Kendime Not, İstanbul'da Yaşamak

“Kısa Çöp Uzun Çöpten Hakkını Alır Elbette”

Yeni öğrendim bu sözü. Sosyal medyada yer alan bir videoda, insanların hayvanlara her bir kötü davranışının ardından hayvanların aldığı intikamların görüntüleri bu tek dize ile verilmişti. Videoyu izlerken, her bir eziyete karşılık veren hayvanları görünce biraz da olsun içim soğuyordu ama karşılık veremeyen bir o kadar da masum canlının olduğu aklıma geldikçe üzüntü duyuyordum. Hala duyuyorum. Tüm kısa çöpler bir an önce uzun çöplerden hakkını alsın istiyorum. İnsan, hayvan, ağaç hiç farketmez. Kim bir başka canlıya eziyet ediyorsa, umarım kat be kat fazlasını bulur.

Üzülerek yazıyorum ki yola kaçan kurbanlıkların görüntüleri bayramların, özellikle de kurban bayramlarının klasikleri haline geldi. Her bayram aynı hikaye ile imtihan ediliyoruz ve her seferinde aynı hikayeden sınıfta kalıyoruz. Birçoğu, hayvanlara eziyet ettiğinin farkında bile değil ve en kötüsü de gerçekten onlar.

Cennet de cehennem de bu dünyada.. En sevdiğim sözlerden bir diğeri de bu işte. Doğaya, insana saygımız olursa, kimsenin bir şeyini çalmazsak, biraz da kibar olmaya çalışırsak cenneti yaratabiliriz. Aksi halde, hepimiz için hoşgeldin cehennem!

Buna karamsar bir yazı demeyelim de, adaletin tecelli edeceğine olan umut yazısı diyelim bence. Hani bayram henüz tam bitmedi ya o açıdan.

fundaninharikalardiyari.wordpress.com – © 2018 – Tüm Hakları Saklıdır.
Günlük, İstanbul'da Yaşamak

Önce Şifa Bulmak, Sonra Şifacı Olmak

Kendimle ilgili keşfettiğim en önemli şey ne olabilir diye düşünüyorum dünden beri.

30’lu yaşlar, kendi bilgeliğiyle geliyor, bunu bir yere not edelim bir kere. Bir güncelleme alıyorsunuz, hayata bakışınız, tepkileriniz, kararlarınız hatta o kararları verme şekliniz değişiyor. Değil yıldan yıla, aydan aya hatta haftadan haftaya değişiyor, gelişiyorsunuz.  Kendinizi arıyor, içinize dönüyorsunuz. Ne yaşamış, nasıl bu hale gelmişsiniz ona bakıyorsunuz.

Her zaman kişisel gelişimle alakalı biriydim ama 28 yaşından sonra iyiden iyiye bu kanala girdim. Çok okudum, çok seminer gezdim. Her ekolden kişiyle tanıştım. Hepsini dinledim. En çok da kendimi dinledim. Kendi kalbimi, iç sesimi.

Kendimle ilgili çok şey buldum, bir çoğuyla yüzleştim. Bir çoğunun tozunu alabildim ama içini açamadım. Yol uzun, meşakkatli. Hemen sonuç almak niyetinde değilim, alamayacağımı da biliyorum. Çünkü kendine keşfetme yolunun, ancak son nefesimizi verdiğimizde biteceğine inanıyorum. Öyle hemen buldum bitti gibi bir sonucu yok bunun. Bunu bilerek kendinizle oynama işine girişin, uyarmadı demeyin =))

Kendimle ilgili keşfettiğim, sürekli karşılaştığım ve her bulduğumda mutlu olduğum nokta şifacılık. Bunu lütfen fiziki olarak algılamayın. İnsanların ağrıyan yerlerine dokunup fiziki olarak iyileştirme gibi bir mucizem olsa, ne olurdum biliyorsunuz =D Benim bahsettiğim şey daha ruhani bir şey. Ben hep kendimi kırdım. En büyük zararı kendime hep ben verdim. Ama kırıldığım yerden de şifa buldum, kendimi iyileştirdim. Sonra baktım ki diğer insanlara da faydam dokunuyor. Kimseler benim kırıldığım yerlerden kırılmasın istiyorum ve sevdiklerime hep diğer yolu gösteriyorum. Aynı yoldan geçerek kırılmış olan varsa ona da destek oluyorum. Şifa verdikçe ben de şifa buluyorum. Bu yol gerçek dayanışmanın yolu ve bu yol o kadar güzel bir yol ki..

