere götürmüşlerdi, diğer ESNler ile birlikte toplu etkinlikler yapmışlardı. Haklarını o kadar da yemeyeyim.

Ve partiler.. Sabahlara kadar eğlendiğimiz, sabahlara kadar dans ettiğimiz çılgın ERASMUS partileri. Temalı Chocoparty (istemediğiniz kadar nutella ve krema), Zooparty (her yerde hayvan kostümlü/makyajlı insanlar) gibi partiler, temasız partiler, mekan mekan gezilen ve birer içki içilen PUBCRAWLlar derken eğlencemizin çoğunluğunu ESN’e borçluyuz.

Yine de bu kadarla kalmıyor biliyor musunuz? Anlaşmalı olduğu, indirim aldığımız mekanlar vardı. ESN’e bağlı olarak 10 Euro vererek çıkardığımız ESN Card bize hem Ryanair, Flixbus gibi ulaşım araçlarında, hem büyük restoranlarda hem de günlük takıldığımız kafe/barlarda indirim sağladı.

Yardım etmek, yardım görmek, böyle büyük bir şeyin içinde olmak harika bir histi. Hiçbir ESN Perugialı’nın bu yazıyı okumayacağını, okuyamacağını biliyorum ama yine de bu onlara bir teşekkür yazısı olsun istiyorum ❤

fundaninharikalardiyari.wordpress.com – © 2019 – Tüm Hakları Saklıdır.
Günlük, Kendime Not

Minnet

Yollar uzasın, uzasın, uzasın bitmesin istiyorum bazen..

Yeni yeni insanlarla tanışayım, kimseye işim düşmesin, her zaman ama her zaman KENDİME YETEBİLEYİM istiyorum. İnsanlardan bir şey istemekten, onlardan bir şey rica etmekten falan nefret ediyorum. İşim gerçekten HİÇKİMSEYE düşmesin istiyorum. Her zaman herkese elimden geldiğince yardım ediyorum, kol kanat geriyorum ama bir şeye ihtiyacım olduğunda elini atan insan sayısı beni her zaman hayal kırıklığına sürüklüyor. Verdiğim değerin karşılığını görememek beni çok yıpratıyor. İnsanların can yeleği olmaktan bıktım gerçekten, sürekli kötü gün dostu olmaktan.. İyi gününüzde neredeyim acaba? Ben de insanım yahu, daha ne kadar dayanabilirim dert babası olmaya?

Bir iş için 50 kişilik bir gruba işim düştü. Neredeyse en yakın çemberdeki 60 kişiye haber vermeme rağmen 30’u falan döndü, aralarından bir-ikisinin sayesinde 40’a tamamladım. Görmezden gelen mi dersiniz, cevap vermeyen mi, tamam yardım edeceğim diyip kayıplara karışan mı, yoksa yardım etme adı altında dalga geçen mi? Yapmayacağım, yapamayacağım diyen tek bir kişi oldu mesela. Helal olsun, adam açıktı en azından!

Yoruldum ya, elimi uzattığımda geri çevrilmekten bıktım. Her seferinde diyorum ki onların da bana işi düşer, aynı bu şekilde karşılık veririm. Her seferinde işleri bana düştüğünde yardıma koşarak giden de benim =( Kendime kızmak da istemiyorum ama üzülmeden de duramıyorum.

Kimseye işim düşmesin istiyorum, hiç kimseye..

Yollar bitmesin, sürekli bana yol çıksın, yerimde durmayayım. Yollar gitsin, ben gideyim, bir sürü insan tanıyayım ama hiçbirine işim düşmesin. Her zaman kendime yetebileyim…

fundaninharikalardiyari.wordpress.com – © 2019 – Tüm Hakları Saklıdır.
Erasmus, Geziler

Gezilerim: 1. Bölüm

İtalya’yı ne kadar sevdiğimi artık anlatmama gerek yok sanırım. Tarihi dokusu, yemekleri, insanları, neşesi, peynirleri, şarapları, tatlıları, derken sevilmeyecek hiçbir yanı yok gözümde. Gittiğimde elimden geldiğince İtalya içinde de gezmek istedim ama şartlar pek el vermedi. Aşırı soğuk olması da cabasıydı. O nedenle bütün planlarımı bir sonraki İtalya seferime, mümkünse yaz aylarına, devredip döndüm.

Tabii bu hiç gezmedim, hep evde oturdum anlamına da gelmiyor. Daha önce Floransa, Pisa ve Bologna’ya yaptığım gezilerden bahsetmiştim, onları kısaca yazmıştım diye hatırlıyorum. Assisi, Spello, Spoleto ve Foligno’dan pek bahsetmemiş olabilirim. Onlar da Umbria bölgesinin Perugia’ya yakın birbirinden şirin yerleşim birimleri. Özellikle Spello çiçekleri ve tüm sokakların katıldığı çiçek yarışmaları ile meşhur, inanılmaz güzel bir yer.

Bunların dışında sanırım gittiğim en güneydeki şehir Roma idi, Roma’dan güneyine gitmemiş olabilirim. Zaten yaza, en azından bahara sakladığım yerler genelde İtalya’nın güneyindeki şehirler. fotoğraflarını bile gördüğümde içim gidiyor gerçekten. Roma demişken, Roma için ayrı bir kapanış yazısı yazarım diye düşünüyorum. Çünkü tüm bu maceranın Roma’da bitmesini istediğim için, son gezimi Roma’ya planladım.

Gezilerle ilgili yazılarıma Milano ile başlamak istiyorum.

IMG_20181219_123454_273

Genel olarak “Gezilecek Yerler” konseptine pek inanmıyorum. Zaten kısıtlı olan zamanınızı, bir oraya bir buraya koşarken, kendinizi deli gibi yorarak tüketmemeniz gerektiğine inanıyorum.  Eğer istediğiniz şey “Milano’da Gezilecek 10 Yer” gibi bir yazıysa onu her yerde bulabilirsiniz zaten. Ben daha çok şehirde yürümeyi, gezmeyi, bilmediğim sokaklarda dolaşmayı ve kaybolmayı seviyorum. Avrupa’da, özellikle de İtalya’da istediğiniz gibi kaybolabilirsiniz. Kesinlikle korkmayın. İnsanlar inanılmaz yardımcı ve güleryüzlü. Sokaklarında yürürken bir kere korktuğumu, bir kere tedirgin olduğumu bilmem. İnanın İstanbul’da kendi evime gündüz vakti bile yürürken daha tedirgin oluyorum.

Aşırı turistik ve tarihi yerleri gezme planı yaptığınızda, şehrin büyüsünü, güzelliğini ve tüm hikayelerini kaçırdığınızı düşünüyorum. Ordan oraya koşturup, zamanla yarışırken, büyük olasılıkla aşırı lezzetli bir pastaneyi ya da gizemli bir hikayesi olan binayı kaçırıyorsunuz muhtemelen. Onun yerine rahat rahat yürüseniz, rotanızı kalbiniz çıkarsa, arada iki esnaf ile konuşsanız daha çok verim alır, daha tatmin olursunuz. Elbette herkes Duomo’yu görmek ister ama pek azı Brera’da yürümek için yolunu değiştirir. Herkes büyük Milano restoranlarında yemek yemek ister ama pek azı 2-3 euroya gezebileceği sanat galerileri için durur ve zaman ayırır. Elbette ikisini de seçene saygı duyuyorum ama benim kalbim her zaman ikinci seçenekten yana.

IMG_20181219_111922_138

O kadar da turistik yer düşmanı değilim tabii. Prada Müzesi’nde bulunan ve Wes Anderson tarafından dizayn edilen Bar Luce’yi de görmeden dönmedim. Ya da Sforzesco Şatosu’nu ya da Duomo’yu  ya da Vittorio Emanuele II Galerisini ya da “Küçük Venedik” olan Navigli’yi (Yine iyi gezmişim yalnız haha). Bu kez Venedik’e gitmedim. Evet çok güzel ama çok turistik, çok kalabalık, kokuyor, oldukça pahalı ve bana o kadar da hitap etmiyor sanırım. Yine de imkanı olan varsa, sular altında kalmadan gidip görsün derim ben. Sanırım bu Milano gezimdeki tek pişmanlığım, George Clooney’nin de evinin bulunduğu Como Gölü’ni gidip gezmemiş olmam. Umarım bir sonraki sefere gidebilirim ❤ George Clooney’i bir kere daha kıl payı ile kaçırdım, onu Roma yazımda anlatırım =)

IMG_20181219_174922_544

 

Bu 6 ay bana hostel kültürünü de aşılamış oldu. Sadece kalacak ekonomik bir yer olarak görmek değil de, oradaki insanlarla tanışıp farklı kültürleri öğrenmek harika bir şey. Selfilerden anlamışsınızdır, ben bu geziye yalnız çıktım. Milano’yu yalnız keşfettim. Yalnız gezmeyi çok daha fazla seviyormuşum onu anladım. Bir başkasını beklemeden, canım nereye gitmek isterse oraya gitmek olağanüstü bir özgürlük. Gece hostele dönünce içeceğini alıp oradaki insanlarla kaynaşmak çok güzel bir duygu. Ben 6 kişilik bir odada benden başka 3 kızla birlikte kalıyordum. Biri Taylandlı ve okumak için İngiltere’ye gitmiş bir kızdı. Çok akıllıydı zaten başarılı olduğu için burs da almış, Christmas tatilini İtalya’da gezerek geçiriyordu. Bir diğeri Brezilyalıydı. O da okumak için İtalya’ya gelmiş, hem çalışıp hem okuyordu. Şanslı mıydı bilemiyorum ama kaldığımız hostelde çalışıyordu. Gündüzleri sanat okulunda derslerine gidiyor, akşama doğru hostele dönüp çalışıyordu. Sonuncusu ise bir Moldovalıydı. O da okumak için Torino’ya gelmiş, okulu bitince Milano’ya taşınmıştı. Aralarında o an için en şanssız sayılabilecek kişi oydu. Akşamları bir restoranda çalışıyordu, hostele verdiği parayı çıkarınca cebine günlük 5 euro kalıyordu. Ben dönerken bebek bakmak ya da köpek gezdirmek gibi başka işler için birileriyle görüşecekti. Umarım şansı yaver gitmiştir.

