Filmler, Listeler, Marvel

En Sevilesi 20 Marvel Karakteri

Gün geçmiyor ki Marvel hayatımıza bir şekilde temas etmesin. Biz istemesek bile ekranlar, billboardlar, marketler, kırtasiyeler hatta züccaciyelerde bile karşımıza çıkıyor.  Tüm karakterler dağılabilecek her alana dağılmış durumdalar.

Bu yazının konusuna gelince.. “Sevilesi” kısmını açıklayayım öncelikle, karakterin gelişimi, var olması için gerekli sebepleri, krizlerle başa çıkışı, fedakarlığı, kararlılığı, sevdikleri için yapabilecekleri-yapamayacakları dahil sevdiğim her türlü davranışlarına göre yaptım bu listeyi. Listeyi tamamen MCU (Marvel Sinematik Evreni) karakterleri içerisinden ve kendi düşüncelerimle yazdığımı belirterek başlıyorum. Bakalım benim “sevilesi” tanımımı siz de sevecek misiniz?

20. Maria Hill & Phil Coulson

Sıralamayı yaptığım zaman, bu iki karakterden birini elemek zorundaydım. Bu da kesinlikle içime sinmedi. Hem Maria Hill hem de Paul Coulson, herhangi bir süper güçleri ya da son teknolojiye sahip über kostümleri olmamasına rağmen dünyanın korunması konusunda ellerinden geleni yapıyorlar. Sadık ve donanımlı iki ajan olmaları da onları konumlarının vazgeçilmezi haline getiriyor.

maria_phil_fhd

19. Loki

Hayatımıza “God of Mischief” olarak girdiğinde, açık söyleyeyim kendisinden hiç hazzetmezdim. Thor filminde Thor’a, The Avengers filminde tüm kahramanlara attığı kazıklar yüzünden, açığa çıkardığı Tesseract ve sonradan tanıştığımız Mind Stone yüzünden, Thor: The Dark World filminde ortalığın karışmasına, Aether‘ın serbest kalıp sonradan Reality Stone‘a dönüşmesine ve annesi Frigga‘nın ölümüne neden olması yüzünden pek de sevdiğim bir karakter değildi. (Nasıl olsun? Şu başarı listesine bakın!) Tabi yaptıkları bunlarla da sınırlı kalmadı. Dolaylı yoldan da olsa babası Odin‘in ölümüne de neden oldu. Bunlar ve daha fazlası için her taşın altından Loki çıkarken, karakterin derinine inmeye başladık. Aslında annesini, kardeşini, Asgard’ı ne kadar sevdiğini gördük. Hayatımıza Hela’nın girmesiyle birlikte Loki bizleri şaşırtmaya başladı. Asgard’ı ve Thor’u korumaya çalışmasıyla tam işleri düzeltiyor derken, bu kez de hayatımıza Thanos girdi ve yaptığı son fedakarlık Loki’nin yerini kalbimizde sağlamlaştırmayı başardı. Bu Loki için gerçek bir son mu oldu, bekleyip göreceğiz.

loki_fhd

18. Thanos

Thanos’u yaptıkları sevdiklerimize dokundu diye pek de “sevilesi” bulamayabiliriz. Ama karakter derinliğine, gelişimine, varoluş amacına ve etkisine bakınca saygı duymamak elde değil diye düşünüyorum. Üstüne Josh Brolin’in muhteşem oyunculuğu da eklenince…

thanos_fhd

17. Hawkeye/Clint Barton

Ah Hawkeye.. Marvel’ın beni en çok üzdüğü karakterlerden bir tanesi. Jeremy Renner, ilk olarak Thor filminde hayatımıza Hawkeye olarak girdiğinde karakterden beklentim çook büyüktü. The Avengers‘ta Loki’nin büyüsüne kapılmasıyla aramıza biraz mesafe girdi tabii ama Age of Ultron‘daki gizli lider duruşuyla beni yeniden etkisi altına aldı. Ama hep görmezden gelinen, hakettiğinden daha az değer verilen bir karakter olarak bıraktılar. Civil War itibariyle rolü azaltılan, Infinity War‘da tamamen yok sayılan Hawkeye umarım Avengers 4 itibariyle hayatımıza yeniden dahil olur.

