Erasmus, Günlük, Kendime Not, İstanbul'da Yaşamak

Erasmus’un Kattıkları

Taslağıma kaydettiğim başlıklardan bir diğeri de bu olmuş: “Erasmus’un, sevdiklerimden uzak olmanın, İtalya’nın, Perugia’nın, tüm bu gezilerin, kısaca şu son 6 ayın bana katkısı ne oldu?” Şimdiye kadar bu konuya dair bir yazı yazıp burada paylaşamamışım. Çünkü bu oldukça zor. Çünkü tüm o dönemin muhteşemliğini sığdıracak kavramları, kelimeleri bulmak, tüm bu hisleri karşılayacak cümleleri kurmak çok zor. Şimdi de bunu yapmak için yeterli değilim, ama bir yerden başlamak lazım.

Bu 6 ay bana ne katmadı ki!? Hem, bana bir şey katmamış olsa, neden en yakın arkadaşlarımdan biri olan Sedat ve eşi Yeşim doktora dönemi Erasmus’u için Perugia’ya gitmeye karar vermiş olsunlar ki? Ahh Perugia ❤

İtalya’da her şeyden önce az da olsa kendimi önemsemeyi öğrendim. Kendimi ön plana almayı öğrendim. Bunun hakkında hiçbir fikrim yoktu çünkü. Biliyorum, önceliğim her zaman ben olmalıyım. Evet, başkaları için de bir şeyler yapabilirim ama önce kendim için, kendi ihtiyaç duyduğum şey neyse, onu yapmalıyım. Bu benim için çok zor öğrenilebilecek bir davranış şekli. Çünkü ben ailemden böyle görmedim. Annem dünyanın en fedakar insanı mesela. Onun kızı olarak ben de her zaman başkalarını kendimden üstte tuttum. Ama İtalya’ya gidince gördüm ki birey olmak için, öncelikle kendini en ön plana almak gerekiyormuş. Mesela bir arkadaşımın bana ihtiyacı olsa ben koşarak giderim. Ama İtalya’da öyle değil. İtalya’daki herhangi bir x kişinin eğer bir işi yoksa, birine sözü yoksa, kendisi için yapmak istediği bir şey yoksa, biraz ders çalışmak, bir film izlemek ya da dinlenmek istemiyorsa gelip sizinle buluşabilir. Çok acil, çok önemi olan, kriz anlarındaki durumlarda bunu uygulayamam ama, ufak ufak kendim için bunu uygulamaya başladım. Kim bana ne kadar gelirse ben de ona o kadar gidiyorum artık. Ama kimse için kendimi yıpratmama gerek olmadığını öğrendim.

Kendim için bir şeyler yapmayı öğrendim ayrıca. Kendi hayatımın sorumluluğumu kendim elime aldım. Direksiyon tamamen benim elimdeydi. “Ben” kavramı Avrupa’da daha gelişmiş. Yer yer bencillik gibi gelebilir şu an size tabii ama bu bireyselliğin de anahtarı bence. Canım istedi yalnız başıma tren yolculuğu yaptım, canım istedi kendime güzel bir yerde tatlı ısmarladım, canım istedi biriyle flört ettim, canım istedi odamdan çıkmadım. Kendi gelişimim için gidip üniversitenin dil derslerine girdim, kendim için Kübalı bir çiftten Küba dansları eğitimi aldım, kendim için radyo programı yaptım. Kendi rahatım için eve çıktım. Gezmek istediğimde gezdim, oturmak istediğimde oturdum. İşte her şeyin gerçek anahtarı bu.

Özgürlük hissini tattım. dünyanın en güzel hissiymiş meğerse. Biri bir şey der mi demeden, etrafını kolaçan etmek zorunda kalmadan var olmak muhteşem bir şeymiş! Bir kadın olarak gecenin 3’ünde 4’ünde rahatsız edilmeden, korkmadan, çekinmeden yürüyebildim. Üstümde ne var, alkollü müyüm, az önce konuşurken bir şey mi dedim, başıma bir şey gelirse bunlardan sorumlu tutulur muyum diye düşünmedim. İstediğimi giydim, istediğimi söyledim, istediğimle gezdim, istediğim yerde ve istediğim saatte gezdim hem de! Sadece gece mi? Hayır, gündüz de insan gibi günün tadını çıkarabildim. Ne rahatsız eden oldu, ne çirkince laf atan, ne üstüme gelen, ne de iğrenç bakışlarıyla huzursuz eden. Biri beğendi mi? Gelip şansını dener, hayır dersen selametle der gider. Kimsenin senin rahatsız etmeye, sana isimler takmaya niyeti yok çünkü!