Oda arkadaşlarımın dışında da onlarca insanla tanıştım. Hatta öyle komik ki, hosteldeki ikinci akşam farkında olmadan yanıma gelen kız, Perugia’dan arkadaşımdı. Dünya küçük derler de inanmayız! O da yalnız gezmeyi seven biriymiş, şans eseri karşılaştık. Çok güzel bir tesadüftü. Sonra da çok iyi arkadaş olduk ve ben Almanya’ya gittiğimde onu da ziyaret etmeden dönmedim.

Bir daha Milano’ya gider miyim, yolum düşer mi bilmiyorum. Ama özellikle Parco Sempione’deki içime döndüğüm güzel anlarım, uzuuun doğa yürüyüşüm, karın yağmaya başladığı o büyülü an, Sforzesco Şatosu’nu ilk gördüğüm an derken, yaşadığım bu inanılmaz yolculuğu asla unutmayacağım!

fundaninharikalardiyari.wordpress.com – © 2019 – Tüm Hakları Saklıdır.
Erasmus, Günlük, Kendime Not

Hep mi Gül Bahçesiydi?

Şimdi dönüp bakıyorum da neler gelmiş, neler geçmiş, nler sığmış 6 aya.. Sadece 6 ay diyip geçmeyin, insan o kadar kolay adapte oluyor ki her şeye. İlk 15 gün yaşadığım korkunun yerini rahatlık ve mutluluğa bırakışı, şehirdeki yeni hayatıma alışmamla birlikte gelen güzellikler daha dün gibi. Daha fazla zamanım olsaydı da daha fazla kalsaydım keşke. Gelen günler neler getirir bilinmez ama yeniden gitmek için can atacağımı çok net biliyorum.

Peki kaldığım tüm süre boyunca her şey güllük gülistan mıydı? Hem evet hem hayır. Şu anda bulunduğum yerden bakınca elbette her şey güllük gülistanlık görünüyor ama tabii ki benim de orada yaşadığım süre boyunca karşıma çıkan sorunlar, aniden beliren zorluklar vardı.

Gerçekten, şükürler olsun ki benim başıma kötü hiçbir şey gelmedi. Yakın arkadaş çevremin başına da çok çok kötü bir şey gelmedi. Gerçi Berkeciğimin Barcelona’da cüzdanını çaldılar, Meltemciğimin dişi ağrıdı ama onlar da geçti gitti ve onların dışında çok şükür hiçbirimiz bir şey yaşamadan döndük. Güvendeydik, özgürdük, kendimizi ve etrafımızı keşfediyorduk. Bu sözleri okumak size nasıl geliyor bilmiyorum ama gerçekten özgürdük arkadaşlar. Bu yüzden oraya bu kadar kolay adapte olduk ve o yüzden bu kadar içselleştirip oralı gibi olduk. Gecenin 4’ünde kadın olarak bir yerden bir yere rahatça yürümek inanılmaz bir his! Ne giydiğinize karışılmadığı, gönül rahatlığıyla istediğinizi giydiğiniz, yolunuz kesilmeden istediğiniz yere gittiğiniz, rahatsız edilmeden istediğiniz şeyi içtiğiniz bir yerde olmak… Ahh ahh işte bu hissi tekrar yaşamak için her şeyimi verebilirim. Kadın olduğunu, insan olduğunu, özgür olduğunu, kimseye verecek hesabın olmadığını hatırlamak öyle muhteşem ki! Başka şekilde tanımlayamam.

Başka insanlar için belki dil bilmemek, yemek konusunda tutucu olmak gibi şeyler çok büyük zorluklar olabilir ama benim için bunlar zaten problem değildi. Gitmeden önce İtalyanca öğrenmiştim, İngilizce ile de pek problem yaşamıyorum. İtalyanca bilmeyenler için Perugia zor bir yer değil hem, hemen hemen herkes İngilizce de konuşabiliyor. Zaten dil bilmeden herhangi bir yere doğru yola çıkmanızı önermeyebilirim. Her ne kadar teknoloji gelişmiş de olsa, o adımı atıp atmamanız konusunda cesaretlendirici olamayabilirim. Yemek konusunda da İtalyan yemeklerine aşık ve değişik lezzetlere açık bir insan olarak sorun yaşamadım. Ama bu konuda da sorun yaşayanları gördüm.

Benim için zorluklardan biri paraydı. Türkiye’de bir şekilde kazandığın parayı orada harcayınca gerçekten mini mini hesaplar yapmak zorunda kalıyorsun. “Bunu almaya şu anda ihtiyacım var mı?” Orada çalışıp bir kazanca sahip olsanız gözünüze batmaz tabii ki ama belli ve limitli bir parayla gidince elbette bir şey alırken iki kere hatta üç kere düşünmeniz gerekebiliyor. Bir de ev masrafı var, fatura masrafı var, market-pazar masrafı var. Var da var =)

Bir diğer zorluk olarak, ev arkadaşlığı canımı sıktı diyebilirim. Hatta para hesaplarından daha çok sıktığını söyleyebilirim. Pek detay vermek istemiyorum ama eve çıkacağınız zaman o evi kiminle paylaşacağınızı iyi düşünmeniz, iyice tartmanız lazım, sadece bunu söyleyebilirim. Yabancılarla eve çıkmaktan da çekinmeyin, Türk’ün Türk’e yaptığını kimse kimseye yapmıyor bence. Günün birinde çok yanlış bir psikopata, pardon bir kişiye çok fazla ve çok gereksiz emek verdiğinizi görüp üzülebilirsiniz. O kişinin her zaman mı manyak bir psikopat olduğunu yoksa sonradan mı dönüştüğünü düşünüp durabilirsiniz. Sayılı günlerinizi gerçekten ondan kurtulmak için sayarak geçirmeyin sonra. İnanın bana ben yaşadım, o evden çıkmak ve sonra kendi evime dönmek hiç bu kadar rahatlatıcı olmamıştı ❤ Sanırım paradan da büyük problemim buydu. Orada her şeye dayanabilirdim de o evde yaşamaya devam edemezdim sanırım diyorum ve bu kısmı burada bitiriyorum.

Etrafım insanlarla dolu olsa da yaşadığım bir diğer zorluk da İstanbul’daki yakın arkadaş çevremi özlemiş olmaktı. Bir derdim bir sıkıntım olduğunda elbette Meltem ve Damla her zaman yanımdalardı ama yine de bir Sakiş’in tavsiyesini almak bir Nagiş’in sesini duymak isterdim. Ayrıca ailem de burnumda tütüyordu. Uzakta olduğum için insanları 4 kat daha fazla özlüyordum. Bunun çaresi de para tabii, çok param olsa 2-3 ayda bir Türkiye’ye gelsem, ne özlem kalırdı ne başka bir şey tabii =)

Ve tabii soğuk hava. Azılı düşmanım. Hiç bir zaman sevemedim, hiçbir zaman barışamadım. Of diyorum başka da bir şey demiyorum. Perugia’nın etrafı dağlarla çevrili olduğu ve pek kar yapmayan bir bölgede yer aldığı için inanılmaz soğuktu. Ben bir yaz insanı olduğum için bu durumdan ekstra etkilendim. Kaç kat pijama giyip yattığımı hatırlamak istemiyorum şu an.

Onun dışında gerçekten her şey güllük gülistanlık mıydı derseniz, evet her yer ama her yer gül bahçesiydi derim size.

fundaninharikalardiyari.wordpress.com – © 2019 – Tüm Hakları Saklıdır.
Erasmus, Günlük

Özlediğim Bir Köşe: Strangers’ Corner

İtalya’ya gittiğim ilk günlerde sudan çıkmış balığa dönmüş olsam da adapte olma sürem çok kısaydı. Daha ilk haftam bitmeden çok fazla insanla tanıştım. Üstelik üniversitenin bir radyosu olduğunu öğrendim ve o radyodaki birbirinden tatlı insanlarla kaynaştım. Onların isteği üzerine de radyoya bir program hazırladım. İngilizce formatlı bu programın adını “Strangers’ Corner” koydum. Bütün yabancıları anlasın, sonraki yabancılara da ışık tutsun, sonraki dönemlere yardımı dokunsun istedim. Yanıma da dünyanın en tatlı insanı olan Rodrigo’yu aldım. Beraber her hafta farklı bir konuyu işledik, o konuyla ilgili başımıza gelenleri anlattık. Birbirimize ve dinleyicilerimize ülkelerimizi, şehirlerimizi, kültürlerimizi anlattık.