hawkeye_fhd

16. Black Widow/Natasha Romanoff

Rolü Scarlett Johanson oynadığından mıdır yoksa Joss Whedon’ın kadın karakter yaratmada Buffy sonrası sorun yaşamasından mıdır bilemiyorum ama ilk filmlerde Black Widow’un inanılmaz kötü sunulduğunu düşünüyorum. Iron Man 2’de sekreter olarak gördüğümüz Black Widow aksiyona girse de sürekli bir “eye candy” olarak kaldı. Sürekli ya flörtleri ya da kostümleri ön plandaydı. Kadın hamile haliyle aksiyon sahneleri çekti ama insanlar yine de ona kostümündeki yenilikleri sordular. İzleyicilere kesinlikle Wakanda’nın kadınları ya da Valkyrie ya da Wasp gibi sunulmadı. Özellikle Bruce ile yaratılmaya çalışılan yapay romantizme rağmen yine de Widow’a, gücüne ve potansiyeline inanıyorum. Solo filmini merakla bekliyorum.

black_widow_fhd

15. Nick Fury

Şimdiye kadar Nick Fury’nin sırlarla dolu hayatından ufak kesitleri görebildik. Geçmişini, sırlarını, hayatını en çok merak ettiğim karakter diyebilirim rahatlıkla. Gelecek olan Captain Marvel filminin bizi biraz da olsa aydınlatacağını umuyorum. Steve, Tony ve tabii ki Paul ve Maria ile olan ilişkisini çok sevmiştim. Biraz daha görmek isterim doğrusu. Solo Nick Fury filmi yapmazlar mı acaba?

nick_fury_fhd

14. War Machine/James Rhodes

Her ne kadar Don Cheadle’ı çok sevsem de, bu rolde Terrence Howard devam etmeliydi diye düşünüyorum. Iron Man filmindeki kimyaları çok uyumluydu, film dışında birbirlerini sevmiyor olmaları ne kötü. Yine de karakter olarak Rhodey, hem ülkesine, hem Tony’e hem de Avengers’a olan sadakatini defalarca kanıtlamış, çok sadık bir dost. Ayrıca “tanrılaşmış” kahramanlar arasında varolmaya çalışıp bir de görünür olmak için uğraşıyor. Gerçek bir insan, bizden biri. Şu kostüme bakar mısınız, hiç olmuş mu ya? =)

james_rhodes_fhd

13. Captain America/Steve Rogers

Steve Rogers hakkında ne diyebiliriz ki? Bucky’sine olan ebedi aşkı ve aşırı düşkünlüğü dışında kızabileceğim yazabileceğim hiçbir kusuru yok adamın. Bu da Civil War’a neden olduğu için kusur benim gözümde, yoksa Bucky’e tapmasının hiçbir mahsuru yok =)   Captain America’yı sadece lider oluşuyla bile sevebiliriz. Kendini takımı için feda eder, doğru bildikleri için sonuna kadar gider, ülkesi için yapamayacağı yoktur. Bazen Tonyciğimle bu özellikleri yüzünden kafa kafaya gelse de yine de tam da bu özellikleri yüzünden sevilesi bir karakter.  Son filmlerde adamın kostüm renklerini umutlarından hızlı söndürdüler. Steve’in ülkesi için yapabileceklerini, ülkesi Steve için yapamadı. Bu yüzden Avengers 4’da ölmesinden korktuğum ve ölürse çok üzüleceğim iki karakterden biri kendisi. (Diğer için bir numaraya bakınız.) Ayrıca keşke Peggy ile o dansı edebilselerdi.

captain_america_fhd

12. Peggy Carter

Agent Carter dizisi iptal olduğunda en çok üzülen izleyicilerden biri bendim sanırım. Marvel’ın bütün köşe başları erkekler tarafından kapılı olduğu ve güçlü kadın karaktere çok aç olduğumuz dönemlerde karşımıza Peggy Carter çıkmıştı. Hayley Atwell’ın eğlenceli karakteriyle de birleşince en sevdiğim kadın kahramanlardan biri haline geldi. Bence Peggy Carter olmasa, Steve Rogers’tan Captain America olmazdı. Keşke bir revival haberi alabilsek de sevinsek..