Özgüvenim fazlasıyla yerine geldi. Yapabilirim, başarabilirim hissiyle dolup taştım. Hayatımda istediğim zaman, istediğim şeyi yapabileceğime olan inancım arttı. Bağımsızdım, özgürdüm, mutluydum, kendi başımın çaresine bakabiliyordum. Ne olursa olsun ayakta ve hayatta kalabiliyordum. Bu da kendime olan inancımı ve özgüvenimi arttırdı. Ayrıca İtalyan erkekleri o kadar tatlı ki, kendimi güzel hissettirmeyi başardılar ve ilişki anlamında da özgüvenimin artmasını sağladılar. Buradaki gibi tavır görmediğimiz ve önümüze gelen herkesin sapık olduğunu düşünmediğimiz için de inanılmaz tatlı arkadaşlıklar kurup, inanılmaz eğlenceli flörtler yaşadık! İnsan gibi yaşayabileceğime olan inancım geri geldi. Sadece kadın-erkek ilişkilerinden bahsetmiyorum. Yeme-içme-barınma gibi temel ihtiyaçlardan bahsediyorum. Her şey o kadar güzel, o kadar lezzetli, o kadar organikti ki.. Bugün önüme bakıp yeniden orada yaşama ihtimalimi düşünüyorsam, hep bu nedenden. İnsan gibi yaşayabilme ihtimalinin orada daha yüksek olmasından!

Ayrıca bu tatlı serüven bana çok tatlı bir kızkardeşi, Damla’yı hediye etti. Damla’yı uzun uzun anlatmayacağım ama iyi ki tanışmışız, iyi ki yollarımız kesişmiş ❤ ❤

Kalbimdekilerin sadece otuzda birini falan anlatabildiğim bir yazı oldu. Üstünden altı ay geçti ama hala kalbim bu hislerle dopdolu! Ayıklayıp kalbimdekileri tamamen dökemiyorum bile. İmkanı olan herkese en az bir kez yurtdışı deneyimi yaşamalarını tavsiye ediyorum. Tamamen farklı bir insan olarak döneceksiniz eminim!

fundaninharikalardiyari.wordpress.com – © 2019 – Tüm Hakları Saklıdır.
Advertisements
Erasmus, Günlük, Kendime Not, İstanbul'da Yaşamak

Peki Şimdi Ne Olacak?

21 Mart’ta yazmışım bu yazıyı. Şimdi taslaklarıma bakarken buldum. 20’ye yakın taslak bırakmışım yazmak için. Ama tabii bir yandan tez koşturmam, bir yandan yazın gelmesi, bir yandan tembelliğe alışmış olmam yüzünden birini bile yazmamışım. Zaten Erasmus’a gittikten sonra yazıları azaltmıştım, döndüm daha beter hale getirdim. yine aklıma gelmezdi de, yıllık planım bitiyormuş, yeniden ödemem ve buraya dönüş yapmam için WordPress milyon tane mail atınca yahu ben neden yazmayı unutuyorum ki dememe neden oldu.

Neyse, konumuza dönelim. Taslakta aynen şu soruları sormuşum kendime. “Dönmüş olmam ile ilgili bir yazı yazayım. Peki şimdi ne olacak?” Tam 5 ay geçmiş bunun üzerinden. Neredeyse bir Erasmus’a gitmelik bir süre daha. Döndükten sonra bile neler neler yaptım. Erasmus’a ve Perugia’ya olan aşkımı her yerde öyle fazla ve öyle güzel anlattım ki en yakın arkadaşlarımdan biri de eşiyle birlikte seneye bahar döneminde doktora için Perugia’da Erasmus yapacaklar ❤ İtalya’ya olan aşkım sanırım asla bitmeyecek.

