Diziler, Günlük, İstanbul'da Yaşamak

Yaz Dizileri ve Baş Kadın Karakterleri

Birkaç yazdır bir furya başladı farkında mısınız? Her sene yaz dizileri vardı ama konuları en azından birbirinden farklıydı. Belli noktalarda birbirlerinden ayrılıyorlardı. Ama şimdi yaklaşık son üç yazdır falan her yaz dizisinin konusu aynı.

Erkek başrolümüz, mutlak surette yakışıklı olan, olmasa bile o şekilde adlandırılan, her bölüm en az bir kez üstü çıplak gezen, karanlık bir tarafı da bulunan, sürekli tek gecelik aşk yaşayan ama içten içe hasretle aşkı bekleyen bir kahraman oluyor genelde. Bir de zorla aile şirketinde çalışıyor, bu çok önemli. Yoksa sanatçı bir tarafı da var. Ama işinde o kadar mükemmel ki aile şirketinin ona illa ki ihtiyacı oluyor.

Kadın başrolümüze ise, olabildiğine “saf”, eline erkek sinek değmemiş, sakar, pek az yetenekli ama çok güzel ya da öyle olmasa bile öyleymiş gibi anlatılan ve tabii ki erkek başrole kafa tutan bir kahraman olmak kalıyor. Kafa tutuyor dememe bakmayın, aynı zamanda ayağı kayıp erkek başrolün tam da kucağına düşmediği zamanlarda el pençe divan da duruyor. Sekreteri/asistanı/hizmetçisi gibi bir görevde oluyor bu kadınlar genelde. Geçen sene bir kadını şöfor olarak da görmüştüm yanlış hatırlamıyorsam.

Yardımcı roldeki erkek oyuncu da kesinlikle bu kadın başrole aşık olan, daha sempatik, zaman zaman erkek başrolümüzü kıskanan ama asla onun kadar zeki ya da yetenekli olamayan bir adam oluyor. Ne övdüler şu erkek başrolü, ne tapındılar be!

Yardımcı roldeki kadın oyuncu da tamamen yılan oluyor işte aman sevgilileri ayırayım, aman rakip firmaya çalışayım, aman kötülük yapayım falan. Böyle geçiriyor günlerini. Eğer yazarlar iyi günündeyse ona da neden böyle olduğuna dair bir zaman ayırıp gösteriyor. Hatta o karakter sevilirse, içindeki iyilik parlatılıyor, ev bark çoluk çocuk sahibi oluyor o da.

Şiveli konuşan çalışanından, efemine davranışları olan arkadaş karakterinden, saçma sapan kelimeler uyduran “tikky” gruplardan, erkek karakterin daraldığında akıl aldığı babacan adamlardan falan bahsetmiyorum bile. Onlar olmadan tüm diziler eksik kalıyor zaten. Çilekeş bir anneyi de unutmamak lazım tabii. Kadın dediğin, zaten çilekeş olmaz mı?

Gizem yok, macera yok, insanlığa bir hizmeti yok, topluma bir mesajı yok, eğlence deseniz vermiyor -haksızlık etmeyeyim şimdi 15 yaşındaki kuzenim çok eğleniyor izlerken, ama o her şeyi izlerken çok eğleniyor.-

Toplumdaki dönüşümlere televizyonun öncülük ettiğinden ve edeceğinden eminim. Televizyonlarda bunları izleyen gençler için, özellikle de kızlar için gerçekten çok üzülüyorum. Çünkü o sahneler onlara yapışıyor. Bir erkeğin korumasına muhtaç olduklarını ya da bir erkeğin kıyafetine yorum yapmasının onları sevdiği anlamına geldiğini düşünmeye başlıyorlar. Bu yüzden lütfen çocuklarınızı ve gençlerinizi televizyondan uzak tutun.

fundaninharikalardiyari.wordpress.com – © 2018 – Tüm Hakları Saklıdır.
Diziler

Dark’ın Ardından..

Yayınlandığı ilk günden beri izlemeyi merakla beklediğim bir diziydi Dark. Alman yapımı bir zaman yolculuğu masalı olduğunu duyduğumdan beri kendimi hazırlıyordum. Bilim-kurgu hikayelerinin özellikle de zaman yolculuğunun meraklısı olan ben, bu diziyi izlemek için inanılmaz heyecanlıydım.

3-4 gün önce yayınlanan ilk bölümünü izleyerek başladım maceraya. İzlediğim en gergin dizi olabilir gerçekten. Müzikler, sesler, efektler, inanılmaz ciddi Alman oyuncular ve bol bol Almanca (Almanlar’dan mı korkuyorum yoksa Almanca’dan mı çözemedim.) daha hikaye başlamadan gerim gerim gerilmeme neden oldu.