peggy_carter_fhd

11. The Hulk/Bruce Banner

Her ne kadar Mark Ruffalo’yu hem insan hem de aktör olarak çok sevsem de benim için gerçek Bruce Banner Edward Norton’dur. “The Incredible Hulk” filminde harikalar yaratmıştı. Banner’ın hem naif hem de hırçın tarafını inanılmaz iyi canlandırmıştı. Norton gidip Ruffalo geldiğinde karakter özünü kaybetmiş gibiydi benim için. Betty Ross’un olmaması hatta üstüne bir de unutulup yerine Black Widow’la olması için zorlanan romantik sahneler çok yorucu olmaya başlamıştı. Yine de karakteri ve oyuna getirdiklerini seviyorum. Önümüzdeki filmlerde nerede olacağını, hatta olup olmayacağını merak ediyorum. Hem Bruce hem de korkup saklanan Hulk açısından gelişmelerin ne olacağını bekleyip göreceğiz sanırım.

bruce_banner_fhd

10. The Wasp/Hope Van Dyne

The Ant-man filmini izlerken Hope Van Dyne‘ı bu kadar sevebileceğimi asla düşünmemiştim. Hatta bana oldukça karanlık gelmişti. Bir anlığına da olsa, çekilecek 2. filmin potansiyel kötüsü olabileceğini düşünmüştüm. Ama işler öyle olmadı. Hem güçlü, hem zeki, hem çevik hem de çok iyi dövüşebilen nur topu gibi bir kadın savaşçımız daha oldu!

wasp_fhd

9. Pepper Potts

Pepper Potts, dünyanın hem en şanslı hem en şanssız kadını olabilir. Çok zeki ve yetenekli bir iş kadını olmasına rağmen, Tony Stark‘a aşık olmak gibi bir gaflete düşüyor. Bu, o kadar gözümüzün önünde ve o kadar masumane şekilde oluyor ki kendi adıma endgame olsunlar, günbatımına doğru yol alarak hikayelerini şairane biçimde bitirsinler istiyorum. Pepper’ın, Tony’nin hem hayatını, hem ruhunu, hem işini defalarca kurtarması yetmiyormuş gibi, Iron Man 3‘te yaşadıklarıyla bir süperkahraman olarak gerekirse dünyayı da kurtarabileceğini kanıtladı bence.

pepper_potts_fhd

8. Shuri

Marvel Sinematik Evreni’nin, Black Panther filmiyle ile birlikte kesinlikle kadın karakterlere gereken özeni gösterdiğini düşünüyorum. Bize Wakandalı Kadınları verdi, daha ne olsun! Shuri örneğin, kraliyet ailesinden yani bir “prenses” olmasına rağmen hem muhteşem zekaya sahip bir kadın, hem de Wakanda’nın sahip olduğu en iyi savaşçılardan bir tanesi. Zeka konusunda muhtemelen Tony Stark ile Bruce Banner’ın birleşimi, Shuri’nin karşısında belki durabilir. Ah o kapışmayı nasıl da görmek isterim!

shuri_fhd

7. Nakia

Wakanda’nın bir diğer kıymetli “prensesi” de Nakia. Doğrusunu söylemek gerekirse prensesten ziyade bir kabile lideri. Genel olarak casusluk yaparak insanlarının hayatını kurtarıyor. Bir nevi Black Widow diyebilirim onunla ilgili olarak. T’Challa ile aralarındaki kimya uzaklardan bile hissedilebiliyor ama Nakia’nın yakın zamanda kraliçe olup tahtta oturmak gibi bir niyeti yok. Dışarıda, hiçbir şeyi olmayan, zor durumdaki insanlara yardım etmek onun en önemli amacı. Sanırım Nakia’yı bu yüzden çok sevdim. Köşesine çekilmiyor, insanlarını arayıp bulup onlara yardım ediyor.

nakia_fhd

6. General Okoye

“Wakanda’nın Kadınları” beni gerçekten etkiledi. En çok da “The Walking Dead”ten de tanıdığımız Michonne yani Danai Gurira’nın oynadığı General Okoye karakteri. Ülkesine o kadar içten bağlı bir asker ki yeri geldiğinde ülkesinin iyiliği için eşiyle bile dövüşmek zorunda kalıyor. Hem çok güçlü, hem çok zeki, hem de T’challa’nın en güvendiği savaşçısı, dostu, sağkolu. Okoye’yi anlatmaya kelimeler yetmez benim gözümde ❤

okoye_fhd

5. Spider-Man/Peter Parker

Tobey Maguire mi Andrew Garfield mı derken aradığımızı Tom Holland ile bulduk. Tony Stark ile olan baba-oğul ilişkisine ayrı bayılıyorum ama bireysel olarak da Peter Parker’ın bu kadar şahane olmasının nedeni kesinlikle Tom Holland’ın kendine özgü tavırları olduğunu düşünüyorum. Avengers: Infinity War‘da bizi kahretse de iyi ki yapılmış film anlaşmaları var da geri döneceğinden eminiz.