Hayat felsefem genel olarak, kimse benim kırıldığım yerden kırılmasın, kimse benim gördüğüm zarardan görmesin üzerine kuruludur. O nedenle yaptığım her işte bütüne bir katkısı var mı yok mu ona bakarım. Bütüne bir katkım varsa, durmam. Yoksa pek uzun gitmez o iş.

Strangers’ Corner da böyle bir niyetle doğdu işte. Sonra da memlekete dönene kadar her hafta özenle konusunu, şarkılarını belirlediğim, bittikten sonra editleyip kısa bir brif yazıp yüklediğim bir yola girdi. Çok eğlendiğim bu maceranın tüm bölümlerine ait linklerini belki dinlemek isteyen olur diye aşağıya bırakıyorum. Kimbilir, belki bir gün aynı köşede buluşmak kısmet olur yine…

1. Bölüm

2. Bölüm

3. Bölüm

4. Bölüm

5. Bölüm

6. Bölüm

7. Bölüm

8. Bölüm

9. Bölüm

10. Bölüm

11. Bölüm

12. Bölüm =(

fundaninharikalardiyari.wordpress.com – © 2019 – Tüm Hakları Saklıdır.

 

 

Filmler, Marvel

Ne Anlatıyor Bu CAPTAIN MARVEL?

Korkmayın, spoilersız ❤

Bunca konum varken, önceliği Marvel’a vermesem ölürdüm zaten.

Captain Marvel.. Bazılarımızın yıllardır beklediği kadın kahraman, bazılarımızın aylardır beklediği karmaşık gizem, bazılarımızınsa ismini duyduğundan beri yolunu gözlediği güçlü savaşçı! Nasıl beklemiş olursak olalım sonunda hepimizin Carol Denvers aka Captain Marvel ile tanışacağı gün geldi çattı! Bize hem Captain Marvel’ın doğuş hikayesini hem de ne zamandır öğrenmek için beklediğimiz Kree-Skrull savaşlarını anlatan filmi gelen birlikte inceleyelim.

Captain Marvel, hepimizin beklediği orijin hikâyesini anlatırken, klasik ve alışılmış Marvel anlatım tekniklerinden uzakta durmayı başarıyor. Çok ezbere bir çocukluk ve gençlik hikâyesi izlemediğimiz gibi, bizi gereksiz detaylara ve uzun duygusal sahnelere de boğmuyor. Film, bizlere karışık bir kurguyla Carol Danvers’ın hikâyesini anlatırken, kendi hikâyesi içerisinde de oldukça tutarlı ve heyecanlı ilerliyor. Bir yandan Kree ve Skrull ırklarını tanıtarak, özelliklerini gösterirken bir yandan Captain Marvel’ın, Carol Danvers iken yaşadığı hayatını ve güçlerini nasıl kazandığını anlatıyor. Bunun yanında bir de Nick Fury, Phil Coulson gibi önemli karakterleri ve SHIELD’in ilk yıllarını dikkatle izlememize neden oluyor. Birden fazla hikâyeyi ustalıkla harmanlayan film, izleyenlere keyifli saatler vadediyor.

Son yıllarda Marvel filmlerinin görselliğinin tartışılamayacak kadar iyi olduğunu düşünüyorum. Captain Marvel da bu konuda istisna olmamış. Kullanılan efektler, renkler, kostümler, dövüş koreografileri muazzam görünüyor. Kullanılan soundtrackler de bir o kadar uygun ve hem filmin geçtiği yıllara hem de filmin sahnelerine cuk oturmuş. Jenerikte gördüğüm kadarıyla filmdeki müzikleri Pınar Toprak bestelemiş. Muhteşem bir Dünya Kadınlar Günü hediyesi oldu bizlere.

Captain Marvel başrolünün güçlü bir kadın kahraman olmasıyla da önemli ve tartışmaların ortasında olan bir film olma özelliğini koruyor. Her bakımdan yetersiz görülen, başarılı olamayacağı öğretilen, çabası desteklenmeyen, yaptıkları beğenilmeyen, sürekli olarak kendini kanıtlaması beklenen ve sürekli olarak sahip olduklarını başkalarına borçluymuş hissettirilen tüm kadınlara da güç ve cesaret vereceğe benziyor.

Konu ile ilgili yazdığım diğer yazılara aşağıdaki linklerden ulaşabilirsiniz:

Stan Lee ve Bonus Sahneler

Spoilersız İnceleme 2

fundaninharikalardiyari.wordpress.com – © 2019 – Tüm Hakları Saklıdır.
Erasmus, Günlük

Macera Bitti!

Her gün yazma isteği buraya kadarmış =)

Ne kadar geride kalmışım. İnanılmaz. Gerçekten her gün yazmak istedim ama eğlenmekten ya da çalışmaktan ya da başka aktivitelerden (!) yazı yazmaya fırsat kalmadı. Yazma isteğimi ikinci, üçüncü hatta sonuncu plana attım. Yarın yazarım, haftaya yazarım derken aylar geçti, bugünü buldu.

Artık döndüm, 18 gün oldu. Bu macera bitti, darısı başlayacak yepyeni maceraların başına..

Bu şimdilik kısa bir merhaba yazısı olsun. Her şeyi detaylıca yazmak, uzun uzun anlatmak istiyorum. Bence bu kez başarabilirim çünkü Perugia’da geçirdiğim zamanları o kadar özlüyorum ki yazarken bir yandan da anmış ve hatırlamış olurum ❤ Bu kez de hatıra defterim olur burası.

Ayrıca bu arada bir çok kitap okudum, bir çok film izledim, dizilerden bahsetmiyorum bile! Captain Marvel’ı var, The Umbrella Academysi var. Ooo daha çook işimiz var, çook =)

fundaninharikalardiyari.wordpress.com – © 2019 – Tüm Hakları Saklıdır.
Erasmus, Günlük, Kendime Not

Macera Başladı: 94. Gün

Aslında niyetim tam 90. günde yolculuğumu yarıladığımda bunları yazmaktı ama yine yetişemedim tabi ki =)

Zaman ne çabuk geçiyor, bunu farketmek çok korkunç bir duygu yaratıyor. Endişe, sabırsızlık, korku ne ararsanız arka arkaya geliyor. Bunlarla mücadele etmeye çalışmak da daha büyük stres yaratıyor. “Nereye gidiyorum?”, “Hayatımla neler yapacağım?”, “Yoksa geç mi kalıyorum?” bütün düşünceler bu sorular etrafında dönüp dolanıyor. Halbuki bu bir illüzyon, bu gerçek bir duygu değil. Bu bir beklenti, yanlış bir üzüntü hali. Sosyal medyada geçirdiğimiz zaman, bizleri arkadaşlarımızla, yakınlarımızla akrabalarımızla sanal bir yarış haline sokuyor. Bir şey görüyoruz, hemen kendimizi kıyaslıyoruz. Peki ama biz hayatta neler istiyoruz?

Burada bunu düşünecek çok zamanım oluyor. Hala tam bir yol haritası çizemedim, doğru, ama yine de ne istediğimi biliyorum. Mutlu ve huzurlu bir hayat sürmek istiyorum. Bunun için bir düzene, bir kariyere, başka bir insana ihtiyacım olmadığını görüyorum. Toplumun dayattığı şeylerden çok uzaktayım. Yabancı olmayı, yabancı kalmayı seviyorum. Dayatmaları ve zorlamaları reddediyorum.

Burada geçirdiğim zaman zarfında kendime daha çok güvenmeyi öğrendim. Bizler her şeyi yapabilecek güçte insanlarız. “Yapamam” dediğim zamanları hatırlıyorum da, bunu bana kim söyledi? Yapamayacağımı kim öğretti? Ne ile ne kadar baş edebileceğimi kim belirliyor benden başka? Neden bu kadar korkuyorum? Hep içimdeki o öğretilmiş ses çıkıyor karşıma. “Yapamazsın” diyor, hayır efendim, YAPABİLİRİM!

Yardım almayı öğrendim burada. Her zaman kendini yok sayıp başkalarına koşan Funda olarak artık alabiliyorum. Ve en büyük yenilik: HAYIR diyebiliyorum, sınırlarımı çizebiliyorum. Bunu yaparken de utanmıyorum, çünkü sağlıklı olan bu! Yine insanların yardımına çılgınca koşuyorum elbette ama müdahil olmayı bıraktım sonunda.

Yemek yapabildiğimi gördüm. Elim de lezzetliymiş bu arada, bunu da öğrenmiş oldum.

Kadın olduğumu hatırladım mesela. Türkiye’de kadın olunamıyor, Avrupa bu konuda çok daha özgür, güvenli ve öğretici.

Gerçek korkularımla da yüzleşiyorum mesela. Buraya geldiğimden beri karanlıkta uyuyabiliyorum. Belki de kendimi güvende hissetmemle alakalıdır, bilemiyorum.

