Diziler

En Tatlı 10 This Is Us Karakteri

Bütün karakterlerin harika işlendiğine hepsinin birbirinden tatlı olduğuna inanıyorum ama yine de This Is Us ile ilgili hazır bir giriş yapmışken bir de en sevdiğim karakterleri sıralayayım dedim. Favori karakterimin kim olduğunu görünce kimse şaşırmayacak bence ama olsun =))

10. Sophie

sophie_fhd

Sophie hayatımıza Kevin’in ilk ve uzatmalı aşkı olarak girdi. Sophie’nin Kevin’e olan sevgisi, sabrı, tahammülü inanılır gibi değildi. Zaten bir kere onu bırakıp gitmiş Kevin’e ikinci şansı verdiğinde, Kevin bu kez de bağımlılığa yenik düşüp onu terketti. İlk aşklarımızın yeri hepimizde farklıdır tabii. Ben de düşünüyorum, ben de ilk aşkıma o şansı verirdim ama Sophie’nin Kevin’e bundan başka da bir düşkünlüğü var gibi. Ben Sophie’nin hikayesinin bittiğine inanmıyorum. Aksine sezon sonunda gördüğümüz çocuğun annesi bile olabilir diye düşünüyorum.

9. Kate Pearson

Küçüklüğünden beri kilolarıyla başı dertte olan Kate, dizinin en problematik karakteri olabilir. Gerek ateşli ergenliği olsun, gerek annesiyle girdiği ömürlük yarış olsun, gerek içinde tuttuğu suçluluk duygusu olsun etrafındakilere kan kusturmanın her daim bir yolunu bulabiliyor. Hayatımızda sürekli kendi topuğumuza sıkan tarafımız, bitmek bilmeyen vicdan azaplarımız, hiçbir şeyi hak etmeyen tarafımız Kate. Bizim onunla, onun da kendisiyle barışması gerekecek bir yerde.

8. Rebecca Pearson

rebeccca_fhd

Dizinin en büyük çilekeşi. Benim, bile zamanında izlemekten sıkıldığım, derdini hiç anlamadığım, bencillikle suçladığım esas karakter. Halbuki izlediğimiz kadarıyla ömrü boyunca insanları memnun etmeye çalışmak dışında hiçbir şey yapmadı. Ne gençliğinde gençliğini yaşadı, ne kariyerinin peşinden koştu, ne de Jack’ten sonra doğru düzgün bir aşk hayatı oldu. Onun için varsa yoksa çocuklarıydı. Kevin ve Kate ile arasındaki fırtınalı ilişkiye karşılık Randall ile arasındaki huzurlu ilişkinin onu ayakta tuttuğuna inanıyorum. Gerçi Rebecca da az patavatsız değil hani, özellikle Beth ile Randall konusunda çenesini pek de sıkı tuttuğunu söyleyemeyeceğim.

7. Toby Damon

Toby için Jack’in reankarnasyon ile yeniden dünyaya gelmiş hali desem yanlış olmaz! Sevdikleri için, yoktan var eden adam Toby. En başka Jack’in inşa ettiği Kate’in o stadyumunu Toby’den başka kim yeniden inşa edebilirdi? HİÇKİMSE! Toby ile Kate bu durumda kızlar babalarına benzeyen adamlarla evlenirler önermesini de haklı çıkarmış oluyorlar ama neyse iyi günde kötü günde hangimiz hayatımızda bir Toby istemeyiz ki?

6. Randall ve Beth’in Kızları (Tess-Annie-Deja)

tessannie_fhd

Randall’ın lotoyu sadece iki kez değil, tam beş kez kazandığının kanıtı olan güzel ve akıllı kızlarını sevmeyen var mı? Minik sevimli Annie, hassas Tess ve aileye yeni girmesine rağmen gerçekten o ailede doğmuş gibi uyum sağlayan zeki Deja sizce de dizinin en tatlı ve aklıselim karakterleri değil mi?

5. William H. Hill

william_fhd

Randall’ın baba yönünden de şansının gerçekten kuvvetli olduğunun kanıtı olan William’ı görür görmez sevdik. Başlarda Randall’ı neden bıraktığını anlamamış olsak da, gelişen hikayesiyle ona da hak verdik. O coolluğu, ruhunun genç oluşu ve torunlarına olan sevgisi ile kalbimizi çaldı. Böyle karizmatik dede gördünüz mü hiç?

