Günlük, Kendime Not, İstanbul'da Yaşamak

Tezimi Neden Bitiremedim?

Lisanstan mezun olup işe girdiğimde yüksek lisans yapmak aklımda yoktu. Okuldan o kadar sıkılmıştım ki artık çalışmalı ve okuldan olabildiğine uzaklaşmalıydım. Yaklaşık bir sene sonra beraber çalıştığım biri, “Ya sen baya başarılısın neden yüksek lisans yapmıyorsun?” diye sordu. Ben de kendime “Evet ya ben neden yüksek lisans yapmıyorum ki?” diyip hemen başvuru çalışmalarına başladım. Güzel puanlar alıp, İstanbul Üniversitesi’ne kabul edildim. Derslerimi hemen verdim. Dönem bile uzatmadım. Gerçekten ders konusunda baya başarılı ve disiplinli bir öğrenciyimdir.

Dersler bitince tez konusu seçmem gerekti. Uçsuz bucaksız bu denizdeki ilk ve en büyük hatam, esasen ilk hedefim akademisyenlik olmadığı için, bu konu hakkında pek de kafa yormamış olmaktı. Çünkü siz şimdiki düzene bakmayın, gerçekten akademisyen olmak, gerçekten bilim üretmekle alakalı bir şey. Gerçekten fikirleriniz olmalı, çok çalışmalısınız ve literatüre bir şeyler katmalısınız. Ve benim açımdan ne iş yaparsam yapayım, o işi hakkıyla yapmak çok önemli. Böyle bir ortamda benim konu seçmem çok vaktimi aldı. Kolay ve pratik şekilde yazarak zaman kaybetmeden bitirebileceğim bir konu da seçebilirdim. Ama tabii ki zor olanı ve çok çalışmam gerekeni seçtim. Bu kez de işin neresinden başlayacağımı çözmem çok vakit aldı.

Bir tez yazmakla ilgili en önemli noktayı söyleyeyim size. En ufak parçalarını bulana kadar parçalayın (atomlarına kadar ayırın=)) ve tamamen adım adım planlayın. Ben yine denize balıklama atlamayı tercih ettiğim için bir sene kadar da bu bocalamalarla zaman kaybettim.

Sonra üniversitede burada yazamayacağım tuhaf durumlar oldu, birçok insan gitmeye, kalanlar da yerlerini sağlamlaştırmak amacılığıyla kraldan çok kralcılığa soyunmaya başladılar. Tez konum böyle bir ortamda ne pişmeye ne servis edilmeye uygun değildi. Yine bir yıl kaybettikten sonra bir kez daha yolumu değiştirmeye karar verdim.

Yeni tez konum daha basit bir şeydi. Çalıştığım iş yeri ile de bağlantılıydı. Bari buraya bir faydam dokunsun diye başlamıştım. Ama bu kez de içimdeki çalışma aşkının benden koşarak uzaklaşmaya başladığını farkettim. İşlerim yoğunlaşıyor, tezime vakit ayıramıyordum. Ayıracak vaktim olsa bencillik ve tembellik yapıp o vakti kendime ayırıyordum. Tezim bana bakıyor, ben tezime bakıyorum. Bir ay gaza gelip çalışıyorsam, 6 ay tezime uzaktan bakıyordum. Sonra tekrar çalışmak istesem yine en başından her şeyi okumaya başlıyordum.

Yüksek lisans yapmaya başkalarının tavsiyesiyle başlamıştım ama gençlere yardım etme, yol göstericileri, mentorleri olma fikri içten içe hoşuma gitmişti. Heveslenip hayaller kurmaya başlamıştım ama akademisyenlerle çalışıyor olduğum her bir gün beni yavaş yavaş bu isteğimden soğutuyordu. Gereksiz çıkışlar, kaprisler, inmeyen dinmeyen egolar, açgözlülük, başkasının sırtından geçinme, kendi işini asistanlarına yaptırma falan derken, akademisyenlerin bambaşka bir yüzünü gördüm. En gencinden en yaşlısına gerçekten hiçbir faydası olmadan koltukları işgal eden hocalar var maalesef. Bu da beni yüksek lisans yapmaktan iyiden iyiye soğutan başka bir etkendi.