İnsanlarla tanışırken kendimi saklamıyorum, aman ne düşünürler demiyorum, rahatsız edileceğime yönelik bir korkum yok, biriyle konuşurken endişe duymuyorum.

Daha sakinim, daha huzurluyum, daha mutluyum burada. Umarım İstanbul’a döndüğümde bu halimi koruyabilirim.

Kaldı 86 gün..

fundaninharikalardiyari.wordpress.com – © 2018 – Tüm Hakları Saklıdır.

 

Erasmus, Günlük

Macera Başladı: 84. Gün

Burada da kendime bir dans kursu buldum.

Dans etmeyi gerçekten çok sevdiğimi ve çok istediğimi geçen sene keşfetmiştim. Türkiye’de yaklaşık 1 yıl kursa gittikten sonra buraya dönünce, dans etmeyi inanılmaz özlemeye başladım. Çılgın gibi Latin Partisi ararken, Facebook’ta bir dans kursu buldum. Hemen mail attım. Anında cevap verdiler.

Dünyanın en güzel kadınlarından biri olan Kübalı Berthy ve aşırı yetenekli sevgilisi İspanyol Toni ile tanışma hikayem böyle başladı. Beni kibarca bir deneme dersine davet ettiler. İzlemek yasak, dans etmek zorundasınız. O kadar hoşuma gitti ve o kadar eğlendim ki, bir sonraki hafta hemen kursa kaydoldum.

Ben “yeni başlayanlar” sınıfına gitmiştim, derste dans edince “orta seviye” sınıfa geçmemi istediler. Henüz “ileri seviye” sınıf açmamışlar. Belki farklı adımlar vardır diye hem başlangıç hem orta seviye derslerine birden gidiyorum.

İstanbul’daki kursumda yaş ortalaması düşüktü, burada da tam tersi oldukça yüksek. İnsanlar gerçekten yaşamayı seviyorlar. 50 yaş üstü çiftler falan var, beraber gelmişler, beraber öğreniyorlar, beraber eğleniyorlar. Harika bence!

Geçen hafta onlarla beraber partiye de gittim. Beni arabalarına aldılar. Önce partiye götürdüler, sonra evime bıraktılar. Buradaki bu olayı seviyorum. Kimse gocunmuyor, herkes bir şekilde yardım ediyor. Gün yağmurlu mu, gel ben seni eve bırakırım; partiye mi gideceksin, gel ben seni götürürüm; süpermarkete mi gideceksin, otobüsle uğraşma gel beraber gidelim. Muhteşem ya gerçekten bayılıyorum!

fundaninharikalardiyari.wordpress.com – © 2018 – Tüm Hakları Saklıdır.
Erasmus, Günlük

Macera Başladı: 83. Gün

Ah Happy Bar..

Perugia’ya ilk gelip de bu evi bulduğumuzda bize kimse Happy Bar’dan bahsetmemişti. Evimizin tam karşısındaki Happy Bar, Perugia’daki en leş barlardan bir tanesi. Alkolü leş, sahibi leş, içi leş.. İnsanlar zaten dışarısında takılıyorlar sürekli.

Perugia’da en baba yer bile en geç 02.00’de kapandığı için Happy Bar bir yasal boşluk bularak biraz da alavere dalavereyle açık kalıyor. Bunu da gizli yapıyor. Gerçi aslında herkes biliyor ama alan memnun satan memnun durumu olduğu için kimse kimseye karışmıyor.

İspanyollar da doğuştan leş oldukları için (Bunu ben demiyorum, neredeyse tüm Perugia diyor) buraya bayılıyorlar. Her gece (Pazar ve Pazartesi hariç) Happy Bar’ın önünde toplanıyorlar sabahın ilk ışıklarına kadar içip, şarkı söyleyip, dans ediyorlar. Öyle ki bazen 03.00’te FUTBOL oynadıkları bile oluyor!

Bu durum bizi deli ediyordu tabii. İçip içip sokağımıza hatta kapımızın önüne işeyenler mi dersiniz, sokağa gelip “işini” yapan torbacılar mı dersiniz ne ararsanız buradaydı. Mücadele ettiğimiz de oldu. Mesela ev arkadaşım çişini yapmaya gelenlerin üstüne su dökme konusunda üstad oldu. Bense yeterli sabra sahip olduğum zamanlarda aşağı inip onlarla partilemeyi tercih ettim. En azından ses yüzünden değil de eğlendiğim için uyuyamadım ahahahah. Bir de oranın merdivenlerinde bir anım var ki.. Bakalım zaman geçtikten sonra onu nasıl hatırlayacağım. Aşağıdaki fotoğrafı sabah 5 sularında, bar kapanıp da kimse kalmayınca çekmiştim. Ortam bu yani, bar dedikleri şey bu….

IMG_20180923_044355_801

Ama tabii mahalleli için aynı durum geçerli değildi. Bazıları polisi aramayı tercih ediyordu. Polis de gelip 5-10 dakika takılıp gidiyordu. Bu böyle devam etti. Ta ki bugün Facebook’uma gelen bu etkinlik davetini görene kadar. Happy Bar kapanıyor! Bir devir bitiyor. Artık rahat rahat uyuyabileceğim. Kapıya mı işediler derdi bile bitiyor! Nasıl mutluyum anlatamam. Konuyla alakalı bir şarkı bile yazdım:

“Bye bye Happy Bar,
Bye Bye Spanish Guys,
Hello peaceful nights,
I think i’m gonna cry-y”
fundaninharikalardiyari.wordpress.com – © 2018 – Tüm Hakları Saklıdır.
Erasmus, Filmler, Günlük

Macera Başladı: 82. Gün

Dün bir film gösterimine katıldım.

Erasmus’a geldim diye her gün partileyecek değilim ya! =)

Normal bir barın alt katını film gösterimleri, konserler ve belli etkinlikler için güzel bir salon haline getirmişler. 15 günde bir film gösterimi yapıyorlar. İlk filmleri Nuri Bilge Ceylan’ın “Uzak” filmiydi. (Nuri Bilge Seylan şeklinde telaffuz edebiliyorlar =)) Ona katılamamıştım ama bu kez Yorgos Lanthimos’un “Alpeis” filminin gösterimine katılabildim. Film gösterimleri ücretsiz, sadece film boyunca yiyip içtiklerinizi ödüyorsunuz. Evet film seyrederken yiyecek ve içki tüketebiliyorsunuz ve inanın bunu kimseyi rahatsız etmeden de yapabiliyorsunuz. Birden sinema salonlarındaki gürültülü şekilde patlamış mısır yiyen insanları düşünmeyin lütfen.

sinema_fhd.jpg

Film gerçekten muhteşemdi. Kalkıp da filmin tüm konusunu açık etmek istemiyorum ama ilerleyen günlerde aklımdakileri buraya dökecek başka bir yazı yazmak istiyorum. Film, hayatını kaybeden insanların yerine geçmeyi işe dönüştüren bir grup insanın hikayesini, benlik yitimi ve başkalarına hayatına olan özlem gibi kavramlarla inanılmaz güzel harmanlayarak anlatmış. Gerçekten çok sevdim.

Bir sonraki film, bir müzisyenin hayatını anlatacak dediler. Heyecanla bekliyorum bakalım şapkadan ne çıkacak.

fundaninharikalardiyari.wordpress.com – © 2018 – Tüm Hakları Saklıdır.

 

Erasmus, Günlük

Macera Başladı: 81. Gün

Perugia’nın soğuk olacağını, gelmeden iki önceki gece öğrenmiştim. Ama yine de bu kadar erken bu kadar soğuk olacağını asla düşünmemiştim…

Ocak ayında giyerim diye getirdiğim her şeyi daha Kasım ayı bitmeden giymiş oldum. O kadar üşüyorum, o kadar soğuk ki anlatamam. Hayatımda bu kadar üşümedim sanırım. Kendimi sıcak tutmak için elimden geleni yapıyorum. Gece yatağım sıcak olsun diye almadık şey bırakmadım. Su torbası aldım, kapkalın çoraplar, termal taytlar aldım. Dün ev arkadaşımla gidip elektrikli ısıtıcı bile aldık.  Doğalgaz bizi ısıtmaya yetmeyecekmiş gibi hissediyorum. Çok pahalı olmasını geçtim bile.

Ömrümde bu kadar üşümemiştim ve kış daha yeni başlıyor burada. Hayatıma kardan kadın olarak devam edeceğim sanırım =)))

fundaninharikalardiyari.wordpress.com – © 2018 – Tüm Hakları Saklıdır.
Kendime Not

Sabretmekten yorulduğunuz oluyor mu hiç?

Bazen kendimi çok bitkin hissediyorum. Hayatım hep birilerine bir şeyler anlatmaya, öğretmeye çalışarak geçiyor. Hep en zor insanları çıkarıyor hayat karşıma. Gerçekten çok yorulduğumu hissediyorum. Sabrediyorum, nefes alıyorum, hadi bir gayret Funda diyorum. Bir gayret daha, şimdi olacak, ha oldu, ha olacak! Nah oluyor!

Sonra bir başkasıyla kesişiyor yolum. Al baştan bir daha. Sıkıldım artık. Öğretmen değilim, anne değilim, kimseye sabretmek zorunda değilim. Doğmamış çocuğuma göstereceğim sabrı saçma sapan insanlarla tüketmekten yoruldum sanırım. Arada bir biri de beni idare etsin istiyorum. Bana yol göstersin, bana bir şeyler öğretsin, hayatımı kolaylaştırsın ya da bana yardım etsin. Çok şey mi istiyorum?