Sezonun yarısına geldiğimde hala kim kimin oğluydu, kim kimin geçmişteki haliydi, geçmişte kim kimin akrabasıydı ve diğer insanlarla ne gibi ilişkileri vardı onları oturtmaya çalışıyordum. Aklımın bu kadar karıştığı başka bir dizi daha izlemedim sanıtım. Belki Lost.. Lost’u çok sevmiştim. Lost en azından 100 soru sorduruyorsa, 50’sini cevaplandırıp 100 soru daha bırakıyordu kucağımıza. Ama Dark! Dark, 100 sorunun 2’sini cevaplandırıp 302 soru daha ekliyor sıraya. Gizemler içinde kaybolmayı seviyorsanız Dark tam size göre.

Bugün bitirdiğim Dark’ın ikinci sezonu izler miyim bilmiyorum. Malum en iyi ihtimalle senede bir kez 10 bölümlüğüne evlerimize konuk oluyor bu diziler. Şu anda bile zor izledim, bir sene sonra ne kadarını hatırlarım bilemiyorum. Bir tek mağarayı çok net hatırlayacağım kesin =) Dizi bitirken kafamda onlarca soru dönüp duruyordu, unutmadan buraya not etmek istedim.

dark_2_fhd

-Buradan sonrası spoiler içerir-

Yani bazı kısımları o kadar anlamadım, o kadar manasız geldi ki anlatamam. Keşke biraz daha açsalardı konuları, ya da biraz daha cevap verselerdi.

Mesela:

  • Çocuklar neye göre, hangi sırayla kaçırılıyolar?
  • Geçitleri ve zaman yolculuğu yapılabildiğini ilk kim, ne zaman ve nasıl farketti?
  • Gelecekte Jonas’ı karşılayan, yaralı yüzü olan kız kim?
  • Gelecek o hale nasıl gelmiş?
  • Olayların başlangıcı 1953 mü yoksa daha geriye gidiyor mu?
  • Olayların başlangıcı daha geriye gidiyorsa Helge’den önce çocukları kim kaçırıyordu?
  • Helge öldüğüne göre, yeni Helge (yani Noah’ın çocukları kaçıracak yeni maşası) Bartosz mu oldu?
  • Noah’nın tüm bu olaylardaki rolü ne? Neden yaşlanmıyor? Agnes’in babası olabilir mi?
  • Nielsen – Kahnwald erkeklerinin DNAsında ya da soy ağacında bir şey mi var? Zamanlar arası zarar görmeden nasıl geçiş yapabiliyorlar? (Bu tezi çökerten en büyük şey Helge’nin de geçitlerden kolayca geçebilmesi oldu -ama annesi Helge’nin kimin çocuğu olduğundan emin değildi. Belki de o da rahibin çocuğudur. Bilemiyorum çok karışık =/)
  • Jonas, Noah’ın elinden nasıl kurtuluyor?
  • Claudia kime neden hizmet ediyor?
  • Jonas kurtulduğunda Claudia tarafından gerçekten kandırılıyor mu? Son sandığımız başlangıcın yani solucan deliğini sıfırlamasının değiştirilmesi mümkün değil mi?
  • Eğer geçmiş değiştirilemiyorsa neden herkes zaman makinesi yapmaya çalışıyor?
  • Zamanın akışı değiştirilemiyorsa ve patlama hiçbir şeyi çözmediyse Noah ne planlıyor?
  • Regina olayların ne kadarına hakim? Neden annesinin öldüğünü söyledi? Ayrıca Alexandr diye bildiğimiz kocası kimi neden öldürüp kimliğini çaldı? Hannah’yı bitirmek daha kolay iken neden Ulrich’i bitirmeye çalışıyor?
  • Mikkel bunca zaman geçitleri çalıştıktan sonra neden kendi zamanına geri dönmeyi seçmedi?
  • Ulrich nasıl geri dönecek? Egon’un ona bu denli takıntılı olmasının nedeni ne?
  • Helge Ulrich’i nasıl hiç hatırlamıyor? Yara izi kalmış, olay yaşanmış, Ulrich onu öldürmeye çalışmış. Buraya kadar tamam. Peki ya sonra?
  • Peter Doppler, Mads’in cesedi portaldan düştüğünde neden eşinden önce Tronte’yi aradı? Olayları eşine anlatması daha kolay olmaz mıydı?
  • Zamanda yolculuk eden bu insanların varlıkları zamanı neden değiştirmiyor? Sadece bazı noktalarda müdahil olup değiştirebildiklerini gördük. Olacaklara daha doğrusu olması gerekenlere müdahil olabiliyorlar. Ulrich’in telefonu, saatçiye verilen kitap ve taslaklar, Mikkel’in Jonas’a mektubu ya da bir çok kişide gördüğümüz “Zaman Yolculuğu” kitabı gibi maddeler elden ele dolaşıp her şeyi birincil derecede etkiliyor, diğer şeyler neden etkilemiyor?
  • İnsanlar her seferinde aynı şeyleri mi seçiyorlar? Sanki sürekli tekrar ediyormuş gibi bıraktılar bu döngüyü. Hiç farklı karar veren yok mu? İnsanların özgür iradeleri olmadığına bir vurgu mudur bu?
  • Ayrıca enteresan bir inanç felsefesi var dizide. Tanrı var mı? Planı var mı? Özgür irademiz var mı yoksa ne yaparsak yapalım, oynamamız gereken rolü mü oynuyoruz hayatta?