4. Beth Pearson

beth_fhd

Listenin bundan sonrası gerçekten pek de ayırt edemediğim karakterleri içeriyor. Hepsini resmen kendi ailemdenmiş gibi çok çok seviyorum. Beth’e gelince.. Beth, sadece bu dizide değil, son önemde izlediğim tüm dizilerdeki en iyi kadın kahraman olabilir. Güçlü oluşuna, evli ve 3 çocuklu olmasına rağmen hayallerinin peşinden gidiyor oluşuna, ateşli ve dik duruşuna bayılıyorum. Eşine, çocuklarına hatta eşinin ailesine olan sevgisine ve sabrına ayrıca hayranım. Neşesine, otoritesine, her haline bayılıyorum.

3. Kevin Pearson

kevin_fhd

Kevin’i gerçekten çok seviyorum ama sevgim onu ilk 3e koymaya yeter mi tek başına bilemiyorum. Ama şimdi sevgim dışında ilk üçte olma nedeni dışarıdan alamadığı sevgi nedeniyle kendi içindeki burukluğu. Kıyılamayan bir hali var. Küçüklüğünde alamadığı/alamadığını düşündüğü o sevgi, sürekli onay alma arzusu, sürekli birilerinin sevgisini kazanması için çırpınması ister istemez ona sempati duymama neden oluyor. Hem büyük, hem küçük haline sarılıp görünmez değilsin, seni görüyorum ve seviyorum demek istiyorum. Özellikle o havuz gününde, havuzun içinde kendi kendine mücadele etmiş olması içime inanılmaz işlemişti. Sırf o sahne için bile Kevin sonsuza kadar benim ilk 3’ümde yer alabilir sanırım. Kevin’in hikayesini merakla izliyorum. Şimdi yine bir bağımlılık batağına düştü, Zoe ile ayrıldı, işi var mı o bile belli değildi. 3. sezon finali itibariyle en azından harika bir evde oğluyla birlikte yaşadığını görmüş olduk ama bakalım o noktaya nerelerden geçerek kavuşacak.

2. Randall Pearson

randall_fhd

Gelelim en sevdiğim ilk ikiye. Randall’ın hassas yapısı, Kevin’inkinden daha belirgin ve ortada, neredeyse Randall hariç herkes bu hassasiyeti görebiliyor. Ama Randall öyle biri değilmiş gibi davranırken daha çok kırılıyor. Mükemmel için uğraşması, sürekli adapte olmaya hatta hep oradaymış gibi görünmeye çalışması, ona sempati duymanıza neden oluyor. Ailesine olan düşkünlüğü, evdeki rolü, çocuklarının hayatındaki yeri, gidip biyolojik babasını bulup getirmesi, imkanı olmayan bir çocuğu evlat edinmesi ve yaptığı onlarca başka güzel şey ile gerçekten Jack’in oğlu. Hayatı yaşamayı doğru kişiden öğrendiği çok belli. Çocuksu neşesi, çalışkanlığı, etrafına ışık ve umut saçmasıyla benim de kalbimde ikinci sırayı kimseye kaptırmıyor.

1. Jack Pearson

jack_fhd

Gelelim aşk mektubuma. Bu yazacaklarımı Milo Ventimiglia aşkımdan tamamen bağımsız yazıyorum. Kendisini “This Is Us”tan da “Gilmore Girls”ten de önce “Boston Public”teki minik gizli polis rolüyle görmüş ve aşık olmuştum zaten ❤ İnanılmaz tatlı, mütevazi bir tip. Yeni olan, popüler olan her şeyden bihaber. Bu işlerin içinde ama sektöre çok uzak. Ben de onu en çok bu nedenle seviyorum zaten. Ama Jack Pearson’a olan aşkım bambaşka. Jack Pearson, o kadar katmanlı, o kadar derinlikli bir karakter ki, sürekli altından yeni bir şey çıkıyor. Muhteşem bir aile babası diyorsun, kendi babasının yaptığı kötülükleri görüyorsun. Bazı şeyler aileden görülmüyor işte, içeriden de gelmeli. Çocuklarıyla, eşiyle olan diyaloğu, onlarla iletişimi, ailedeki en zor krizleri bile yönetebilmesine hayran kalıyorsun. Muhteşem bir eş diyorsun, babasının annesini dövdüğünü görüyorsun. Bir anda Rebecca’nın kariyerine set koyarken, ailesini hatırlayıp durmayı ve desteklemeyi biliyor. Ailesine elleriyle ev yapıyor. Çocuklarını her şey için cesaretlendiriyor, her anlarında yanlarında olmaya çalışıyor. Hepsiyle ayrı bir denge kuruyor. İyi bir çalışan diyorsun, gizliden babası gibi bir bağımlı olduğunu görüyorsun. Sonra bağımlılıkla olan savaşına tanıklık ediyorsun. Jack Pearson anlatmakla bitmez. Çok başka bir yerden Vietnam Savaşı ve kardeşi Nicky ile olan ilişkisini görüyorsun. Her yerden başka bir zorluk geliyor ve en sonunda da onu Jack Pearson’lık yaptığı için kaybediyoruz zaten. Kaç kişi bir köpeği yangından kurtarmak için cayır cayır yanan bir binaya Jack Pearson gibi gözü kapalı dalabilir ki?