Derken derken böyle 7 senem geçti. Bu yıl haziran ayına kadar tezimi savunmuş olmazsam, atılıyorum. Yani en iyi ihtimalle mart ayına kadar bir taslak çıkarıp hocalarıma sunmam gerekiyor. Onu da vizem çıkarsa eğer İtalya’da yapmayı planlıyorum =) Benden nefret ettiğini düşündüren, beni görmezden geldiğini hissettiren tez hocamla bunu nasıl başaracağım hiçbir fikrim yok. Bu da çook başka bir hikaye, belki bir gün onu da yazarım.

fundaninharikalardiyari.wordpress.com – © 2018 – Tüm Hakları Saklıdır.
Kendime Not, İstanbul'da Yaşamak

“Kısa Çöp Uzun Çöpten Hakkını Alır Elbette”

Yeni öğrendim bu sözü. Sosyal medyada yer alan bir videoda, insanların hayvanlara her bir kötü davranışının ardından hayvanların aldığı intikamların görüntüleri bu tek dize ile verilmişti. Videoyu izlerken, her bir eziyete karşılık veren hayvanları görünce biraz da olsun içim soğuyordu ama karşılık veremeyen bir o kadar da masum canlının olduğu aklıma geldikçe üzüntü duyuyordum. Hala duyuyorum. Tüm kısa çöpler bir an önce uzun çöplerden hakkını alsın istiyorum. İnsan, hayvan, ağaç hiç farketmez. Kim bir başka canlıya eziyet ediyorsa, umarım kat be kat fazlasını bulur.

Üzülerek yazıyorum ki yola kaçan kurbanlıkların görüntüleri bayramların, özellikle de kurban bayramlarının klasikleri haline geldi. Her bayram aynı hikaye ile imtihan ediliyoruz ve her seferinde aynı hikayeden sınıfta kalıyoruz. Birçoğu, hayvanlara eziyet ettiğinin farkında bile değil ve en kötüsü de gerçekten onlar.

Cennet de cehennem de bu dünyada.. En sevdiğim sözlerden bir diğeri de bu işte. Doğaya, insana saygımız olursa, kimsenin bir şeyini çalmazsak, biraz da kibar olmaya çalışırsak cenneti yaratabiliriz. Aksi halde, hepimiz için hoşgeldin cehennem!

Buna karamsar bir yazı demeyelim de, adaletin tecelli edeceğine olan umut yazısı diyelim bence. Hani bayram henüz tam bitmedi ya o açıdan.

fundaninharikalardiyari.wordpress.com – © 2018 – Tüm Hakları Saklıdır.
Günlük, İstanbul'da Yaşamak

Önce Şifa Bulmak, Sonra Şifacı Olmak

Kendimle ilgili keşfettiğim en önemli şey ne olabilir diye düşünüyorum dünden beri.

30’lu yaşlar, kendi bilgeliğiyle geliyor, bunu bir yere not edelim bir kere. Bir güncelleme alıyorsunuz, hayata bakışınız, tepkileriniz, kararlarınız hatta o kararları verme şekliniz değişiyor. Değil yıldan yıla, aydan aya hatta haftadan haftaya değişiyor, gelişiyorsunuz.  Kendinizi arıyor, içinize dönüyorsunuz. Ne yaşamış, nasıl bu hale gelmişsiniz ona bakıyorsunuz.

Her zaman kişisel gelişimle alakalı biriydim ama 28 yaşından sonra iyiden iyiye bu kanala girdim. Çok okudum, çok seminer gezdim. Her ekolden kişiyle tanıştım. Hepsini dinledim. En çok da kendimi dinledim. Kendi kalbimi, iç sesimi.

Kendimle ilgili çok şey buldum, bir çoğuyla yüzleştim. Bir çoğunun tozunu alabildim ama içini açamadım. Yol uzun, meşakkatli. Hemen sonuç almak niyetinde değilim, alamayacağımı da biliyorum. Çünkü kendine keşfetme yolunun, ancak son nefesimizi verdiğimizde biteceğine inanıyorum. Öyle hemen buldum bitti gibi bir sonucu yok bunun. Bunu bilerek kendinizle oynama işine girişin, uyarmadı demeyin =))

Kendimle ilgili keşfettiğim, sürekli karşılaştığım ve her bulduğumda mutlu olduğum nokta şifacılık. Bunu lütfen fiziki olarak algılamayın. İnsanların ağrıyan yerlerine dokunup fiziki olarak iyileştirme gibi bir mucizem olsa, ne olurdum biliyorsunuz =D Benim bahsettiğim şey daha ruhani bir şey. Ben hep kendimi kırdım. En büyük zararı kendime hep ben verdim. Ama kırıldığım yerden de şifa buldum, kendimi iyileştirdim. Sonra baktım ki diğer insanlara da faydam dokunuyor. Kimseler benim kırıldığım yerlerden kırılmasın istiyorum ve sevdiklerime hep diğer yolu gösteriyorum. Aynı yoldan geçerek kırılmış olan varsa ona da destek oluyorum. Şifa verdikçe ben de şifa buluyorum. Bu yol gerçek dayanışmanın yolu ve bu yol o kadar güzel bir yol ki..