Gibi gibi bir sürü soru var aklımda. Ayrıca bence bu hikayede savaşan sadece iki cephe yok. Büyük ihtimalle dizi devam ederse 2. sezonda farklı cephelerle de tanışacağız.

Enteresan bir hissi var dizinin, ilk sezonu hakkıyla hatırlıyor olursam, ikinci sezonu da takip ederim belki.

fundaninharikalardiyari.wordpress.com – © 2018 – Tüm Hakları Saklıdır.
Diziler

Sense8 ve Görünenin Arka Yüzü

Sense8’i mutlaka duymuşsunuzdur. İzlemediyseniz bile hayatınızın bir yerinden size mutlaka ulaşmıştır. Duymadıysanız ben biraz anlatayım size.

Son bir kaç aydır, dizi izlemeye yetecek kadar zamanım yoktu. Kendime yaptığım izleme listesinin de bir numarasında Sense8 duruyordu. Sonunda bir arkadaşımın “bayılacaksın, çok seveceksin!” ısrarlarına dayanamayarak izlemeye başladım.

Ve bir diziye AŞIK OLDUM!

Yapılan yüzlerce, binlerce çiğ yorum olduğunu biliyorum. İnsanların eşcinsel sevişme sahnelerine takıldıklarını, bu nedenle diziyi eşcinsel pornosu olarak eleştirdikleri yorumlarını gördüm. Maalesef. Maalesef diyorum çünkü bu inanılmaz yüzeysel bir bakış açısı. Sense8’te sevişme sahneleri var evet ama bir Game of Thrones’takinden ya da bir Spartacus’tekinden fazla değil. Game of Thrones bize tecavüzü ve ensesti izletirken bu kadar yoğun eleştirel yorum yapıldığını görmemiştim mesela. Sanıyorum insanları eşcinsellerin sevişiyor olmasına duydukları hisler bu tarz bir yüzeyselliğe itti.

Neyse Sense8’e dönecek olursak, dizi Angelica Turing isimli bir kadının,  yine duyusal olarak birbirine bağlı 8 kişiyi yine duyusal olarak doğurmasıyla başlıyor. Dizinin sonuna kadar bu hikaye asla sürükleyiciliğini kaybetmiyor, izleyenlerin heyecanı bir an bile azalmıyor. Zaten Wachowski Sisters’ı hepimiz tanıyoruz. Filmlerinin çoğu başyapıt olan bu kardeşlerin diziye de neler katacağı ortada. Muhteşem kovalamaca sahnelerini, olağanüstü dövüş koreografileri takip ediyor, karakterlerin dramatik olarak muazzam arada kalışlarıyla heyecanın dozu asla azalmıyor.  Çekimlerin güzelliği ayrıca dünyanın gerçekten dört bir yanında yapılıyor oluşu da bir başka büyüleyici detay. Karakterlerin her birini çekim yapılan alanlara götürdüklerini herhangi bir şekilde stüdyo ya da efekt kullanmadıklarını da belirtmek isterim.

Bir Karakterin Nesi Var Sekiz Karakterin Sesi Var

Karakter demişken, Sense8’in karakterleri de muhteşem tasarlanmış. Sanırım Sense8 karakterleri sıralamam şöyle:

  1. Sun
  2. Lito
  3. Will
  4. Wolfgang
  5. Capheus (1.Sezon)
  6. Nomi
  7. Riley
  8. Capheus (2. Sezon)
  9. Kala

Sun’ın gücü, Lito’nun aşkı, Will’in sağlamlığı, Wolfgang’in yalnızlığı, Capheus’un güvenilirliği, Nomi’nin zekası, Riley’in cesareti, Kala’nın bilgeliği beni onlara bağladı. Sevmediğim tek bir duyusal karakter yok aralarında. Hepsinin hikayesi ayrı etkileyici.