Bir şey öğrendiğimde, onunla ilgili her şeyi merak ediyorum. Gerçek bir bilgi oburuyum. Okuyorum, araştırıyorum, dinliyorum. Onunla ilgili her şeyi öğreniyorum. Öğrendikçe çevreme öğretiyorum ve onlar da çevrelerine öğretsinler istiyorum. Çevreme öğrettikçe onlardan da birşeyler öğreniyorum. Böylelikle gelişme ve öğrenme döngüsü asla kırılmıyor. Bir araya gelirsek gökkuşağını oluşturabileceğimize inanıyorum. Kötülük yapabiliyorsak, kollektif bilinci bulanık zihinlerimizle kirletebiliyorsak tam tersini de yapabileceğimizi düşünüyorum. Herkesin iyiliği seçebileceğini ve dünyaya şifayı da bizim verebileceğimizi biliyorum. Belki daha sonra bu konuyla ilgili daha uzun bir şeyler yazabilirim.

fundaninharikalardiyari.wordpress.com – © 2018 – Tüm Hakları Saklıdır.
Günlük, İstanbul'da Yaşamak

Bayramlar ve Çocukluğum

Bayramları sever misiniz?

Bayramları ben sever miyim? Bilmiyorum. Yazının sonuna doğru ne hissettiğimi anlayacağımı düşünüyorum.

Çok küçükken sevmem lazımdı sanırım. Ailenin uzunca bir süre tek kız torunuydum. (Aslında teknikte pek de böyle değildi de pratikte böyleydi. Nedenini belki bir gün yazarım.) Dedemle birbirimize çok düşkündük. Kaç yaşına geldim, benim için yeri hala ayrıdır. Gerçekten her gün dedemi görmek isterdim. O küçüklük günlerimde, kocaman adam benimle kimsenin oynamadığı gibi oyunlar oynardı. Bana sürekli çikolatalar, bonibonlar falan alıp evin çeşitli yerlerine saklardı. O çikolataların izini sürmek, tadlarını daha da güzel hale getiriyordu. Ama babannem evi dağıttığım için sürekli kızıyordu. Gerçi babannemin birine kızmak için herhangi bir sebebe ihtiyacı da yoktu =)) Sonra dedem, ben seveyim de alıp giyeyim diye eve kıyafetler getirttirirdi. Ne lüks ama! Şimdi bakıyorum da yapılması pek mümkün değil. Eve onlarca takım kıyafet gelirdi. Etekler, elbiseler, pantolonlar, bluzler, gömlekler falan. Ben bakar, giyinir, beğenir, istediklerimi alırdım. Beğenmediklerim mağazaya geri dönerdi. Mağaza bir akrabamızındı. Bir de ayakkabı alınırdı. Şimdi reklamlarda görüyorsunuz ya, ayakkabısını dahi başucuna koyan, elbisesini yatağının yanına hazırlayan çocukları. Heh işte onlardan biri de bendim. Çocukken bir elim yağda diğeri baldaymış yalnız, yazarken yavaş yavaş hatırlıyorum =) Babannem buralarda yine kızacak bir şey bulurdu, bizleri evinde pek istemediğini düşünürdüm hep. Bence hala istemiyor, o ayrı =)