Bir şey öğrendiğimde, onunla ilgili her şeyi merak ediyorum. Gerçek bir bilgi oburuyum. Okuyorum, araştırıyorum, dinliyorum. Onunla ilgili her şeyi öğreniyorum. Öğrendikçe çevreme öğretiyorum ve onlar da çevrelerine öğretsinler istiyorum. Çevreme öğrettikçe onlardan da birşeyler öğreniyorum. Böylelikle gelişme ve öğrenme döngüsü asla kırılmıyor. Bir araya gelirsek gökkuşağını oluşturabileceğimize inanıyorum. Kötülük yapabiliyorsak, kollektif bilinci bulanık zihinlerimizle kirletebiliyorsak tam tersini de yapabileceğimizi düşünüyorum. Herkesin iyiliği seçebileceğini ve dünyaya şifayı da bizim verebileceğimizi biliyorum. Belki daha sonra bu konuyla ilgili daha uzun bir şeyler yazabilirim.

fundaninharikalardiyari.wordpress.com – © 2018 – Tüm Hakları Saklıdır.
Günlük, İstanbul'da Yaşamak

Bayramlar ve Çocukluğum

Bayramları sever misiniz?

Bayramları ben sever miyim? Bilmiyorum. Yazının sonuna doğru ne hissettiğimi anlayacağımı düşünüyorum.

Çok küçükken sevmem lazımdı sanırım. Ailenin uzunca bir süre tek kız torunuydum. (Aslında teknikte pek de böyle değildi de pratikte böyleydi. Nedenini belki bir gün yazarım.) Dedemle birbirimize çok düşkündük. Kaç yaşına geldim, benim için yeri hala ayrıdır. Gerçekten her gün dedemi görmek isterdim. O küçüklük günlerimde, kocaman adam benimle kimsenin oynamadığı gibi oyunlar oynardı. Bana sürekli çikolatalar, bonibonlar falan alıp evin çeşitli yerlerine saklardı. O çikolataların izini sürmek, tadlarını daha da güzel hale getiriyordu. Ama babannem evi dağıttığım için sürekli kızıyordu. Gerçi babannemin birine kızmak için herhangi bir sebebe ihtiyacı da yoktu =)) Sonra dedem, ben seveyim de alıp giyeyim diye eve kıyafetler getirttirirdi. Ne lüks ama! Şimdi bakıyorum da yapılması pek mümkün değil. Eve onlarca takım kıyafet gelirdi. Etekler, elbiseler, pantolonlar, bluzler, gömlekler falan. Ben bakar, giyinir, beğenir, istediklerimi alırdım. Beğenmediklerim mağazaya geri dönerdi. Mağaza bir akrabamızındı. Bir de ayakkabı alınırdı. Şimdi reklamlarda görüyorsunuz ya, ayakkabısını dahi başucuna koyan, elbisesini yatağının yanına hazırlayan çocukları. Heh işte onlardan biri de bendim. Çocukken bir elim yağda diğeri baldaymış yalnız, yazarken yavaş yavaş hatırlıyorum =) Babannem buralarda yine kızacak bir şey bulurdu, bizleri evinde pek istemediğini düşünürdüm hep. Bence hala istemiyor, o ayrı =)

Bayram olurdu, sabahın köründe babannemlere gitmek zorunda kalırdım. Çünkü eskilerin adetleri öyleydi. Sabahın köründe giderdik, hepberaber kahvaltı yapardık. O kahvaltı da öyle fazla şey olmazdı, bir kaç çeşit kahvaltılık olurdu sadece. Ne erkenden kalkmayı severdim, ne erkenden babanneme gitmeyi, ne de erkenden o kahvaltı masasına oturmayı. ERKENDİ ÇÜNKÜ, anlatabiliyor muyum? Ve babannem yine kızacak bir şeyler bulurdu. Sonra klasik bayram hazırlıkları, koşturmacalar, yemek hazırlıkları derken bayramlaşma anına geçerdik. Birden içeriden birisi “E hadi artık bayramlaşalım!” diye çıkagelirdi. En büyükten en küçüğe sıralanırdık biz de. Dedem, babannem, babam, annem, amcalarım, halam, sonra ben ve kızkardeşim, aile genişledikçe, yengelerim, kuzenlerim, eniştem derken yıllarla birlikte uzayan bir sıralamamız oldu. O sıralamadan da güzel harçlıklar aldım, ne yalan söyleyeyim. Çalışmaya başlayınca kesildi hepsi tabii. Ama bayram harçlığı kadar tatlı, çok az şey yaratılmış olabilir. Bayram sütlacı ve baklava dışında tabii.