Sense8 diyince bu kadar bayılmama neden olan en önemli özellikse dizinin bir aile hissi yaşatıyor olması. Karakterler asla yalnız değiller ve en zorlu anda birileri onlara o andan kurtulması için yardım ediyor. Bu mükemmel bir şey.

Ayrıca ben de kendi çapımda beynimizin her şeye ulaşabilir olduğunu ama bizim bunu kullanamadığımıza inanıyorum. Yani aslında her şeyi öğrenebilir, her şeyi uygulayabilir haldeyiz. Ama adım atmıyoruz. Dizi bu 8 kişinin her türlü bilgi ve donanımızı birbirlerine açabildikleri bir havuz oluşturarak bunu çok güzel kullanmış. Bunun dışında birbirleriyle bağlantıda olup konuşabilmeleri konusunu da iç sesimize bağlıyorum. Yeterince sakin kalıp, yeterince dikkatli dinlersek en büyük yolgöstericiliği bize içsesimiz yani yine kendimiz yapıyoruz. Keza şefkat göstermeyi de..

Dizi de aşk da var, politika da var, haksızlığa uğrayan insanlar da var, fakirlik de var, iki yüzlülük de var, aile olmak da var, yalnız kalmak da var. Muhteşem kullanımı olan müzikler de var. Her şey var. İşte bu yüzden ben de bu kadar sevdim Sense8’i ❤

Sense8, 2 sezon, 2 özel bölüm ve bir minicik belgeselden oluşuyor. Zamansız bitişi dünya çapında bir sürü fanını üzdüğü gibi beni de üzdü. Daha anlatacak en az 5 sezonluk hikayesi vardı bence.

Suya sabuna spoilera dokunmadan ancak bu kadar anlatabiliyorum. Bayıldığım sahnelerden birini de aşağıda paylaşıyorum. Umarım sizler de izler, görünen sahnelerin ötesini görerek ne demek istediğimi ilk elden deneyimlersiniz.

fundaninharikalardiyari.wordpress.com – © 2018 – Tüm Hakları Saklıdır.

 

Diziler

Dizi İncelemeleri

Kendimi biledim bileli çok koyu bir yabancı dizi hayranıyımdır. İzlediğimi hatırladığım ilk dizi, o zamanki adı “Kanal E” olan Cnbc-E’de izlediğim “Dawson’s Creek”ti sanırım. Bir de gündüz kuşağı dizisi “Passions”…

İlk defa evlerimize konuk olan yabancı diziler, günden güne ilgimi çekmeye başladı. “The Guardian”, “Boston Public”, “Roswell”, Robert Downey JR’a aşık olmama neden olan “Ally McBeal”, “Buffy The Vampire Slayer”, “Gilmore Girls”, “Lost”, “Dexter”, “Prison Break”, “Breaking Bad” derken tam bir yabancı dizi bağımlısı oldum.

Yıllar içinde bir çok forumda, sözlükte yazdım. Bana sürekli blog aç diyen arkadaşlarımı hiç dinlemedim. Sonra bir baktım, dizi incelemesi yapan blogger olmak bir meslek haline geldi. İnsanlar yabancı dizi konulu sitelerden para kazanmaya başladı.

Üstünden yıllar geçti, bir arkadaşımın ricasıyla ve benim merakımda bu mecraların birinde yazmaya başladım. Aşağıdaki linkte izlediğim dizilerin bazılarına ait incelemeler bulabilirsiniz. Saatlerimi harcayıp, bölüm bölüm yazdığım bu yazılardan kazancım 0 TL oldu. Bunu da bir ben başarabilirdim sanırım. Karşılaştığımız her güçlük yeni bir ders tabii =))

Geçmiş Yıllara Ait Dizi İncelemelerim İçin Buraya Tıklayabilirsiniz.

Son yıllarda da sürekli neden Youtube kanalı açmadığıma dair başımın etini yiyor arkadaşlarım. Ama artık onun için de geç sanırım. Yeni bir fikir bulup, tam zamanında aksiyona geçmek gerekiyor. Yoksa atı alan Üsküdar’ı hemen geçiyor.

fundaninharikalardiyari.wordpress.com – © 2018 – Tüm Hakları Saklıdır.