Hayat hakkında hiçbir fikri olmayan, doğada nasıl hayatta kaldığını anlayamadığım insanlarla uğraşmaktan yoruldum. Şu döngü kırılsın artık lütfen!

fundaninharikalardiyari.wordpress.com – © 2018 – Tüm Hakları Saklıdır.
Erasmus, Günlük

Macera Başladı: 79. Gün

Bugün size buradaki en muhteşem şeyden bahsedeceğim, okul yemekhanesinden!

Ben böyle yemekhane görmedim arkadaşlar. Hem çeşit bol, hem lezzetli, hem temiz hem de çok uygun. Çeşit çeşit ekmek, çeşit çeşit içecek ve su hem sınırsız hem de ücretsiz. Yemekler içinse değişik bir ücretlendirme sistemleri var. İnanılmaz değil mi? Gerçekten yürüyen bir sistemleri var, ahahaha.

Önce çeşitleri anlatayım sonra ücretlendirmeyi anlatırım.

Örneğin; yemekhaneye girdiniz, tepsinizi ekmeklerinizi, krakerlerinizi aldınız. Mevsim salatası, aperatif tabağı ya da sıcak salatalardan birini alabiliyorsunuz. Mevsim salatası her daim çok taze, aparetif tabağını hiç denemedim. Sıcak salatalar da genelde ya zeytinyağlı sebze yemeklerinden ya da haşlanmış sebzelerden oluşuyor. Bu yemeklerin tümüne “Contorni” diyorlar.

Sonra “primi” kısmına geçiyoruz. Burada da binbir farklı sosla 3 farklı çeşit makarna oluyor. Limon sosundan, et sosuna, patlıcandan fasülyeye onlarca çeşit makarna sosu çıkıyor. Üstüne isteğinize göre parmesan döküyorlar. Onun dışında bir çeşit çorba ya da pilava benzer bir şey oluyor. Bazen de çorbaya pirinç atıyorlar. Ben tam bir makarnacı olduğum için makarnasını ya da çorbasını hiç denemedim.

Sonra sıra “secondi”ye geliyor. Burada da et yemekleri oluyor. Izgara, haşlama, buğulama, sebzeli.. Her gün değişik çeşitlerde yemek çıkıyor.

Son olarak da meyve ya da puding ya da meyveli yoğurt seçeneklerinden birini alarak kasaya gidiyorsunuz. Peçete ve bardağınızı buradan alıyorsunuz. Sonra salatanıza, yemeklerinize baharat, yağ, sirke ya da sos dökmek isterseniz ufak bir masaya geçiyorsunuz. Sonra içecek bölümüne gidip istediğiniz içeceği alıp yemeğinizi yiyebiliyorsunuz.

Tabii bunları yemek istemiyorsanız, pizza – hamburger ve patates kızartması alabileceğiniz bir bölümü daha var ama oraya da hiç gitmedim.

Contorni + primo + meyve ya da yoğurt alırsanız sadece 2 Euro ödüyorsunuz. Contorni + secondi + meyve ya da yoğurt alırsanız 3 Euro ödüyorsunuz. Tüm bu saydığım yemekleri alırsanız da 4,5 Euro ödüyorsunuz. Bursluysanız her şeyi bedavaya alıyorsunuz. En pahalı hali bile o kadar pahalı değil aslına bakarsanız. Bu şehir öğrenciler için bulunmaz nimet!

fundaninharikalardiyari.wordpress.com – © 2018 – Tüm Hakları Saklıdır.

 

Erasmus, Günlük

Macera Başladı: 78. Gün

Perugia’ya gelip eve çıkacak olanlara tavsiyeler (Vol.1):

  • Lütfen araştırmanızı çok iyi yapın. Biz çok acele etmek durumunda kaldık. Evden memnunum ama yine de daha iyisi olabilirdi.
  • Öncelikle 6 ay kalacaksanız işiniz çok zor. Çünkü ev sahipleri burada 1 yıllığına gelen öğrencilere ev vermeyi tercih ediyor. Çok gezmeniz, çok insanla tanışmanız lazım. 6 ay kalacak olan bazı arkadaşlar, 1 yıl kalacaklarmış gibi davranarak yalan söylemeyi tercih ettiler. 1 yıl kalacağınızı taahhüt ettiğiniz bir evin kirası daha uyguna geliyor, ev sahibi bir çok kıyak da yapıyor. Genelde sözleşmeye evi boşaltacaksanız 2-3 ay öncesinden söylemeniz maddesi ekleniyor. O yüzden Şubatta çıkacak arkadaşlar, ev sahipleriyle bu ay yüzleşecekler. Ev sahiplerinin tepkilerini çok merak ediyorum.
  • Emlakçılar, kalacağınız ay kadar kiranın %10’unu bir demede alıyor, o yüzden umarım araya emlakçı girmeden ev bulabilirsiniz.
  • Özellikle eğer kış dönemi kalacaksanız, evin konumuna, ısı yalıtımına, penceresinin güçlü olmasına dikkat edin. Etrafı boş olmayan, aksine dipdibe bir sürü odadan oluşan sokaklardaki evlerden seçin. Perugia gerçekten çok soğuk, ben Ocak’ta giyerim diye getirdiğim her şeyi şu an giyiyorum. Korkunç bir durum. Kışın donarak ölmezsek iyidir.
  • Evin ışık alması bir başka önemli nokta. Bizim evimiz inanılmaz karanlık oluyor. Adam bize evi günün en ışıklı anında gösterince biz farkedemedik tabii. Ama karanlık ev depresif yapar gençler, evden çıkasınız gelmez. O yüzden mümkün mertebe aydınlık evlere bakın.
  • Merkeze konumu da çok önemli ama sakın ama sakın bar etrafında oturmayın. Bizim evin karşısındaki bar, pazar ve pazartesi günleri hariç her gün dolu. 12’den sonra oluyorsa bile gece 2’den sonra müşterisi inanılmaz bol. Çünkü o saatlerde açık olan çok az yer var Perugia’da. İnsanlar sarhoş olup kapımızın önüne işiyorlar. Sesler, bağırışlar, şarkılar da cabası. Ertesi gün bir işiniz varsa yandınız. O yüzden uyku düzenim çok değişti burada. Ben de aşağı inip onlarla muhabbet ediyorum. Hepsi dağılınca eve gelip uyuyorum. Günümü de ona göre düzenliyorum. Diğer türlü bu kadar İspanyol ile mücadele etmem mümkün değil.
  • Size faturaları üstünüze almanız gerektiğini söyleyecekler, inanmayın. Ev sahibinizle de halledebiliyorlar, boşuna para vermeyin. Bir de evlerin fiyatlarını iyi gözlemleyin. 50 Euro verip her şey dahil bir evde oturabilecekseniz fırsatı kaçırmayın.
  • Faturaları sayaç sisteminden takip ederek ödeyebiliyorsunuz. Ama kat sayıları gerçekten değişken, ortalama falan alıyorlar. Çok saçma bir sistem. Su faturası 2 ayda bir geliyor, gaz ve elektrik de biraz o şekilde. Su bir ay 4 katsayısı ile çarpılmış, bir ay 5,25 ile. Gerçekten anlam veremediğim şeyler de görüyorum burada.
  • “Condominio” dedikleri bir çeşit aidat var, biz ödemiyoruz çünkü apartmandan ziyade bir aile evi bizimki, zaten ne merdiveni temizleyen var ne ışığı değiştiren =)
  • Evin eşyalı oluşuna da dikkat edin. Bazı evler de lambanın ampulü bile yok. Bir kira kadar da eve harcama yapmanıza gerek yok.

Şimdilik aklıma gelenler bunlar. Biraz daha tecrübelendikçe yine yazacağım. Takipte kalın!

fundaninharikalardiyari.wordpress.com – © 2018 – Tüm Hakları Saklıdır.
Erasmus, Günlük

Macera Başladı: 77. Gün

Burada çöplerin çılgınlar gibi ayrıştırıldığını biliyor muydunuz?

Eve taşınana kadar ben bilmiyordum. Plastikler, camlar, kağıtlar ve organikler ayrı ayrı poşetlere konulup ayrı ayrı atılıyor. Bir turşu kavanozu düşünün, altı cam poşetine, üstü plastik ya da alüminyum oluşuna göre diğer poşete atılıyor. Her kategorinin belli bir poşeti var, atılması için belli günleri var. Mesela her aklınıza geldiğinde evdeki plastikleri atamıyorsunuz. Benim bulduğum lokasyon için salı ve cumartesi günleri plastik günleri. Organik çöpleri her gün atabiliyorsunuz ama camlar, plastikler ve kağıtlar için belli günlere uymanız gerekiyor. Örneğin camlar için çarşambayı beklememiz gerekiyor. Çöp poşetleri belediye tarafından veriliyor ve çöp arabası geldiğinde bir kod sistemi ile çöplerinizi atabiliyorsunuz. Size önceden verilen anahtarlık gibi bir cisim var, onun mutlaka yanınızda olması gerekiyor. Bunun dışında çalışanlar çok kibar ve güler yüzlü. Ayrıca yardımseverler. İtalya’nın en sevdiğim tarafı bu oldu. DERT YOK, TASA YOK, HERKES EĞLENCESİNDE ABİİİİİİ!