Bayram olurdu, sabahın köründe babannemlere gitmek zorunda kalırdım. Çünkü eskilerin adetleri öyleydi. Sabahın köründe giderdik, hepberaber kahvaltı yapardık. O kahvaltı da öyle fazla şey olmazdı, bir kaç çeşit kahvaltılık olurdu sadece. Ne erkenden kalkmayı severdim, ne erkenden babanneme gitmeyi, ne de erkenden o kahvaltı masasına oturmayı. ERKENDİ ÇÜNKÜ, anlatabiliyor muyum? Ve babannem yine kızacak bir şeyler bulurdu. Sonra klasik bayram hazırlıkları, koşturmacalar, yemek hazırlıkları derken bayramlaşma anına geçerdik. Birden içeriden birisi “E hadi artık bayramlaşalım!” diye çıkagelirdi. En büyükten en küçüğe sıralanırdık biz de. Dedem, babannem, babam, annem, amcalarım, halam, sonra ben ve kızkardeşim, aile genişledikçe, yengelerim, kuzenlerim, eniştem derken yıllarla birlikte uzayan bir sıralamamız oldu. O sıralamadan da güzel harçlıklar aldım, ne yalan söyleyeyim. Çalışmaya başlayınca kesildi hepsi tabii. Ama bayram harçlığı kadar tatlı, çok az şey yaratılmış olabilir. Bayram sütlacı ve baklava dışında tabii.

Zorla akraba ziyaretlerine götürülme vardı bir de. Evde yalnız kalana kadar her bayram ızdıraptı. Babamın halasını neden görmek zorundayım mesela? Ya da illa babamın amcasında hiç tanımadığım teyzelere okul hayatımın nasıl gittiğini anlatmak zorunda mıyım? Bence değildim ve evde yalnız kalmaya başladığımdan itibaren tüm bayram gezmelerini protesto etmeye başladım. Sadece bayramlaşmak için dedemlere gidip yarım gün içerisinde eve dönüyordum.

Çocukken hiç sevmediğim bayramları, çalışma hayatına geçişimden itibaren sevmeye başladığımı hatırlıyorum. Elbette yüklü uzun tatiller vermelerinin etkisi vardı, ama aile içinde biz de bayramlara yüklediğimiz anlamları değiştirmeye başlamıştık. Hala da değiştirmeye devam ediyoruz. Mesela eskisi kadar erken kalkmıyoruz. Yine kahvaltıyı beraber yapmaya çalışıyoruz ama saatini kargalardan sonraya almayı başardık. Yine evden çıkıp babannemlere ya da onlar yoksa, ailenin o anki büyüğünün evine gidiyoruz ama zorla akraba ziyareti yapmıyoruz. İlk gün hepimiz seve isteye bir araya geliyoruz. Akşamına mutlaka kallavi bir rakı sofrası kuruyoruz. Bayramımız, geniş bir aile olmayı öğrenmeye başladığımızdan dolayı bayram oluyor artık bize. Aile oluşumuzu kutluyoruz aslında. Sanırım bu yüzden artık bayramları seviyorum ve herkese ailesiyle birlikte mutlu bayramlar diliyorum.

fundaninharikalardiyari.wordpress.com – © 2018 – Tüm Hakları Saklıdır.
Günlük, İstanbul'da Yaşamak

Karamsar Yazılara Son -En Azından Bayram Boyunca-

Adında “Harikalar Diyarı” geçen bir blog için ne kadar karamsar yazılar oldu, farkında mısınız?

Bunlara hep kolektif bilincin neden olduğuna inanıyorum. İnsanlar geriliyor, gerildikçe bu gerilimi yayıyorlar. En sakinlerimiz bile bu ruh halinden üstüne düşeni alıyor. Bizler de bu gerilimin yayılmasına katkıda bulunuyoruz. Hepimiz kötüyü düşünmeye ve ona ayna tutmaya çok meyilliyiz. Hepimiz aslında kendimizden ve potansiyelimizden çok korkuyoruz ve bu korkunun bizi küçük, güçsüz kişilere çevirmesine izin veriyoruz.

Halbuki herbir “Bittik, yandık, mahvolduk” diye düşünene karşı, bir kişi de “oh be şükürler olsun” dese, zincir bir yerde kırılacak. Ama hiçbirimiz bunun da bir yol olduğunu göremiyoruz. İyiyi düşünmüyoruz, iyiye yormuyoruz. Bu bir kültür ya da nesilden nesile aktarılan bir kod. Bilmiyorum ama bizim artık bunu kırmamız gerek, bunu biliyorum.