Evet, İstanbul’a evime döndüm. Peki bu taslağı yazdıktan sonraki 5 ayda neler oldu? Bir kere defalarca tatile gittim. Bir kısmında ailemleydim, bir kısmındaysa yalnız. Dubalara kadar yüzmeyi başardım. Arkadaşlarımla birlikteydim. İstanbul’u gezdim. Kendimle ilgilendim. biraz İspanyolca öğrendim. Kahvaltılara gittim, masajlara gittim, sayısız düğüne katıldım. Aperativo kültürünü etrafımdakiler empoze ettim. YKS’ye giren kuzenimi sınava hazırladım, resmen onunla sınava girdim, açıklanana kadar da onun yanındaydım. Seçimlerde gönüllü olarak görev aldım. Ailemi de oy sayımında bulunması için ikna ettim. Bir sürü yeni yemek tarifi öğrendim. Sevmediklerimi hayatımdan çıkardım. Bol bol meditasyon yaptım. 7 senedir bitmeyen tezimi bitirerek mezun oldum. Sanırım beni isteyen bir yerde işe kabul edildim -buradan çok emin değilim, çünkü arap saçına döndü ahahah-

21 Mart’ta bu taslağı yazan Funda’nın, bunların başına geleceğine dair hiçbir fikri yoktu. Şimdi 21 Ağustos’ta bu satırları yazan Funda’nın başına neler geleceğinden hiç haberi yok. Sadece iyi şeyler gelmesi için dua ediyor. Yeni ve güzel şeylerin hayatında olmasını istiyor. Her şeyi sağlık ve huzurla karşılamak istiyor. O kadar.

fundaninharikalardiyari.wordpress.com – © 2019 – Tüm Hakları Saklıdır.
Günlük, Kendime Not, İstanbul'da Yaşamak

TEZ ÇIKMAZI – Bölüm II

Çıkmaz haline gelmiş tezimin hikayesine devam edelim mi? Bence edelim. Aynı durumda olanlar varsa onlar da gelsinler hatta, dertleşelim. En son yeni tez hocamda kalmıştık. Oradan devam edeyim.

Yeni tez danışmanımın, ilk yüksek lisans tez öğrencisiydim. Ah bu konu hakkında anlatmak istediğim neler var neler, ama yazmam, yazamam. Hep gazeteci olmak istemişimdir biliyor musunuz? Neredeyse 20 sene önce Aydın Doğan Lisesi’nin kapısından ilk girdiğimde amacım gerçek bir gazeteci olabilmekti. O zamanlar gazetecilik çok erdemli ve eğlenceli bir meslekti. Şimdi her şey o kadar hızlı değişti ki ne gazeteciliğin erdemi kaldı, ne de gazetecilik yapmak için üniversite bitirme gereksinimi. Herkes kendi mecrasında gazeteci şu an ama hiçbirimiz yazmak istediklerimiz konusunda özgür değiliz. Kıçı kırık bir akademik meseleyi yazarken bile bin kez düşünüyorum şu anda. Bana geri dönüşü olur mu diye…

Kasmalar, kasıntılar, tacizler, yazan hariç kimsenin bir cümlesini bile okumadığı tez taslakları, “kaynakça”na girmek için pusuda bekleyen ve seninle alakası olmayan çakallar, fotokopicilere çıktı almak için harcanan servet derken sunum günüm geldi çattı. Yoluma taş koyan olur mu diye düşünmekten mideme kramplar girmişti. Öyle ya, arka planda neler neler dönüyordu, bu işten tertemiz çıkabilecek miydim çok merak ediyordum. Bir hocadan da oldukça şüpheliydim. Bana o kadar fazla düzeltme vermişti ki doğruya doğru başta inanılmaz hayal kırıklığına uğramıştım ve bana red oyu vereceğini düşünmüştüm. Bunları düşüneceğime hocanın verdiği düzeltmeleri yapmaya odaklandım, tezimin her bir kelimesini resmen yuttum. İçinden en ufak bir tanım bile sorsalar, alıntılarla cevaplayacak haldeydim. Annemle birlikte bütün gün dua ediyorduk. Bazı mevzulardan dolayı bu iş artık bir gurur meselesi haline gelmişti benim için.

Sonunda erkenden kalkıp, ikramlıklarım, sunumlarım ve tüm dosyalarımla birlikte kendimi okulda buldum. Heyecandan bayılmak üzereydim. Tez danışmanımla buluştum. Saat 11.00’de olan sunumuma 11.40 gibi başlarken hem gergindim hem de en kötü -benden önce sunumunu bitiren genç arkadaş gibi- düzeltme ve ek zaman verirler diye kendimi sakinleştirmiştim. Ucunda ölüm yoktu ya, zaten maksimum 13 Eylül’e kadar enstitünün öğrencisiydim. En fazla atılırdım.