Zorla akraba ziyaretlerine götürülme vardı bir de. Evde yalnız kalana kadar her bayram ızdıraptı. Babamın halasını neden görmek zorundayım mesela? Ya da illa babamın amcasında hiç tanımadığım teyzelere okul hayatımın nasıl gittiğini anlatmak zorunda mıyım? Bence değildim ve evde yalnız kalmaya başladığımdan itibaren tüm bayram gezmelerini protesto etmeye başladım. Sadece bayramlaşmak için dedemlere gidip yarım gün içerisinde eve dönüyordum.

Çocukken hiç sevmediğim bayramları, çalışma hayatına geçişimden itibaren sevmeye başladığımı hatırlıyorum. Elbette yüklü uzun tatiller vermelerinin etkisi vardı, ama aile içinde biz de bayramlara yüklediğimiz anlamları değiştirmeye başlamıştık. Hala da değiştirmeye devam ediyoruz. Mesela eskisi kadar erken kalkmıyoruz. Yine kahvaltıyı beraber yapmaya çalışıyoruz ama saatini kargalardan sonraya almayı başardık. Yine evden çıkıp babannemlere ya da onlar yoksa, ailenin o anki büyüğünün evine gidiyoruz ama zorla akraba ziyareti yapmıyoruz. İlk gün hepimiz seve isteye bir araya geliyoruz. Akşamına mutlaka kallavi bir rakı sofrası kuruyoruz. Bayramımız, geniş bir aile olmayı öğrenmeye başladığımızdan dolayı bayram oluyor artık bize. Aile oluşumuzu kutluyoruz aslında. Sanırım bu yüzden artık bayramları seviyorum ve herkese ailesiyle birlikte mutlu bayramlar diliyorum.

fundaninharikalardiyari.wordpress.com – © 2018 – Tüm Hakları Saklıdır.
Günlük, İstanbul'da Yaşamak

Karamsar Yazılara Son -En Azından Bayram Boyunca-

Adında “Harikalar Diyarı” geçen bir blog için ne kadar karamsar yazılar oldu, farkında mısınız?

Bunlara hep kolektif bilincin neden olduğuna inanıyorum. İnsanlar geriliyor, gerildikçe bu gerilimi yayıyorlar. En sakinlerimiz bile bu ruh halinden üstüne düşeni alıyor. Bizler de bu gerilimin yayılmasına katkıda bulunuyoruz. Hepimiz kötüyü düşünmeye ve ona ayna tutmaya çok meyilliyiz. Hepimiz aslında kendimizden ve potansiyelimizden çok korkuyoruz ve bu korkunun bizi küçük, güçsüz kişilere çevirmesine izin veriyoruz.

Halbuki herbir “Bittik, yandık, mahvolduk” diye düşünene karşı, bir kişi de “oh be şükürler olsun” dese, zincir bir yerde kırılacak. Ama hiçbirimiz bunun da bir yol olduğunu göremiyoruz. İyiyi düşünmüyoruz, iyiye yormuyoruz. Bu bir kültür ya da nesilden nesile aktarılan bir kod. Bilmiyorum ama bizim artık bunu kırmamız gerek, bunu biliyorum.

Her şey kollektifin suçu değil tabii ki. Öncelikle bireysel bazda bakmak lazım. Son 2 hafta, ben de o “bittik, yandık, mahvolduk”çulardandım. Ama bitmiyoruz, yanmıyoruz, mahvolmuyoruz. Hayatta her şey bizim için ve her zaman bir çıkış yolu vardır. Bu tarz korkuları ve endişeleri besleyerek sadece kendi potansiyelimizi bulma süremizi uzatıyoruz. Dünya dönmeye, insanlar yaşamaya devam ediyor. Bu on sene sonra da böyle olacak, yüz sene sonra da bin sene sonra da. Bir şekilde yaşam devam edecek. Nasıl bir değişim, dönüşüm, evrimleşme olur bilmiyorum ama yaşamın sonsuzluğuna inanıyorum.

Kafamızı kaldırıp biraz düşünsek, bir denize baksak ya da muhteşem bir hayal kursak, her şey değişir. Deneyelim mi?

fundaninharikalardiyari.wordpress.com – © 2018 – Tüm Hakları Saklıdır.