Her şey kollektifin suçu değil tabii ki. Öncelikle bireysel bazda bakmak lazım. Son 2 hafta, ben de o “bittik, yandık, mahvolduk”çulardandım. Ama bitmiyoruz, yanmıyoruz, mahvolmuyoruz. Hayatta her şey bizim için ve her zaman bir çıkış yolu vardır. Bu tarz korkuları ve endişeleri besleyerek sadece kendi potansiyelimizi bulma süremizi uzatıyoruz. Dünya dönmeye, insanlar yaşamaya devam ediyor. Bu on sene sonra da böyle olacak, yüz sene sonra da bin sene sonra da. Bir şekilde yaşam devam edecek. Nasıl bir değişim, dönüşüm, evrimleşme olur bilmiyorum ama yaşamın sonsuzluğuna inanıyorum.

Kafamızı kaldırıp biraz düşünsek, bir denize baksak ya da muhteşem bir hayal kursak, her şey değişir. Deneyelim mi?

fundaninharikalardiyari.wordpress.com – © 2018 – Tüm Hakları Saklıdır.
Erasmus, Günlük, İstanbul'da Yaşamak

Erasmus’un Bedeli VII

Dün gece stresten uyuyamadım. Normalde sakin bir insan olmaya çalışırım. Mantıkla düşünürüm, kalbime sorarım ona göre yol almaya başlarım. Aldığım karardan pişman olmam, kendimi akışa bırakırım. Hayattaki rutinim budur. Ama bu tüm Erasmus meselesi, nasıl yaptı bilemiyorum ama dengemi bozmayı başardı.

Kalp çarpıntılarıyla, endişeyle uyanıyorum zaten bir süredir. Orada ne yapacağım? 32 yaşında öğrenciliğe dönmek mantıklı mı? İnsanlar bir yerlerde köklerini sağlamlaştırırken, saldığın az sayıdaki kökü de alıp gitmek istediğinden emin misin? Ya başına bir şey gelirse? Ya başarısız olursan? Ya emeklerin boşuna giderse? Ya olan paranın da tamamını kaybedersen? Ya sen yokken sevdiğin birine bir şey olursa? Ya büyük İstanbul depremi gerçekleşirse? Ya ülkede beklenen büyük kriz yaşanırsa? Tüm paranı oralarda harcamana değer mi? Gibi, gibi, gibi yazmakla bitiremeyeceğim bin türlü düşünce dolanıyor beynimde. Sakince düşünmeye çalışıyorum. Bunların olacağı varsa, tek birini bile engelleyebilir miyim? Engelleyemem. Evet bunlar kalmak için çok geçerli sebepler ama oraya gidip, elimden gelenin en iyisini yapıp, en iyisini ummak dışında alabileceğim bir önlem maalesef yok.

Gidersem hep kötü şeyler mi olur? Ne bileyim köprü altına düşen bir uyuşturucu bağımlısı mı olurum? Kandırılıp böbreklerimi mi kaptırırım? Bunlar da ihtimal tabii. Ama ya güzel, çok güzel şeyler olursa? Ya oradaki üniversiteye bayılırsam? Ya orada çok daha fazlasını kazanacağım işler bulursam? Ya orada çok mutlu olursam? Ya orada hayalimdeki adamla karşılaşırsam? Ya yurtdışında olmayı çok sevip başka ülkelere gidersem? Ya yollarda özgürleşirsem? Ya uçsuz bucaksız yollarda hayatın en güzel yanlarını görürsem? Ya çok güzel insanlarla karşılaşıp kendime şimdikinden çok daha iyi bir hayat inşa edebilirsem? Sevdiklerimi de birer birer yanıma alabilirsem? Ya bu süreçte çok gezer, çok eğlenir, çok sever, çok sevilirsem? Ya kendimi bulursam? Neden hep kötü tarafından bakıyorum? Bunlar da gitmek için şahane nedenler değiller mi?

Ayın 27’sine kadar boş boş endişelenmek bana hiçbir şey kazandırmaz. Aksine sürekli bir anksiyete halinde dolanır, etrafımdaki insanları bezdiririm. Onun yerine Erasmus konusunu 27’sine kadar düşünmemeye karar veriyorum. O güne kadar her yer çiçek, böcek, kuş. Hadi bakalım! =)

fundaninharikalardiyari.wordpress.com – © 2018 – Tüm Hakları Saklıdır.