peter_parker_fhd

4. Black Panther/T’Challa

Captain America: Civil War‘da T’challa ile tanıştığımızda değerlerine bağlı ve prensipli duruşuyla kendisini pek beğenmiştim. Kendi filmi geldiğinde baya sevmeye başladım. Halkına bağlılığıyla gerçek bir lider, dürüst ve erdemli. Rakiplerine bile saygıyla davranan, halkı arasında sevilen gerçekten yiğit ve cesur bir adam. Ah T’Challa, dünyanın senin gibilere ne kadar ihtiyacı var, bir bilsen..

black_panther_fhd

 

Geldik ilk 3’e. Buradan sonrasının herhangi bir şekilde bir aşk mektubuna dönmesini hiç istemiyorum ama bakalım ne kadar başarılı olacağım =)

3. Doctor Strange/Stephen Strange

Marvel Sinematik Evreni’nin yeni yıldızı Stephen Strange’e merhaba diyin! İlerleyen dönemlerde gelişen bilgeliği ile Avengers’ın kalbinde yer alacağını düşünüyorum. Spiderman:Far From Home filminde Tony Stark yerine Peter Parker’ın yeni mentörü olarak geçtiğini öğrendiğimden beri de bu fikrim kesinleşti. Stephen Strange bu rolü en iyi dolduracak kişi olabilir gerçekten de. İlk filme baktığımızda Tony Stark ile aynı şaşaalı hayatı, aynı kibri, aynı dibe çöküşleri, kendi mentörü konusunda aynı hayal kırıklığına uğradıklarını, arkadaşının düşmana evrilmesi derken hemen hemen aynı hayatı yaşadıklarını görebiliriz zaten. Stephen Strange belki de bu evrenin gördüğü en büyük büyücülerden dolayısıyla en güçlü savaşçılardan biri olabilir. Hikayesinin devamını merakla bekleyeceğim.

doctor_strange_fhd

2. Thor

Bir insan Thor’u nasıl sevmez? Çocuksu merakını, inadını, varını yoğunu ortaya koyarak savaşmasını, gücünü, bağlılığını, doğru bildiğinden şaşmayışını, insanlardaki iyiliğe inanıyor olmasını ve her şartta devam edebildiğini gören herkes Thor’u sever. Thor da Stephen Strange gibi kibirli ve uzun bir yoldan geçerek, törpülenerek bugün olduğu Tanrı haline geldi. Thor: Ragnarok filmi ile überThor’a dönüştüğünden beri izlemesi çok daha keyifli bir hal aldı. Infinity War ile öyle güçlendi, öyle şahane bir savaşçı oldu ki Chris Hemsworth ile kontrat yenilemeye gitsinler istiyorum. Bildiğimiz anlamdaki Thor’un hikayesini bitirdiler. Asgard öldü, Mjolnir öldü, ailesi öldü, kardeşi öldü, arkadaşları öldü, halkının yarısı öldü. Ama Stormbreaker geldi, halkının yarısı da dünyanın bir yerinde Valkyrie ile güvende. Artık Thor da çok güvenilir bir savaşçı olduğu için ellerinde tutmaları gerektiğine inanıyorum.

thor_fhd

1. Iron Man/Tony Stark

The Man, The Myth, The Legend

En büyük evrimi geçiren adam. İlk filmiyle göründüğü son film arasında karakteri arasında dağlar kadar fark olan adam. Şu aşağıdaki pozdan fersahlarca uzaklaşmış olan adam.. Pardon, aşk mektubuna bağlamaya başladım sanırım. Ancak bu kadar dayanabildim. Anlatmaya gerek yok görüyorsunuz ❤

Iron Man ile hayatımızda girdiğinde Stark Industries’in şımarık oğluydu. Dünyanın kendi etrafında döndüğünü sanıyordu. Filmin sonlarına doğru işlerin hiç de düşündüğü gibi olmadığını gördü. Dünyanın savaşlara teslim olmasında şirketinin rolünü gördü, bunu düzeltmeye çalıştı. Avengers ile dünyanın bambaşka tehditlere açık olduğunu gördü. Bu durum onda inanılmaz bir baskı yarattı. Iron Man 3 ile yaşadığı panik ataklara ve paranoyaya şahit olduk. Dünyayı kurtarmak ve arkadaşlarını hayatta tutmak için Ultron’u yarattığında işler daha da karmaşıklaştı. Civil War ile en yakın arkadaşı tarafından ailesinin katiline tercih edilip yalnız bırakıldı. Yine de yılmadı. Peter Parker’ın mentörü oldu, Pepper ile barıştı işleri yoluna koydu. Tam yine her şey yoluna girmişken bu kez ortaya Thanos çıktı. Ve Stephen Strange’in açtığı yolda Avengers’a önderlik edip, dünyayı bir kez daha kurtarmak yine Tony Stark’a düştü.