Neyse… Sonunda sunumumu bitirdim, hocalarım beni dışarı çıkardı. Yeniden içeri çağırdıklarında ufak tefek düzeltmeler için öneriler verip 3 evetle uğurladılar ahahahaha. Sonra tabii bir tanesi ufak çakallıklar peşindeydi ama ses etmedim. Sonrasında da bir takım evrak koşturmacaları oldu. Aradığım binalar taşınmış, insanlar izne çıkmış falan. Mükemmeldi (!) her şey gerçekten. Ama şükürler olsun ki artık bitti. Bu hafta gidip mezuniyet belgemi alacağım.

Bu yazıyı baya yazı dizisi haline getirip, 7 yıl boyunca karşılaştığım tüm usülsüzlükleri tek tek anlatmak istedim aslında. Ama okuduğum forumlarda, içinde bulunduğum Facebook gruplarında hemen herkesin benzerlerini yaşamış olduğunu görüyorum. Bu yazıya yazmak isteyip de yazamadığım ama şahit olduğum o kadar fazla usülsüz davranış oldu ki, bir daha bırakın doktora falan yapmayı akademiye dair hiçbir şey duymak istemiyorum. En azından uzunca bir süre. İnsanların şevkini kırıp, liyakati olmayanlara etiket dağıtmak dışında bir işlevi kalmamış. Geçen gün üniversitelerin verdikleri ilanlara bakıyordum. İngilizce Edebiyatı bölümüne, radyo sinema televizyon mezunu birini arıyorlardı biliyor musunuz? Gördüğüm tek absürd şey bu değil tabii, fotoğrafçılık bölümüne işletme mezunu falan da arıyorlar falanlar filanlar. İlanlardaki tek eksik, açıldığı kişinin ismi… Gel de üniversite eğitimine güven, gel de akademide kalmak iste hadi…

fundaninharikalardiyari.wordpress.com – © 2019 – Tüm Hakları Saklıdır.
Günlük, Kendime Not, İstanbul'da Yaşamak

Bazı Dostlarımız Var Ya Hani, Heh İşte Onlar İyi ki Var!

Şu fotoğrafta yanımda gördüğünüz kızcağız, yaklaşık 2003 yılından beri hayatımda. İlk tanıştığımızda o ortaokuldaydı, ben lisedeydim. O zamandan sonra da hiç bırakmadık birbirimizi. Elbette tartışmalarımız oldu, hatta bir kez aylarca küs kaldığımız bile oldu. Ama hepsi birbirimizin iyiliği içindi. En azından biz öyle düşünüyorduk. Birini çok sevdiğinizde onun hayatı için vereceği kararları bile ondan daha iyi bildiğinizi düşündüğünüz anlar olur ya, işte bizimki de öyleydi. Ben onun hayatı için yapması gerekenleri ondan daha iyi biliyordum, o benim hayatım için yapmam gerekenleri benden daha iyi biliyordu =)) İyi kötü her şeyi beraber yaşadık deneyimledik.

Bu bloğu takip ettiğini, hatta bu bloğun varlığını bildiğini bile sanmıyorum. Ama iki gündür yazdıklarımı, geldiğimden beri içimdeki kırık ve depresif kadını farketmiş olacak ki bugün beni dışarı çıkarmak için çok uğraştı. Üstelik, bu kız evleniyor, iki ay içinde nikahı var, pılını pırtını toplayıp İzmir’e taşınıyor, binbir ayrı işi var onu bekleyen! Buna rağmen bir Funda’yı kendine getirmeliyim seansına vakit ayırabiliyor ❤ Ben bu kızı sevmeyeyim de kimi seveyim!