Bu çöp ayrıştırma ve belli günlere uyma olayının artı yanları olduğu gibi eksi yanları da var. Mesela kağıt çöplerin günü perşembe ve biz 3 perşembedir çöp saatinde evde değiliz. Evet çöp saati var, canımız her istediğinde de atamıyoruz çöpü. Bizim sokağımıza gelen çöp arabasını beklememiz gerekiyor. O da 18.55 – 19.15 arası bizim sokakta oluyor. Evimizde 4 poşet kağıt çöpü var. Umarım bu hafta atabiliriz.

fundaninharikalardiyari.wordpress.com – © 2018 – Tüm Hakları Saklıdır.
Erasmus, Günlük

Macera Başladı: 76. Gün

Hayatımda ilk kez bu kadar sık kütüphaneye gidiyorum desem inanır mısınız?

Türkiye’deyken ihtiyacım mı olmadı yoksa kalabalık mı gözümü korkuttu bilemiyorum ama burada her şey daha farklı benim için. bir kere kütüphaneler inanılmaz rahat ve çok sistematik.

Fotoğraflarda gördüğünüz kütüphane, “Biblioteca Umanistica” ismiyle anılıyor. Gitmeyi en sevdiğim kütüphane burası. Bunun dışında her fakültenin kendi kütüphanesi olduğu gibi, şehrin belirli yerlerine dağılmış ders çalışma alanları var. İnsanın çalışası geliyor gerçekten.

kütüphane3_fhd

Öğrencilere ücretsiz ve kaliteli bir internet bağlantısı da sağlıyorlar. Öyle her önüne gelen giremiyor tabi, önce uygulamasını yüklemeniz ve kendinizi uygulamaya tanıtmanız gerekiyor. Sonra size verilen QR kodunu kapıdaki cihaza okutup girebiliyorsunuz. Sınav zamanı çok dolu oluyor tabii. bu hafta tüm öğrenciler çalışacak yer aradığı için, Umanistica’da yer bulmak çok zorlaştı. Bu sistemin hem güzel hem kötü bir tarafı daha var. Kapasitesi belki 300 kişilik ama sistemde 150 olarak tanımlamışlar. Dolayısyla siz kahve almak için turnikeden dışarı çıktığınızda arkanızdan başka kişiler girmiş ve turnikeden 150 kişi geçmişse, birileri çıkana kadar kapıda beklemeniz gerekiyor ve bunu içeride tüm eşyalarınızın olması bile değiştirmiyor. Şarjınız mı bitti? Giremezsiniz! Telefonunuz yanınızda yok mu? Giremezsiniz! Mezun mu oldunuz? Giremezsiniz! İçerinin kapasitesi tanımlanmış kişi sayısına mı ulaşmış? Mümkünatı yok GİREMEZSİNİZ!

Ayrıca tüm kütüphaneler ve çalışma odaları inanılmaz aydınlık ve sıcak. Evden çok burayı tercih etmemin bir sebebi de bu. Diğer sebebi ise evde olduğumda içimden domestik bir kadının çıkması ve bana sürekli iş çıkarması. Hımm bulaşık birikmiş, hımm evi mi süpürsem, hımm burası tozlanmış mı acaba şeklinde yok yere kendime iş uydurmaya başlıyorum. O yüzden kendimi toparlar toparlamaz kütüphaneye gidip işlerimi halletmek beni çok mutlu ediyor.

Darısı tezime başlamamın başına…

fundaninharikalardiyari.wordpress.com – © 2018 – Tüm Hakları Saklıdır.
Erasmus, Günlük, Marvel

Macera Başladı: 72. Gün

İtalya’ya geldim diye tabii ki hobilerimden mahrum kalacak değildim. Daredevil’ın 3. sezonu düşer düşmez ben de her nerd gibi ekran başındaki yerimi aldım. İyi ki de almışım. Ne muhteşem sezon olmuş öyle be!

Bu noktada spoiler uyarımı vereyim de sonra kimseyle papaz olmayayım.

daredevil3_fhd

Bu sezonu izlemekten inanılmaz keyif aldım. Gerek ince ince işlenmiş psikolojik altyapısı olsun, gerek karakterlerin ve olayların gelişimi olsun, gerekse dövüş koreografileri olsun dizinin sezon finalini izlerken bittiğine üzüldüm bile diyebilirim.

Her şey mükemmel değildi elbette. Agent Nadeem karakteri beni sinirimden ikiye ayırdı. Her dizide böyle bir karakter koymasalar olmuyor. At gözlüklü ve ilk bakması gereken yere son bakan bir şark kurnazı dedektif. Bu kez bir arkaplan hikayesi de vermişler sağolsunlar. Tabii ki yaptığı saçmalıkları “ailesi için” yapıyor. Önce oğluna ve eşine güzel bir hayat vermek için, sonra onları kötü adamların elinden kurtarmak için.. Bu durumun bir sonunun gelmeyeceğini anlayınca da canından oluyor.

Tabii bu tarz kanser anları bir tek o yaratmıyor, Karen Page de bu senaryolardan nasibine düşeni alıyor. Gerçi mutluyum da geçen sezonlarda herkesin böyle anları vardı. Şimdi sanki hepsini Nadeem’de toplamış gibi olmuşlar. Foggy’nin kardeşini falan saymıyorum bile. Onlar apayrı bir hikaye. Karen sonra gönlümüzü on numara aldı ama onu da belirtmeden geçmeyeyim.

Gelelim bir türlü bitirmenin mümkün olmadığı Wilson Fisk ve eşrafına.. Wilson Fisk ile Matt Murdock’un karşılaştığı tüm sahneler efsaneydi ya efsaneydi. Hele o sezon finalindeki sahneler! Çok dayak döndü ama bu kez, öyle böyle değil, garibim Daredevil 3 sezonluk dayak yedi neredeyse. Kingpin’in dövüş sahneleri de her ne kadar benim için izlemesi zor olsa da çok başarılıydı. Dizinin tüm akışını çok sevdim.

daredevil3.1_fhd

Ve Daredevil 3. sezonun Anakin Skywalker’ı… “Bütünün iyiliği” adına çalışan FBI ajanı “sosyopat” Ben Pointdexter’ın, önce Kingpin’in tetikçisi sonra da Bullseye olmaya giden yolunu ilgiyle izledim. Hayatta tutunacak dalı olmayan bu adam beni derin şeyler düşünmeye sürükledi. Kötülük doğuştan mı gelir yoksa sonradan mı olur? Bir kere büyük bir yara alıp travmayı atlatamayan kötü insanların iyileşmesi mümkün müdür?

Biraz daha düşünmem gerek bu konuyu sanırım.

fundaninharikalardiyari.wordpress.com – © 2018 – Tüm Hakları Saklıdır.
Erasmus, Günlük

Macera Başladı: 71. Gün

Buraya geldiğimden beri inanılmaz çok yiyorum. Zaten her öğünde ya makarna var ya pizza. Nutellaları, kruvasanları, kurabiyeleri falan saymıyorum bile. Ama kiminle görüntülü konuşsam, sen zayıfladın diyip duruyorlar bana. Neyi farklı yapıyorum diye düşündüm veee diyetimi açıklıyorum =D

Olay hareket etmekmiş arkadaşlar. Ben istanbulda 5000 adım attım mı şoka giriyordum off ne kadar yürümüşüm diye. Perugia’ya geldiğimden beri telefonum 10bin adımdan aşağısını görmedi. Burada toplu taşıma kullanmıyorum, diğer insanlar da pek kullanmıyor o yüzden genelde boş oluyor ve rahat binebiliyorsunuz. Ama her yer o kadar temiz, o kadar güzel, o kadar harika manzaralarla dolu ve o kadar rahat yürüyebiliyorsunuz ki kimse toplu taşımayı tercih etmiyor.

Yollar genelde yokuş ve bolca da merdivenli ama gerçekten yürüdüğünüze değiyor. Yavaş yavaş, tadını çıkara çıkara. Yazının girişindeki fotoğrafı ben çekmedim, benim çektiğim fotoğrafların çözünürlüğü içime sinmedi, o yüzden internetten buldum. Merdivenlerin bitiminde uzakta gördüğünüz o sarı binaya çok yakın yaşıyorum ve inanın bu KOOCAAAAAA merdivenleri günde kaç kere inip çıktığımı kendim bile bilmiyorum. Sürekli hareket halinde olduğum için de zayıflıyorum anladığım kadarıyla. İstanbul’da olsam, bir yerden bir yere yürümek zaten eziyet, toplu taşıma ayrı eziyet, her şey ayrı eziyet. Böyle düşünmeye başlayınca gerçekten dönmek istemiyorum.

fundaninharikalardiyari.wordpress.com – © 2018 – Tüm Hakları Saklıdır.
Erasmus, Günlük

Macera Başladı: 70. Gün

Yine istemeden verdiğim bir aradan sonra buraya bir soruyla dönüyorum.

Erasmus’ta aşk yaşanır mı sizce?