Ölürken de bir kahraman gibi öldü adam…

fundaninharikalardiyari.wordpress.com – © 2019 – Tüm Hakları Saklıdır.
Diziler

THIS IS US

Bugün, gerçekten içime işleyen bir yapımla ilgili yazmak istiyorum buraya. Yerli versiyonunun çekildiğini görüp, üzülsem mi sevinsem mi bilemediğim, az önce gidip 3. sezonunu bitirdiğim, her bir karakterini ayrı sevdiğim, her bir bölümünü ağlaya ağlaya izlediğim This Is Us’a olan aşkımı anlatmak istiyorum.

Hikayeyi belki biliyorsunuzdur, dizi üçüz bebek bekleyen Rebecca ve Jack Pearson’ın nesiller boyu hayatını anlatıyor. Biz de bir dünde bir bugünde hareket ederek, bu muhteşem çiftin hayallerine, mücadelelerine, mutluluklarına, hüzünlerine, yaşadıkları zorluklara, sevinçlerine, yıllar süren hayatlarına, muhteşem ebeveynliklerine ve ne yaşarlarsa yaşasınlar günün sonunda tutundukları aşklarına tanıklık ediyoruz.

Dizideki karakterlerin derinliği, olayların gerçekliği, oyuncuların inandırıcılığı bir yana, dönemin renklerini ve aile olabilmenin ruhunu yansıtmaları bir diğer yana. Eğer şimdiye kadar izlemediyseniz, lütfen izlemeye başlayın. Ben bu dizide bir çok olayda kendimi gördüğümü fark ettim. Ayna görevi gören bu dizide kendinizden mutlaka bir şey bulacaksınız ve bunun da etkisiyle hoşnut olmadığınız yönlerinizi düzeltmeye başladığınızı göreceksiniz. Yazının devamında büyük olasılıkla spoiler batağına düşeceğim, haberiniz olsun!!

thisisus1_fhd.jpg

This Is Us’ı ben ilk duyduğumda nedense Amerika’yı öven bir dizi olduğuna kanaat getirmiş ve önyargılarım nedeniyle izlememeye karar vermiştim. Daha sonra bir arkadaşım çok övünce, diziyle ilgili aslında hiçbir fikrim olmadığını fark ettim ve neymiş ne anlatıyormuş bir bakayım istedim. Bakış o bakış, fanı oldum diyebilirim!

Dizi o kadar eşsiz, karakterler o kadar ince düşünülmüş ki sürekli yeni bölümlerini aşeriyorum. Yalnız normalde bir izlediğini tekrar tekrar, defalarca izleyebilen biriyim. Film olsun, dizi olsun fark etmez; Youtube’da bile açar videolarını izlerim. Ama This Is Us’ta bunu yapamıyorum. Duygu olarak o kadar yüklü bir dizi ki, etkilendiğim sahneleri tekrar açıp izlemeye mecalim olmuyor. Sahneler beni yara yara içimden geçiyor.

Hatta bir ara öyle bir noktaya geldim ki aylarca ara verdim izlemeye. Dizinin ilk bölümlerinde öğreniyoruz ki evin muhteşem babası Jack Pearson bir gün ölüyor. Dizinin günümüz kısmında bu karakter yok, bu da demek oluyor ki kısıtlı sayıda geçmiş bölümü var elimizde. Bölümleri izledikçe, öleceği bölüme denk geleceğimi anladıkça buna cesaret edemeyeceğimi, bölümü izleyemeyeceğimi düşündüm ve diziyi orada bıraktım. Yaklaşık bir sene kadar sonra acaba ne olacak, nasıl olacak diye düşünüp, bir cesaret yeniden izlemeye başladım. Tabii ki Jack’i kaybettiğimiz sahne beni benden aldı. Adamların anlatı dili o kadar güzel ki, inanın hiçbir şey vermeden sizi kahretmeyi başarabiliyorlar. Bizi üzüntüden komaya da sokabilirlerdi ama dizinin yolu o değil. Dizi ucuzluğu seçmiyor, basit yoldan gitmiyor. Her alanda sizi şaşırtabiliyor.