Düşünüyorum da ondan başka kim yardım çığlıklarımı hissederek benim için bir şeyler yapmak isterdi ki? Kim elini kalbimin tam içine sokup karanlığı tuttuğu gibi oradan çıkarırdı? Hatta sonra o karanlığı miniminnacık yapana kadar ufalayıp en sevdiğim sahillerde denize rüzgara karıştırırdı? İyi ki var cümlesini öylesine söylemediğim maksimum on insandan biridir Sakiş, gerçekten iyi ki var! Şimdi evlenip İzmir’e yerleşecek gönlümün efendisi. Kendi adıma üzgünüm tabii, en yakın arkadaşım, kızkardeşimden sonraki en yakınım gidiyor. Kimse elini uzatmaz, birileri elini uzatmış gibi yaparken, her zaman yanımda olan dert ortağım, etkinlik arkadaşım, ruhani liderim kendi hayatını kuruyor. O hayat bu kadar uzakta olmayaydı, eyiydi =) Gerçi kim bilir? Bakarsınız ben de İzmir’e taşınırım, hayat bu, belli mi olur? Ama onun için çok mutluyum. Hayatını çok tatlı bir adamla birleştiriyor ve gerçekten çok mutlu olacak. Buna inanıyorum. Umarım mesafeler bizi sadece daha güçlü kılar ve dostluğumuz bu testi de başarıyla atlatır ❤

Hayatımdaki insanların kimini sevdi, kimine kırmızı kart verdi ama her zaman her dediği çıktı. Sevgililerimde de kırmızı kartları doğru çıktı, çok yakın arkadaşım dediklerimde de. Ama onun yeri hiç değişmedi. Bu saatten sonra değişmez de diye düşünüyorum. Canım Sako, seni çok seviyorum ve her zaman çok mutlu olmanı diliyorum ❤

fundaninharikalardiyari.wordpress.com – © 2019 – Tüm Hakları Saklıdır.
Günlük, Kendime Not, İstanbul'da Yaşamak

Tüketen Kolektif Bilinç

Kolektif bilincin bizi nasıl etkilediğini hiç düşündünüz mü? Yaşadığınız yerdeki insanların hissinin size de nasıl bulaştığını fark ettiniz mi? Stresleri stresiniz, üzüntüleri üzüntünüz, dertleri derdiniz, kızgınlıkları kızgınlığınız oluyor, dikkatinizi çekti mi?

Mesela şöyle örnek vereyim. Geçtiğimiz 6 ay boyunca İtalya’da asla “nefret ediyorum”, “tiksiniyorum”, “gebersin” kelimelerini kullanmadım. Aklımın ucundan bile geçmedi. Tertemiz ve çok mutluydum. Yüzümü görseniz anlardınız. Kalbimdeki tek şeyin sevgi ve neşe olduğunu bilirdiniz. Çünkü kolektif bilinçleri bu. Yayılan duygu bu. Hainlik, pislik, kıskançlık, saygısızlık, avamlık yok! Ama döndüğümden beri bu kelimeler yine bana geldi, ağzımın ve kalbimin ortasına yerleşti. “Nefret ediyorum” demekten içim kurudu, yüzüm yine mutsuz, bir takım insanlara dair tek dileğim “gebermeleri” yönünde ve onlardan gerçekten “tiksiniyorum”. Gelir gelmez kolektif beni içine aldı. Çünkü herkes mutsuz, herkes güvensiz, herkes bir diğerinin elindeki imkanı kıskanıyor, herkes bir diğeri beleşe yaşıyor sanıyor. Fırsatını bulsa kendisini kazıklayacak, elindeki her şeyi alacak ve öldürüp bir köşede bırakacak sanıyor. Bunca haberin içinde haksızlar mı? Bilemiyorum.

Ben de korkuyorum. Bu sokaklarda yürürken korkuyorum. Eve gelirken korkuyorum. Çok sevdiğim bir arkadaşım evlendi cumartesi gecesi. Bir ara arkadaşlarımla geçirdiğim o güzel anları bıraktım, çünkü tek düşündüğüm düğünden eve gece nasıl yalnız döneceğim oldu. Taksiye yalnız bilmekten korkuyorum. Geçen hafta korkudan 10 lira fazla verdim taksiciye. Yeter ki ineyim de evime gireyim diye. Korkarım yakında herkes beni kazıklamaya çalışıyor paranoyasına da gireceğim. Başka saçma ne kadar paranoyanız varsa onlar da sirayet edecek.

Geleceğim adına ben korkmayayım da ne yapayım şimdi? İşin kötüsü artık meditasyona oturacak sabrım da yok. Anda kalma yetimi kaybettim. Bakalım nasıl toparlayacağım her şeyi..

fundaninharikalardiyari.wordpress.com – © 2019 – Tüm Hakları Saklıdır.