Perugia’daki 2 aylık gözlemlerime dayanarak söylüyorum, yaşanamaz. Belki daha uzun süre kalacak olsanız falan tamam da 6 aylığına kalbinizi açtığınıza değmez bence. Çok mu pragmatik bir bakış açısı oldu? Yanlış ifade etmek de istemiyorum aslında.

Zeynep ile Andrey’in ilişkisi bile bittiyse, tüm ilişkiler biter bence burada. Gerçi ikisi de çoktan başka denizlere yelken açtılar ama ahahahah. Fotoğraftaki çiçeklerin biri Andrey’den, diğeri Marco diye çok alakasız ve hikayesi bizimle devam etmeyen bir çocuktan ama ortak özellikleri ikisinin de Zeynep’e gelmiş oluşu ❤ Burda gençler çok hızlı azizim, yeni nesil bizim gibi değil, biz böyle miydik hey gidi! =D

Tabii ki çok güzel hikayeleri olanlar da var. Erasmus’ta aşık olup yıllarca devam ettirmiş olan var, evlenip çoluğa çocuğa karışmış olan var, ayrılmış ama hala arkadaş olup sevgiyle anan var. Var da var. Güzel örnekler her zaman her yerde var.

Biraz yaşla da alakalı bence. Ben mesela gerçekten birine kalbimi açarsam diye ödüm kopuyor. Eğlenmesine çok şahane eğlenebiliyorsun burada ama iş duygusal bap kurmaya gelince sıkıntı başlıyor. Bir de İtalya’da olmak ve karşındakilerin İtalyan olması durumu var tabii. Adamlar yanyanayken harikalar ama evinize dönünce hafıza kaybına uğramış gibiler, aramak sormak yok. İtalyan erkeklerine dair edindiğim en büyük negatif izlenim budur. Ve mesela sizi bir yere davet ediyorlar, sizinle bir plan yapıyorlar ya, arkası yok. O gün planı yaptı mı yaptı tamam sonrasında unutuyor o planı. Mesela bize bir akşam yemeği yapma sözü verildi, bizimle markete gitme sözü verildi, bana Spello’ya bir gezi teklif edildi, başka bir arkadaşa akşam bir şeyler içmek teklif edildi, bir başkasına yine bir Spello gezisi teklif edildi. Ama bu kadar. Devamı yok. Sen yazmasan, adam yazıp “Napıyoruz akşam” diye sormuyor. Sen yazarsan da çok büyük ihtimalle ekildiğini öğreniyorsun ahahahaha. Çok enteresan adamlar. O yüzden birlikteyken çok eğlenip, bir sonraki gün için bile yaptıkları tekliflerini kabul etmemek gerekiyor bence =D

Sevgilisi olup başka ülkeden buraya gelen adam da sapıtıyor, kadın da. İtalya o anlamda çok garip memleket. Biraz da genişler o anlamda. Duygusal olarak çabuk bağlanan biri değilseniz ya da herhangi bir düzenli ilişki peşinde değilseniz burası aşırı eğlenceli. Ama saydığım özelliklere sahipseniz, kalbinizi özenle korumanız lazım. Çünkü özellikle erkekleri kalp nasıl çalınır konusunda uzmanlık yapmış gibiler. O kadar güzel şeyler söylüyorlar, o kadar büyük jestler yapıyorlar ki, karşı koymak elde değil.

Önümde kalan aylarımı merakla bekliyorum. Günler neyi gösterecek bilmiyorum ama umarım çok güzel şeyler gösterir ❤

fundaninharikalardiyari.wordpress.com – © 2018 – Tüm Hakları Saklıdır.
Erasmus, Günlük

Macera Başladı: 63. Gün

Bugün biraz yalnızlık duygusuyla ilgili bir şeyler yazmak istiyorum.

Bunun, Perugia’nın zaten kapalı olan ve gittikçe de kapanan havasıyla bir ilgisi var mı bilmiyorum ama buraya geldiğimden beri içimde kocaman bir yalnızlık duygusu taşıyorum. Buraya gelene kadar anavatanını bu kadar seven bir insan olduğumu bilmiyordum açıkçası..

Nereye gidersen git, kalbini, ruhunu değiştirmediğin sürece huzursuzluğun devam eder derdi bir kaç arkadaşım. Neyi değiştirmem gerektiğini bilmiyorum belki de. İçimdeki huzursuzluk beni yakalıyor ve bırakmıyor. Bunun gerçekten insanların arasında olmakla da bir alakası yok. His geldi mi gitmiyor. Düşünüyorum, kendimi yokluyorum acaba yine mi gelecek kaygısına düştüm diye, onun da cevabını bulamıyorum. Bir şeyle oluyor ama anlamlandıramıyorum. Adlandıramıyorum.

Buraya gelmemin hayatımda büyük anlamlar taşıdığını düşünüyorum. Mesela ben bir üniversite öğrencisinin şu anda olduğu yaşta, asla onlar kadar özgür olamadım. Hele şu an Perugia’dakiler kadar asla. Bunu belirtiyorum çünkü bu fark kocaman. Gençlerin hamurunun mayasını etkileyecek kadar hem de. O yüzden burada insanlar bu kadar mutlu, bizler de mutsuzluktan ölüyoruz.

Ya da kadın erkek ilişkileri dahilinde burada yaşadıklarımı asla cesaret edip İstanbul’da yaşayamazdım. O yüzden kesinlikle daha özgür ve cesur olmam gerektiği ile ilgili ipuçlarını yakaladım. Ama benim için sonra ne var? Onu da bilmiyorum. Sürekli bir şey bekliyorum ve ne için harekete geçmem gerektiğini bulamıyorum. Kime döneceğimi, kim soracağımı da bilmiyorum. Yanımdaki insanların hepsi çok genç tabi, oradan da destek alamıyorum.

Bakalım, yarın daha güzel olur umarım.

fundaninharikalardiyari.wordpress.com – © 2018 – Tüm Hakları Saklıdır.
Erasmus, Günlük

Macera Başladı: 62. Gün

İtalya’ya gelince en çok yapmak istediğim şey gezmekti. Hala öyle aslında, bir şey değişmiş değil. 2 ay içerisinde Assisi’ye, Pisa’ya, Floransa’ya ve Bologna’ya gidebildim.

İtalya’nın her yeri ayrı güzel. Her bir kültürel yapıyı çok güzel korumuşlar. Kendi yapılarına önce kendileri saygı duyuyorlar, sonra gelen konuklardan saygılı olmasını bekliyorlar. Sonuçta ihtiyaçları olan saygıyı eksiksiz alabiliyorlar.

Floransa_fhd

İçerinde en sevdiğim yer Floransa oldu. Bu Floransa’ya ilk gidişim değil ve nedense o şehre aşığım. O kadar güzel ki. Bir de hayalim var, Floransa’da yaşamak ve bir dondurmacıda çalışmak istiyorum. Minik bir evim olsun, bir Vespa alayım, işe falan onunla giderim diyorum. Akşamları da Piazzale Michelangelo’ya gidip bir kadeh şarabımı ya da Spritz’imi içeyim diyorum. Hayat bu olsun yani ❤ Bazen bu hayalimi insanlara anlattığımda dalga geçiyorlar. Çünkü illa çok BÜYÜK hayallerim olmalı, en azından o dondurmacının sahibi olmalıyım, hatta dondurmacı zinciri açmalıyım! Ne saçma hayat!

Bologna_fhd

Bologna’nın yeri ayrı, tüm sosyal aktiviteleriyle, tarih kokan yapılarıyla, hareketliliği ve yerleşim alanıyla tam bir öğrenci şehri. Perugia gibi değil, Perugia biraz kasaba gibi kalıyor onun yanında. Bologna’ya gidip tanıdık markaları görünce, İtanbul’da yaşadığımı hatırladım. Perugia’da yaşadığım yerin yakınında hiç AVM yok, dolayısıyla AVM kültürünü unutmuşum. Zaten sevmezdim ama farkettim ki yokluğunu hissetmemiş, varlığını hiç de özlememişim. Güzel ve uyguna yiyip içmek için de Bologna çok uygun.

Pisa_fhd

Assisi’den daha önce bahsetmiştim, Pisa ise o kadar sarmadı beni ne yalan söyleyeyim. Kuleden ibaret ve turist dolu. Fiyatlar ise bu anlattığım yerlerin arasında en yükseği. En komik kısmı ise Türkçe bilen esnaflardı. “Hadi bakalım Demet Akalın”, “Falan filan İnterMilan”, “Gel abla”, “Batan geminin malları bunlar” gibi deyimleri öğrenmişler, Türk olduğunuzu anlayınca peşinizi asla bırakmıyorlar.

En kısa zamanda yeni yerler gezip yepyeni şeyler görmek istiyorum ❤

fundaninharikalardiyari.wordpress.com – © 2018 – Tüm Hakları Saklıdır.
Erasmus, Günlük

Macera Başladı: 61. Gün

Konumuz gece hayatı…

Yazacaklarım belki sizi hayal kırıklığına uğratabilir, belki de buraya gelmek için büyük heyecan duyabilirsiniz kimbilir! Perugia’nın gerçekten enteresan bir gece hayatı anlayışı var. Bir kere her şey leş. HER ŞEY.