İlk bölümde, Jack ile Rebecca’nın 3. bebeği, doğumda çıkan komplikasyonlar nedeniyle yaşama tutunamayınca; Jack, o gün babası tarafından bir itfaiyenin önüne terkedilen Randall’ı evlat edinmeye karar veriyor. Rebacca’nın da onayını alınca muhteşem bir hikaye başlıyor. Böylelikle hem evlerindeki boşluk ortadan kalkıyor, hem de Randall’ın bir evi oluyor. Randall’ın siyahi oluşu, çocukluğunda çaresizce biyolojik ailesini araması, sevilmek için herkesi memnun etmeye çalışması, Kevin’in onu kıskanarak her zaman zorluk çıkarması, Kate’in zorba arkadaşları yüzünden, tombikliği kullanılarak zor durumlarda bırakılması, Jack’in bir baba olarak bütün ekonomik sıkıntıların içinde herkese yetme çabası, ayrıca Rebecca’dan bile sakladığı gizemli taraflarının olması ve tüm bu karışıklığında ortasında bir kadın olarak Rebecca’nın yaşadıkları.. Her biri apayrı ve muhteşem hikayeler. Kimi zaman karakterlere kızarken, kimi zaman onlar için üzülürken bulabilirsiniz kendinizi.

Benim en büyük derdim Rebecca ileydi mesela. Bir türlü kendi içimde barış sağlayamamıştım onunla. Ama bölümler geçtikçe ona saygı duymaya ve onu anlamaya başladım. Genç yaşta evlenip, bebek istemediği halde üçüzlere hamile kalmış, kariyerinde çok başarılı olabilecekken ailesini seçmiş, bütün maddi manevi zorluklara rağmen ailesini bir arada tutmaya çalışmış bir kadın. Bu da yetmezmiş gibi, dünyalar kadar sevdiği eşini kaybetmiş, oğullarının çekişmelerine, Kate’in tenkitlerine rağmen hayatlarını çocuklarına adamış, yıllarını yalnız başına yeniden bir başka adamı sevmeden geçirmiş bir anne. Tüm süreçte, kadınlığını unutmuş, kariyerini unutmuş, kendini unutmuş tüm dünyasını ailesi yapmış bir kahraman. O da Jack kadar sevilmeyi ve takdir edilmeyi hak ediyor bence.

jack1_fhd.jpg

Üçüzlerin yetişkin olduğu günümüze gelince, ekibimize yeni karakterler etkileniyor. Jack’in adeta bir reankarne versiyonu olan Toby, Kate’in enteresan arkadaşı Madison, Randall’ın muhteşem bir kadın olan eşi Beth ile baldan tatlı üç kızları, coollukta sınır tanımayan biyolojik babası William, sabır timsali Sophie ve özellikle Kate ile Kevin’in küçümsemelerine sürekli maruz kalan bir diğer sabır timsali Miguel derken dizimiz bize bıkmadan usanmadan yeni hikayeler anlatmaya devam ediyor. Özellikle Randall’ın biyolojik babası William’ın hikayesi o kadar güzeldi ki… Castingdeki başarılarından bahsedemiyorum bile. Beth’in ergenliğini oynayan kızı gördünüz mü? Kendisi doğursa bu kadar benzemez!

This Is Us, her bölüm beni ağlatmayı başarsa da, izlemeyi asla bırakmayacağım bir dizi olarak benim tarihime geçecek. Jack Pearson gibi efsanevi bir karakter kolay kolay yaratılamaz. Öz oğlu ya da öz kızı gram benzemezken adama en çok benzeyen karakter, evlatlık oğlu Randall ve damadı Toby. Şimdi geriye dönüp bakınca Rebecca’ya haksızlık ettiğimi düşünüyorum. O da en az Jack kadar efsane bir karakter. Kevin babasından ala ala alkol bağımlılığını almış, buna da üzülmüyor değilim hani…

İnsana ailesi gibi hissettiren bu diziyi şimdiden özledim. Eylül gelse de 4. sezona kavuşsak! ❤

fundaninharikalardiyari.wordpress.com – © 2019 – Tüm Hakları Saklıdır.
Diziler, Günlük

THE O.A’nın Ardından..