Umarım Avengers 4 ile Tony’e ya da Pepper’a veda etmeyiz. Tony’nin deneyimlediği bunca acıdan sonra yoluna mutlu bir şekilde gidişini izlemek istiyorum. Umarım dramatik sonu Tony üzerinden planlamazlar. Filmler onunla başladı, onun ölümüyle tamamlamayacaklarını düşünmek istiyorum. Bir şekilde orada olsun. Ne bileyim konuk oyuncu olur, aftercredit sahnesi olur. Her şekilde kabülüm. Yine aşk mektubuna dönüştürmeden bitiriyorum. Tamam.

tony_stark_fhd

Bu liste işi çok eğlenceliymiş ya, en kısa zamanda bir de tersini yapayım bakalım ne çıkacak.

fundaninharikalardiyari.wordpress.com – © 2018 – Tüm Hakları Saklıdır.
Filmler

Mamma Mia!

Çok sevdiğim Cinemaximum’un alışverişlerimden dolayı bana bedava bir bilet vermesi sayesinde serinin yeni filmi “Mamma Mia! Here We Go Again”i vizyona girer girmez izledim. Bakmayın çok sevdiğim dediğime. Kinaye o. Maximum kart günahını bile zor veriyor, hiçbir avantajı yok, sevincim şaşkınlığım o yüzden biraz da. Neyse biz filme dönelim.

İlk filmi izlemeden ikinci filmi izlemeye gittiğimde, ilk filmi bilmemenin herhangi bir bilgi eksikliği yaratacağını düşünmemiştim. Nitekim de öyle oldu. Bu film ilkinin devamı ama hikayeye aşinaysanız ilk filmi izlememeniz büyük kayıp değil. Eve gelip ilk filmi izlediğimde de fikrim değişmedi. Hatta ikinci filmi ilk filmden daha güzel ve eğlenceli buldum.

İlk film olan Mamma Mia, Sophie’nin babasını bulma isteğini, hatta bu nedenle evlenip potansiyel baba adaylarını düğüne çağırarak onlardan birinin babası olduğunu ilan etme planını izletiyordu. Öyle ki annesinin 20 yıl önce birlikte olduğu bu üç adam, ondan gelen (ama annesinin gönderdiğini sandıkları) bir davetiye ile hemen dünyanın dört bir yanındaki işlerini bırakarak Yunanistan’daki bu güzel adaya ve düğüne koşarak geldiklerine şahit oluyorduk. Biz film boyunca babanın kim olduğunu tahmin ederken, Sophie’nin annesi Donna’nın bile babanın kim olduğunu bilmediğini öğrendik. Stellan Skargard’ın oynadığı Bill’ı en başta elemiştim zaten. Benim oyum gönlümün prince charmingi Colin Firth’ün oynadığı Harry karakterinden yana olsa da, Donna ile olan kaçamağını hayatındaki tek kadın kaçamağı yapmışlardı. Bu durumda geriye Pierce Brosnan’ın oynadığı Sam karakteri kalıyordu. Filmin sonunda Sam ile Donna kavuşmuş olsa da baba adaylarının üçü de 1/3 babalığı kabul edince, Sophie’nin babasının kimliğini bir türlü öğrenemedik ve karakterleri kendi dünyalarında bırakarak filmi bitirdik.