IMG-20181020-WA0001

Başta acaba Erasmus partilerini görüyorum, ondan mı böyle düşünüyorum dedim ama gerçekten öyle bir şey değil. Gerçek Perugialılar genelde ev partisi düzenliyorlar.

Ev partisi düzenlemedikleri zamanlarda da hepsinin arabaları olduğu için banliyödeki gece kulüplerinin partilerine katılıyorlar. Ya da evde bir önparti yapıp akabinde gece klüplerine geçiyorlar. Gece klübü partilerine binbir isim verseler de içerik hep aynı, TRASH. Mesela 3 salonda parti olacak diyorlar, birinde TRASH çalıyor, birinde REGGAETON diğerinde de bildiğimiz klüp şarkıları. Gece 2’ye kadar eğlendin eğlendin. Gece 2’den sonra ortam oldukça leşleşiyor. Tabii bundan inanılmaz zevk alan ve bununla çok eğlenen insanlar da var ama ben onlardan olamıyorum istesem bile.

Üçüncü seçenek ise Centro Storico’nun merkezinde bulunan merdivenlerde ve etrafındaki barlarda takılmak. Ne kadar soğuk olursa olsun insanlar buraya geliyorlar. Bizim ülkemizdeki kapı önü ısıtıcısı kültürünü özledim yemin ederim. Burada hiçbir yerde yok. Genelde her yer 20.00 – 22.00 gibi kapanıyor. Bazı barlar 02.00ye kadar açık oluyor. “Evimin önündeki Happy Bar’ın 05.00e kadar açık olması rezaleti”nden bahsetmiyorum bile..Perugia’daki tek açık yer inanın. Korkunç. Neyse konumuza dönüyorum. İnsanlar o barların önünde toplanıp içkisini alıp muhabbet ediyor. Bir nevi yeni insanlarla tanışıp hepberaber sosyalleşiyorlar. Arada müzik oluyor, gitarını, perküsyonunu ya da hoparlörünü alan meydana geliyor. Çeşit çeşit müzik arasından isteyen dans ediyor, isteyen muhabbet ediyor. Ama tabii 02.00’den sonra burada da işler absürdleşiyor.

Bunun dışında bir de ESN ve partileri var ki onu gelmeye yakın yazsam daha iyi olur =D

Şimdilik bunun dışında bir gece hayatı bulamadım. Umarım bulurum. Bulursam mutlaka paylaşırım.

fundaninharikalardiyari.wordpress.com – © 2018 – Tüm Hakları Saklıdır.
Erasmus, Günlük

Macera Başladı: 60. Gün

Sonunda neredeyse 50 gün önce başvurduğumuz oturma izni randevumuz için “Questura” dedikleri yere gittik.

Zeynep’in randevusu 8.14’te benimki 8.28’deydi. 8.14 nedir ya? Çok komik değil mi? Erkenden kalktık gittik ve gördük ki o birimin açılış saati 8.14müş! Tabii ki hiçbir şey zamanında başlamadı. Şaşırdınız mı?

Bu kısmı sizin için yazıyorum değerli Perugia’yı seçmiş sevgili Erasmus öğrencileri! “Questura”ya gittiğinizde yanınızda mutlaka 4 fotoğraf, sağlık sigortanız ve pasaportunuzun aslı bulunmalı. Yoksa yandınız! Hele de bizim gittiğimiz saate randevu verirlerse, etrafta hiçbir şey olmadığı için çok çok uğraşırsınız. 4 fotoğrafın sadece ikisini kullanıyorlar ama yine de sizin yanınızda bulunsun. Sağlık sigortam tek kopya olduğu için fotokopi çektirmemi istediler, açık hiçbir yer bulamadık. İstanbul’da en son çıktı başına benden 4 lira alan amcayı aramadım tabii ama bu da enler arasında yer alabilir maceramda bence.

Memurlar kesinlikle İngilizce bilmiyor bir kere, baştan anlaşalım ve biraz da kafadan kırıklar. Bazı yönlerden (!) gerçekten bize benziyorlar. Oldum olası bu evrak işlerini sevmem zaten, gidip gelip bize bu konuda en benzeyen ülkeye düştüm =D Ayrıca benimle ilgilenen kadını başkaları da çıldırttı. 50 yaşlarında bir kadın geldi, “Massimo” diye birini arıyormuş, Massimo nerde diye diye benim kadını çıldırttı. Kadın en sonunda geldi, Massimo’ya telefon almış, bunu bırakacaktım dedi. Massimo belli ki genç, kanı kaynıyor falan. Ortada yok tabii! Benim memur kadın “Annesi misiniz?” diye sorunca ben bile gerildim. Değil tabi, annesi olsa böyle mi gelir? Sonra kadın da yüzü asık şekilde ortamı terketmek zorunda kaldı…

Dosyaları teslim ettikten sonra size verilen kağıtla parmak izi vermeye gitmeniz gerekiyor. Orada çok tatlı ve ilgili bir kadın vardı, asla hakkını yiyemem. Parmak izi verir vermez, geri dönüp size verdikleri kağıdı iade etmeniz gerekiyor. Bunu da yapınca işiniz bitiyor. Ama biz bununla yetindik mi? ASLA!

Aklımızda bin tane soru vardı. “Biz bunu nereden takip edeceğiz?” “Ne zaman haber alabiliriz?” “Şimdi biz taşındık ya, ama yurdun adresini vermiştik, bir şey olur mu?” Zeynep’in elinde bana verilmeyen bir kağıt vardı, o neydi, gerekli miydi mesela falan diye diye kendimizi başka bir ofiste bulduk. Çok şükür burada baya iyi İngilizce konuşan bir memur vardı. Bize o yardım etti. Kadın tüm sorularımıza teker teker güzelce cevap verdi. Adresimizi taşımamız konusunda her şeyi çok güzel anlattı.

Adres taşıma konusu başlı başına olaydı. Ev sahibimize ilişkin bilgileri vermemiz gerekiyordu. Zeynep adama mesaj attı ama kapı duvar. Ben tabii inanılmaz tedbirli bir insan olduğum için, kontratımız dosyalarımın arasındaydı. Her şeyi oradan bakıp doldurduk. Ve ANTİKRİMİNAL birimine gidip teslim ettik. Baya zili çalıp içeri giriyorsunuz ve zili çaldığımızda kapıdaki 4 adamın bize bakışlarını görmeliydiniz. Ufacık tefecik kızlar, yollarını kaybetmiş gibi napıyorlar burada der gibi bakıyorlardı. Orası daha bambaşka ve komik bir hikaye ama önce bunu bitireyim. Bizim enteresan ev sahibimiz, tırsmış bir şekilde ona haber vermeden hiçbir şey yapmamızı istediğini söyleyen bir mesaj atmış. Tabii biz eve dönerken attığı için bir hükmü yok. Bu adam kesin usülsüz kiraladı bu evi bize, o yüzden bu kadar tıstı adım gibi emindim. Daha sonra Zeynep, Andrey’inn ev sahibine mesaj atınca durum ortaya çıktı. Biz burada oturduğumuz için bunun ev sahibi tarafından yetkililere bildirilmesi gerekiyormuş. Bu adam kesin bunu da yapmadı. Tesadüfe bakın ki eve gelince emlakçımız yarın görüşmek için bize mesaj attı..

Bakalım bu iş daha nerelere uzanacak..

fundaninharikalardiyari.wordpress.com – © 2018 – Tüm Hakları Saklıdır.
Erasmus, Günlük

Macera Başladı: 59. Gün

Size radyo maceramdan bahsetmiş miydim? Şimdi bahsetmenin tam sırası! Çünkü baldan tatlı arkadaşım Rodrigo ile birlikte orada bir program yapmaya başladık ❤

Adını “Stranger’s Corner” koyduğum bu program bana çalışmayı ne kadar sevdiğimi hatırlattı. Yine bir mikrofonun karşısına oturmak, bir şeyler üretmek sonra onu düzenlemek beni çok iyi hissettirdi. Burada bazen kendimi fazlasıyla “Strange” hissettiğim için bu adı kullandım. Benden sonra buraya gelip de kendisini “Strange” hisseden birine ulaşır da bu histen biraz da olsa uzaklaşır umuduyla tabii.

Dinlemek isteyen için linkini aşağı bırakıyorum. Çok eğleneceğinizden eminim. Program bundan sonra her Çarşamba saat 18.00’de, tekrarlarıyla Cumartesi 13.30 – Pazar 14.00’te radiophonica.com’da!

Strangers’ Corner – Ep.1

fundaninharikalardiyari.wordpress.com – © 2018 – Tüm Hakları Saklıdır.
Kendime Not

Bugün Yolculuk Kalbime, Ruhumun İçine

“Kendi hayalimi bulmaya, hayalim için hedefler koyarak peşinden gitmeye, kendimi ancak ve sadece kendime teslim etmeye niyet ediyorum.” 

Bu gerçekten de etiketin hakkını verecek bir konu. Bu gerçekten de kalbimden geçtiği için yazdığım bir niyet. Sadece kendime not. Şu fotoğrafa bakıp, bugünkü hislerimi hatırlasam yeter ❤

fundaninharikalardiyari.wordpress.com – © 2018 – Tüm Hakları Saklıdır.