Netflix’te 2. sezonu yayınlanmış olan The OA diye bir dizi var hiç duymuş muydunuz? Sanırım ilk sezonunu 2016’da izlemiş olabiliriz. Daha sonra bana bir ömür gibi gelen bu 3 senelik arayı verdikten sonra yeni sezon 22 Mart günü Netflix’te yayınlanmaya başladı. Oldukça orijinal ve kafa açıcı bir dizi olan The OA ilk bölümünden itibaren beni dünyasının içine çekmeye başladı.

Dizi bir arabanın içinde yolculuk eden iki kişinin çektiği amatör video ile açılıyor. Video bir kadının koşarak atladığını yakalıyor ve o andan itibaren o kadının hayatına çekiliyoruz. İlk dalga o anda geliyor, baş kahramanımız Prairie Johnson yani OA bu zamana kadar kayıpmış ve bu yetmiyormuş gibi şok edici bir veri daha öğreniyoruz, kaybolduğunda OA’nın gözleri görmüyormuş! Bu kız nasıl kör olmuş, nasıl kaybolmuş, sonra gözleri nasıl açılmış ve neden intihar etmeyi seçmiş bunları ilk sezonda öğreniyoruz.

Yazının bundan sonrasında THE OA dizisi ile ilgili spoiler vermekten çekinmeyeceğimi belirteyim de öyle devam edeyim =)

theoa_fhd

Dizinin ilk sezonu boyunca sürekli gerçeklik konusunda git geller yaşadım. Bu kız bir melek mi, bir peygamber mi, doğa üstü güçleri olan biri mi yoksa aklı karışık biri mi belki de bir yalancı ya da dolandırıcı? Peki ya HAP’e ne demeli? Gerçek biri mi yoksa Prairie’nin hayal ürünü mü? Birinci sezon öyle bir yerde bitti ki dizi bize cevabı o anda vermedi. OA’nın kendi sıkıcı hayatlarında sıkışıp kalan genç arkadaşları ona olan inançlarını sorgularken, okullarında bir “mass shooting” olayı oldu. The OA bunu hissedip okula koştu ve o olayda vuruldu. Tabii o sahnenin öncesinde OA ve HAP tarafından esir tutulan diğer arkadaşlarının kullandığı çok amaçlı “hareketler”, Prairie’nin genç arkadaşları ve onların hocaları BBA tarafından çoktan yapıldı. Vurulan OA’nin yanına giden Steve, bizim için onun ağzından “başardınız” sözlerini aldı ama gençlerin gerçekten bir şeyi başarıp başarmadıklarını öğrenmek ikinci sezona kaldı.

Ben gerçekten diziyi ne tarafa sürükleyeceklerini çoook merak ediyordum ki, gerçekten bir başka boyuta atlamayı başardılar. Prairie’nin Nina olduğu, babasıyla büyüyüp kör olmasına neden olan kazayı yaşamadığı bir paralel boyuta geçiyorlar. Burada da ilk karşılaştığı insanlardan biri Homer diğer HAP oluyor. Scott, Renata ve Rachel’ın da çok uzakta olmadığını gören Prairie, HAP’i ifşa etmek için elinden geleni yapmaya çalışıyor. Bu kez bir de bir “ev” ile ilgili yan hikaye var ki, orada ayrı bir dünya dönüyor. Ev, Ruskin, oyun, Karim hepsi ve her şey garip bir şekilde ilgili çekici ve birbirlerine bağlı. Hikayeyi görünce yeni sezon için neden 3 sene beklediklerini gerçekten çok rahat bir şekilde görebiliyorsunuz.

Bu gerçekliğe geçerken Homer hariç tüm ekip kendi karakterine atlamış ve maalesef Homer son bölüme kadar OA’ye ve yaşadıklarına dair hiçbir şey hatırlamıyor. Kendisini Doktor Roberts olarak biliyor ve HAP’in asistanlığını yapıyor. Ona olan hayranlığı yüzünden de bizimkiler için işleri farkında olmadan sürekli zorlaştırıyor.

Dün akşam izlemeye başladığım bu diziyi sabah gün ağırırken bitirdim. GEce seyretmemin de etkisi olmuştur ama bazı yerlerde gerçekten korktuğumu en azından irkildiğimi söyleyebilirim. Gerçekten bitirene kadar başından kalkamadım ve sezon finalini çok beğendim. Yine çılgınca bir yerde bıraktılar. Umarım bu kez geri dönmeleri 3 yıllarını almaz. Dizinin 5 bölüm olarak planlandığı söyleniyor. Kalan sezonları merakla bekliyorum.