On yıldan sonra ekrana gelen ikinci film olan Mamma Mia Here We Go Again ise, bir yandan serinin kökenini bize anlatırken diğer yandan Sophie’nin günümüz dertleriyle uğraşısını gösteriyordu. Sonunda Donna’nın 20 yıl önce mezun olup çıktığı yolu izleyebiliyorduk. Yolu ilk olarak Harry ile kesişen Donna “ona iyilik yapmak için” onunla yatarak ertesi gün yoluna devam ediyordu. Daha sonra çapkın Bill’in teknesiyle yolculuk yapmak zorunda kalan Donna ondan kurtulup, adada Sam ile karşılaşıyordu. Sam’e aşık olduğunu ve onunla birlikte olduğunu gördüğümüz Donna, Sam’in nişanlı olduğunu öğrenince yıkılıyordu ve onu evden-adadan kovuyordu. Bu sırada adaya geri dönen Bill ile bu kez, “intikam için” birlikte oluyordu, rebound misali. Sonra hamile olduğunu öğreniyordu ve film bildiğimiz hikayeye bağlanıyordu. Burada en çok ilgimi çeken şey Donna’yı kendini açıklayan bir tip olarak göstermeleri. Her bir adamla karşılaştığında “ben öyle bir kız değilim” açıklaması yaptırmaları. Sonra da adamlarla birlikte olması. Nedense film 3 baba adayı olan bir kızın hikayesini anlatırken muhafazakar yapıdan kopamamış. Bunu pek anlamlandıramadım. Donna kimseye bir açıklama yapmak zorunda olmamalıydı.

Sophie’nin hikayesi ise annesinin anısını onurlandırmak için -ah evet, Meryl’i öldürmüşler- kaldıkları çiftlik evini “Hotel Bella Donna”ya çevirmesine ve büyük bir partiyle bunu duyurmak istemesine eğiliyordu. Diğer yandan Sky ile araları çeşitli nedenlerle bozulmuştu. Bu durumu tabii ki toparlıyorlar ve filmin sonunda Sophie’nin hamile olduğunu öğreniyoruz.

Filmde çok az görünseler de filmin bir de Cher ve Andy Garcia sürprizi var. Cher, yıllar boyu Donna’ya sahip çıkmayan ama şimdi Sophie’nin hayatında olmak isteyen bir büyükanneyi oynuyor. Çok az göründüğü için oyunculuğu hakkında yorum yapamayacağım ama soundtrack için çok güzel bir katkı olmuş varlığı.

Soundtracki ve filmdeki müzikal sahnelerin ilk filme göre çok daha iyi olduğunu söyleyebilirim. Genç ekip, filmi sırtlamış götürmüş. Amanda Seyfried’ın da sesine haksızlık etmeyelim ama Lily James’e ayrıca bayıldığımı söyleyebilirim.

Tatlı bir kaçamak yapıp içinizdeki özgürlük ve macera aşkını tatlı bir(kaç!) aşk hikayesiyle canlı tutmak istiyorsanız, Mamma Mia size iyi gelecektir!

 

mama_mia

fundaninharikalardiyari.wordpress.com – © 2018 – Tüm Hakları Saklıdır.
Filmler

Mr. Darcy Sorunsalı..

Az önce seneleer seneleer önce yazmaya başladığım ilk bloğumdan bir yazımı buldum. En az bir 10 yılı var.  O blogda yazdığım ve sevdiğim tek yazı olabilir. Onu da burada paylaşmak istedim. Bana bir hatırlatıcı olsun diye. İnsanlar değişir, istekleri, düşünceleri, hayata bakışları, her şey değişir. Bu yazıyı yazan ilk gençliğinde küçük bir kız çocuğu, bugünkü kadınla alakası yok. Bugünkü kadının on sene sonrakiyle bir alakası olmayacağı gibi.

İnternet ülkemizde yaygınlaştığından beri yerli yabancı onlarca sitede bloğum oldu, hiçbirinin devamını getiremedim. Bakalım belki Funda’nın Harikalar Diyarı’nda işler farklı işler. Umarım.

İŞTE O YAZI (Kötü bir clickbait başlık =)))

Geçenlerde Bridget Jones’un Günlüğü romanını tekrar okumaya başladım. (Çok eğlenceli bir kitaptır bu arada okumayan varsa tavsiye ederim.) Tabi okuduktan hemen sonra günlük tutmaya karar verdim ama ne kadarını gerçekleştirebileceğim konusunda henüz hiç bir fikrim yok. Muhtemelen hiçbir zaman gerçekleştiremeyeceğim. Sanal alem üzerindeki bir çok platformda İngilizce Türkçe blog yazıp hepsini yarıda bırakmış biri olarak onu gerçekleştirmem imkansız!