Şimdi aklımda kalan bazı sorular var. Onları şuraya not alayım. Yeni sezondan önce açar okurum =)

  1. Final sahnesinde gördüğümüz Steve, bizim 1. evrende gördüğümüz Steve mi?
  2. Herkes ölünde herhangi bir evrene atlayabliyor mu? Gidilecek evren neye göre seçiliyor?
  3. BBA ve çocuklar 2. boyuta mı gittiler yoksa 3. boyuta geçebildiler mi? Hepsi mi atladı bazıları mı? İlla ki hepsinin dizi setinde karşılığını göreceğiz ama düşünmesi bile heyecanlı.
  4. Karim evin içine, her boyutu görebileceği bir yere mi hapsoldu? Onun “Old Night”ın bahsettiği OA’yı korumak için gönderilmiş kardeş olduğunu düşünmüştüm ama bambaşka biri de olabilir. 2. evrene dönmezsek karakteri görebileceğimiz başka bir çözüm bulunur umarım, enteresan bir karakterdi beğendim.
  5. Old Night demişken, Prairie her evrende özel bir kişi m acaba? 2 evrende de doğaüstü eğilimleri olduğunu izledik.
  6. Evi yeni sezonlarda da görebilecek miyiz?
  7. Buck ve Michelle konusunda biraz kafam karışık. Michelle’in bölüm sonunda uyandığını gördük ama o uyanan 2. evrenin Michelle’i mi, 1. evrenden atlayan Buck mı yoksa 3. evrendeki oyuncu Ian mı bilemiyorum. Uff süper bir bitişti gerçekten!
  8. 1. sezonda Prairie’nin NDE (Near Death Experience) yaşadığı evrendeydik, 2. sezonda Homer’ın NDE yaşadığı evrendeydik. Şimdi 3. sezon için de Scott’un NDE yaşadığı evrene geçtik. Hepsinin NDE yaşadığı evren farklıysa ilk etapta HAP onları nasıl tespit edip avladı? 4 ve 5’te de Renata ile Rachel’ın NDE yaşadığ evrenlere mi gideceğiz?
  9. Rachel öldü, cesedi yakıldı. Aynalar ve ekranlar vasıtasıyla çocuklarla iletişime geçmesi iyi düşünülmüştü ama öncesinde hareketler yapılmadığı için 3. evrene geçebildi mi? Bu noktada aklıma Elodie’nin söyledikleri geliyor. Bu ekip birbirine bağlı olduğu için belki de hareketlere gerek bile yok. Ya da aralarından biri ölse de diğer evrenlerde yine kavuşuyorlar. O nedenle 3. sezonda belki de ilk göreceğimiz karakterlerden biri Rachel olabilir.
  10. Peki ya Elodie kimdi? Amacı neydi? Neyin peşindeydi ve neden boyutlararası yolculuk ediyordu?
  11. Umarım en sonunda HAP’ın hiçbir şey hatırlamadığı bir evrene giderler de mutlu mesut yaşarlar =)

Daha çok sorum var ama, bakalım yeni sezona kadar ne kadarı aklımda kalacak.

fundaninharikalardiyari.wordpress.com – © 2019 – Tüm Hakları Saklıdır.
Diziler, Günlük, İstanbul'da Yaşamak

Yaz Dizileri ve Baş Kadın Karakterleri

Birkaç yazdır bir furya başladı farkında mısınız? Her sene yaz dizileri vardı ama konuları en azından birbirinden farklıydı. Belli noktalarda birbirlerinden ayrılıyorlardı. Ama şimdi yaklaşık son üç yazdır falan her yaz dizisinin konusu aynı.

Erkek başrolümüz, mutlak surette yakışıklı olan, olmasa bile o şekilde adlandırılan, her bölüm en az bir kez üstü çıplak gezen, karanlık bir tarafı da bulunan, sürekli tek gecelik aşk yaşayan ama içten içe hasretle aşkı bekleyen bir kahraman oluyor genelde. Bir de zorla aile şirketinde çalışıyor, bu çok önemli. Yoksa sanatçı bir tarafı da var. Ama işinde o kadar mükemmel ki aile şirketinin ona illa ki ihtiyacı oluyor.

Kadın başrolümüze ise, olabildiğine “saf”, eline erkek sinek değmemiş, sakar, pek az yetenekli ama çok güzel ya da öyle olmasa bile öyleymiş gibi anlatılan ve tabii ki erkek başrole kafa tutan bir kahraman olmak kalıyor. Kafa tutuyor dememe bakmayın, aynı zamanda ayağı kayıp erkek başrolün tam da kucağına düşmediği zamanlarda el pençe divan da duruyor. Sekreteri/asistanı/hizmetçisi gibi bir görevde oluyor bu kadınlar genelde. Geçen sene bir kadını şöfor olarak da görmüştüm yanlış hatırlamıyorsam.