Herneyse konuya döneyim. Biraz önce ise film uyarlamasını tekrar izledim. Kitabın orijinaline oldukça sadık kalınmış ama Hugh Grant’ten rol çalıp Colin Firth’e paslamak ihmal edilmemiş. Tamam kitabın sonu da Mark Darcy ile bitiyor ama kitaptaki gibi bir bitiş yapımcılara para kazandırmaz. Beyazperde için bazı değişikliklerin yapılması gerekir. Öncelikle Happily Ever After zırvalıklarıyla bizlerin duygularını sömürmeleri şarttır. Zırvalık dediğime bakmayın. Kanmıyor muyum? Hem de nasıl kanıyorum! Kim böyle bir peri masalı yaşamak için yanıp tutuşmaz ki?

mr_darcy_aşkına

Aşk ve Gurur’daki Mr. Darcy ile, burada Colin Firth’ün oynadığı Mark Darcy zaten aynı adam. Helen Fielding bile yazarken oradan arakladığını söylüyor. Nedir peki bu pek değerli adamın olayı? Ne değildir ki! Yakışıklıdır, karizmatiktir, sizden etkilenir hatta zamanla içten içe sever ama asla belli etmez, mağrurdur, her daim kuğldur -annesinin zorla giydirdiği geyik desenle kazağın içindeyken bile-, sofistikedir, kesinlikle üst sınıfın adamıdır, şiddete karşıdır ama bu diyetini siz söz konusuysanız hemen bozar, her daim arkanızı kollar -siz istemeseniz bile-, “işte bu” diyeceğiniz ve yanınızda gururla taşıyabileceğiniz bir adamdır. Aradığınız, arzuladığınız tam paket odur.

Diğer yandan Hugh Grant’in oynadığı Daniel Cleaver karakteri tam bir serseridir. Yakışıklı ama yılışık, çok güzel bir gülümsemeye sahip, eğlenceli ama bir o kadar çapkın, size birşey katmayan, herkesin sadece görünüşüne hayran olduğu, sığ ve sadakatsiz bir adamdır.

Peki Bridget Jones nasıl bir hatundur? Sigaraya ve içkiye bayılan, tombik, kendi sınırlarını kendisi belirleyen, çok eğlenceli ama bir o kadar depresif, saçmalamakta sınır tanımayan, kolay adapte olamayan, kişisel gelişim kitaplarıyla kendini eğitmeye çalışan,  sığ ve kendi deyimiyle 32 yaşında bir kızkurusudur. Özelliklerini bir düşünelim. Normal şartlar altında -Darcy’nin varoluşuna bir an bile inanırsak- asla onu kapamayacak bir hatun gibi gözüküyor, değil mi? 

Ama Bridget Jones kitabın ve filmin sonunda Mark Darcy’i kapıyor. Kitap ve film Bridget’i kendi sınıfının çok çok üzerindeki bu adamla ve Happily Ever After ile bırakıyor. Kendisine benzeyen ama ne yaparsa yapsın evlenemeyeceği bir Cleaver ile değil, bir kadını gözlerine bakmasıyla eritebilecek bir Darcy ile… Bu hepimize verilmeye çalışan bir umudunu kaybetme mesajı aslında…  Hey ekran başındaki! İraden bir kedininkinden bile düşük olabilir, tombik, sığ, başarısız, saftirik, alkolik veya işkolik olabilirsin ya da işinden memnun olmayabilirsin ya da hiç işin olmayabilir, saçmalamanın dibine de vurabilirsin ama senin için de bir yerlerde bir Mark Darcy var tatlım. Umudunu kaybetme, silkelen ve kendine gel.

Gerçeğe dönelim. Gerçekte Mark Darcy var mı? YOK! Bu sadece filmlerin ve kitapların ve kurgusal tüm alemlerin bizleri uyutmak ve kendimizi avutmamızı sağlamak adına yarattığı bir hayalden başka bir şey değil. Böyle adamlar var diye düşünmemizi bekliyorlar, ama yok! Hiç boşuna umutlanmayın, hiç kendinizi kandırmayın. Darcy yok, evet ama Cleaver’a benzeyen adamlar çok, onları her yerde bulabilirsiniz, hiç zorluk yaşamadan hemde. Ama Darcy’i hiçbir yerde bulamazsınız, çünkü Darcy aslında hiç varolmamıştır. Olsaydı da zaten sizin sınıfınızdan çok yukarıda olacağı için asla ona sahip olamazdınız. Bütün kurgular, etrafımızdaki bütün bu çember bizi kandırıyor!

İşi numaralara dökecek olursak.. İyisi mi siz ve ben önümüzdeki, aslında 3 olup 9muş gibi görünen ya da 9 olup 3müş gibi davranan adamlarla (Genelde 9 sandığımız 3’lerdir ama çok ümitlenmeyin) takılmaya devam edelim.. Biz onları Darcy sanalım, bizi Türk filmlerinden arak tabirle “bu hayattan çekip çıkaracak” sanalım. Ama onlar kendi yüklerini de bize yükleyip adam kılıklarını bir kenara astıktan sonra mağara adamı hallerine dönsünler ve biz Cleaver’lara bile hasret kalalım…

…Hatta yine Bridge’in deyimiyle, evimizde yalnız ölelim ve köpekler cesedimizi parçaladıktan 3 hafta sonra bizi bulmayı başarsınlar..

Şimdi bu yazıyı okuyorum. Okuyorum ve gülüyorum. Bugünkü kadının böyle bir yazıyı yazması, insanları bu kadar kategorize etmesi, “adam” sözcüğüne bu kadar takıntılı olması, ilişki hakkında bu kadar ahkam kesmesi, ezberlenmiş cümleler kurması mümkün değil. Siz siz olun çocuklarınızla doğrudan bağ kurun, sağlıklı insanlarla nasıl ilişki kurabileceğini öğretin. Kalkıp televizyondan ya da kitaptan öğrenmesin. Sonradan aklı başına gelir tabii ama hayattan ne kadar zaman çalabilirsek, ne kadar güzel yaşayabilirsek o kadar iyi olur.

fundaninharikalardiyari.wordpress.com – © 2018 – Tüm Hakları Saklıdır.
Filmler, Marvel

İflah Olmaz Bir Marvel Fanı Olduğumu Biliyor muydunuz?

Robert Downey JR‘a olan aşkım, yılları aştığında ve sadece oynadığı değil içinde bulunduğu her şeyi (klipler, reklamlar, showlar vs) izlemeye başladığımda Iron Man‘i izlememem söz konusu bile olamazdı. Kendisinin bendeki yeri, bloglara sığamayacak kadar büyüktür, anlatmaya çalışsam en az dört gün laptop başından kalkmamam gerekebilir.

Iron Man ile başlayan Marvel sevgimse yıldan yıla gelişerek büyüdü. Hemen hemen her bir karakterine bayıldım (sen hariç Starlord, senin abv!) Mevcut 20 filmi hatmedene kadar izledim. Hatta Avengers 4‘dan önce bilgilerim tazelensin diye en baştan tüm filmleri izleyeme başladım. Yeniden! En baştan!

Yaklaşık 10 yıllık bir zaman diliminde, konuyu ince ince işleyerek öyle güzel bir anlatı dili yarattılar ki hayran kalmamak elde değil. Her bir karakteri gözlerimizin önünde büyüttüler, aşklar yaşattılar, bize sevdirdiler, hata yaptırdılar, affettirdiler. Her bir filmde arkalarından ekmek kırıntıları dökerek takip etmemizi sağladılar. Her bir film farklı puzzle parçalarını bıraktı avuçlarımızın içine. Öyle ki sonunda binlerce parçadan oluşan kocaman ve tamamlanmayı bekleyen bir puzzle yarattılar. Şimdi yaratılan bu büyük masalın en büyük parçası olan Avengers 4’u bekliyoruz. Yapılanların en büyüğü olacak ve anlatının bildiğimiz halini sona erdirecek.

Marvel’ın bu büyük hikayeyi “phase” adı verdikleri parçalara ayırdıklarını duymuşsunuzdur. Captain America: Civil War ile başlayan phase 3 Avengers 4 ile bitecek. Avengers 4 yazıp duruyorum. Çünkü yıl sonuna kadar gerçek ismini öğrenemeyeceğiz.

İlerleyen zamanlarda Marvel ve Avengers ile ilgili daha uzun ve daha farklı yazılar da yazmak isterim. Şimdilik sizi Saklı Kumanda ile Ant-man and the Wasp izleyip yaptığımız inceleme videosuyla başbaşa bırakıyorum. Umarım hoşunuza gider.

Saklı Kumanda ile yaptığımız Ant-man and the Wasp incelemesi

Saklı Kumanda ile yaptığımız olası Avengers 4 bağlantıları teori videosu

 

rdj_kalp_ben

fundaninharikalardiyari.wordpress.com – © 2018 – Tüm Hakları Saklıdır.