Yardımcı roldeki erkek oyuncu da kesinlikle bu kadın başrole aşık olan, daha sempatik, zaman zaman erkek başrolümüzü kıskanan ama asla onun kadar zeki ya da yetenekli olamayan bir adam oluyor. Ne övdüler şu erkek başrolü, ne tapındılar be!

Yardımcı roldeki kadın oyuncu da tamamen yılan oluyor işte aman sevgilileri ayırayım, aman rakip firmaya çalışayım, aman kötülük yapayım falan. Böyle geçiriyor günlerini. Eğer yazarlar iyi günündeyse ona da neden böyle olduğuna dair bir zaman ayırıp gösteriyor. Hatta o karakter sevilirse, içindeki iyilik parlatılıyor, ev bark çoluk çocuk sahibi oluyor o da.

Şiveli konuşan çalışanından, efemine davranışları olan arkadaş karakterinden, saçma sapan kelimeler uyduran “tikky” gruplardan, erkek karakterin daraldığında akıl aldığı babacan adamlardan falan bahsetmiyorum bile. Onlar olmadan tüm diziler eksik kalıyor zaten. Çilekeş bir anneyi de unutmamak lazım tabii. Kadın dediğin, zaten çilekeş olmaz mı?

Gizem yok, macera yok, insanlığa bir hizmeti yok, topluma bir mesajı yok, eğlence deseniz vermiyor -haksızlık etmeyeyim şimdi 15 yaşındaki kuzenim çok eğleniyor izlerken, ama o her şeyi izlerken çok eğleniyor.-

Toplumdaki dönüşümlere televizyonun öncülük ettiğinden ve edeceğinden eminim. Televizyonlarda bunları izleyen gençler için, özellikle de kızlar için gerçekten çok üzülüyorum. Çünkü o sahneler onlara yapışıyor. Bir erkeğin korumasına muhtaç olduklarını ya da bir erkeğin kıyafetine yorum yapmasının onları sevdiği anlamına geldiğini düşünmeye başlıyorlar. Bu yüzden lütfen çocuklarınızı ve gençlerinizi televizyondan uzak tutun.

fundaninharikalardiyari.wordpress.com – © 2018 – Tüm Hakları Saklıdır.
Diziler

Dark’ın Ardından..

Yayınlandığı ilk günden beri izlemeyi merakla beklediğim bir diziydi Dark. Alman yapımı bir zaman yolculuğu masalı olduğunu duyduğumdan beri kendimi hazırlıyordum. Bilim-kurgu hikayelerinin özellikle de zaman yolculuğunun meraklısı olan ben, bu diziyi izlemek için inanılmaz heyecanlıydım.

3-4 gün önce yayınlanan ilk bölümünü izleyerek başladım maceraya. İzlediğim en gergin dizi olabilir gerçekten. Müzikler, sesler, efektler, inanılmaz ciddi Alman oyuncular ve bol bol Almanca (Almanlar’dan mı korkuyorum yoksa Almanca’dan mı çözemedim.) daha hikaye başlamadan gerim gerim gerilmeme neden oldu.

Sezonun yarısına geldiğimde hala kim kimin oğluydu, kim kimin geçmişteki haliydi, geçmişte kim kimin akrabasıydı ve diğer insanlarla ne gibi ilişkileri vardı onları oturtmaya çalışıyordum. Aklımın bu kadar karıştığı başka bir dizi daha izlemedim sanıtım. Belki Lost.. Lost’u çok sevmiştim. Lost en azından 100 soru sorduruyorsa, 50’sini cevaplandırıp 100 soru daha bırakıyordu kucağımıza. Ama Dark! Dark, 100 sorunun 2’sini cevaplandırıp 302 soru daha ekliyor sıraya. Gizemler içinde kaybolmayı seviyorsanız Dark tam size göre.

Bugün bitirdiğim Dark’ın ikinci sezonu izler miyim bilmiyorum. Malum en iyi ihtimalle senede bir kez 10 bölümlüğüne evlerimize konuk oluyor bu diziler. Şu anda bile zor izledim, bir sene sonra ne kadarını hatırlarım bilemiyorum. Bir tek mağarayı çok net hatırlayacağım kesin =) Dizi bitirken kafamda onlarca soru dönüp duruyordu, unutmadan buraya not etmek istedim.

dark_2_fhd

-Buradan sonrası spoiler içerir-

Yani bazı kısımları o kadar anlamadım, o kadar manasız geldi ki anlatamam. Keşke biraz daha açsalardı konuları, ya da biraz daha cevap verselerdi.

Mesela:

  • Çocuklar neye göre, hangi sırayla kaçırılıyolar?
  • Geçitleri ve zaman yolculuğu yapılabildiğini ilk kim, ne zaman ve nasıl farketti?
  • Gelecekte Jonas’ı karşılayan, yaralı yüzü olan kız kim?
  • Gelecek o hale nasıl gelmiş?
  • Olayların başlangıcı 1953 mü yoksa daha geriye gidiyor mu?
  • Olayların başlangıcı daha geriye gidiyorsa Helge’den önce çocukları kim kaçırıyordu?
  • Helge öldüğüne göre, yeni Helge (yani Noah’ın çocukları kaçıracak yeni maşası) Bartosz mu oldu?
  • Noah’nın tüm bu olaylardaki rolü ne? Neden yaşlanmıyor? Agnes’in babası olabilir mi?
  • Nielsen – Kahnwald erkeklerinin DNAsında ya da soy ağacında bir şey mi var? Zamanlar arası zarar görmeden nasıl geçiş yapabiliyorlar? (Bu tezi çökerten en büyük şey Helge’nin de geçitlerden kolayca geçebilmesi oldu -ama annesi Helge’nin kimin çocuğu olduğundan emin değildi. Belki de o da rahibin çocuğudur. Bilemiyorum çok karışık =/)
  • Jonas, Noah’ın elinden nasıl kurtuluyor?
  • Claudia kime neden hizmet ediyor?
  • Jonas kurtulduğunda Claudia tarafından gerçekten kandırılıyor mu? Son sandığımız başlangıcın yani solucan deliğini sıfırlamasının değiştirilmesi mümkün değil mi?
  • Eğer geçmiş değiştirilemiyorsa neden herkes zaman makinesi yapmaya çalışıyor?
  • Zamanın akışı değiştirilemiyorsa ve patlama hiçbir şeyi çözmediyse Noah ne planlıyor?
  • Regina olayların ne kadarına hakim? Neden annesinin öldüğünü söyledi? Ayrıca Alexandr diye bildiğimiz kocası kimi neden öldürüp kimliğini çaldı? Hannah’yı bitirmek daha kolay iken neden Ulrich’i bitirmeye çalışıyor?
  • Mikkel bunca zaman geçitleri çalıştıktan sonra neden kendi zamanına geri dönmeyi seçmedi?
  • Ulrich nasıl geri dönecek? Egon’un ona bu denli takıntılı olmasının nedeni ne?
  • Helge Ulrich’i nasıl hiç hatırlamıyor? Yara izi kalmış, olay yaşanmış, Ulrich onu öldürmeye çalışmış. Buraya kadar tamam. Peki ya sonra?
  • Peter Doppler, Mads’in cesedi portaldan düştüğünde neden eşinden önce Tronte’yi aradı? Olayları eşine anlatması daha kolay olmaz mıydı?
  • Zamanda yolculuk eden bu insanların varlıkları zamanı neden değiştirmiyor? Sadece bazı noktalarda müdahil olup değiştirebildiklerini gördük. Olacaklara daha doğrusu olması gerekenlere müdahil olabiliyorlar. Ulrich’in telefonu, saatçiye verilen kitap ve taslaklar, Mikkel’in Jonas’a mektubu ya da bir çok kişide gördüğümüz “Zaman Yolculuğu” kitabı gibi maddeler elden ele dolaşıp her şeyi birincil derecede etkiliyor, diğer şeyler neden etkilemiyor?
  • İnsanlar her seferinde aynı şeyleri mi seçiyorlar? Sanki sürekli tekrar ediyormuş gibi bıraktılar bu döngüyü. Hiç farklı karar veren yok mu? İnsanların özgür iradeleri olmadığına bir vurgu mudur bu?
  • Ayrıca enteresan bir inanç felsefesi var dizide. Tanrı var mı? Planı var mı? Özgür irademiz var mı yoksa ne yaparsak yapalım, oynamamız gereken rolü mü oynuyoruz hayatta?

Gibi gibi bir sürü soru var aklımda. Ayrıca bence bu hikayede savaşan sadece iki cephe yok. Büyük ihtimalle dizi devam ederse 2. sezonda farklı cephelerle de tanışacağız.

Enteresan bir hissi var dizinin, ilk sezonu hakkıyla hatırlıyor olursam, ikinci sezonu da takip ederim belki.

fundaninharikalardiyari.wordpress.com – © 2018 – Tüm Hakları Saklıdır.