Diziler

THIS IS US

Bugün, gerçekten içime işleyen bir yapımla ilgili yazmak istiyorum buraya. Yerli versiyonunun çekildiğini görüp, üzülsem mi sevinsem mi bilemediğim, az önce gidip 3. sezonunu bitirdiğim, her bir karakterini ayrı sevdiğim, her bir bölümünü ağlaya ağlaya izlediğim This Is Us’a olan aşkımı anlatmak istiyorum.

Hikayeyi belki biliyorsunuzdur, dizi üçüz bebek bekleyen Rebecca ve Jack Pearson’ın nesiller boyu hayatını anlatıyor. Biz de bir dünde bir bugünde hareket ederek, bu muhteşem çiftin hayallerine, mücadelelerine, mutluluklarına, hüzünlerine, yaşadıkları zorluklara, sevinçlerine, yıllar süren hayatlarına, muhteşem ebeveynliklerine ve ne yaşarlarsa yaşasınlar günün sonunda tutundukları aşklarına tanıklık ediyoruz.

Dizideki karakterlerin derinliği, olayların gerçekliği, oyuncuların inandırıcılığı bir yana, dönemin renklerini ve aile olabilmenin ruhunu yansıtmaları bir diğer yana. Eğer şimdiye kadar izlemediyseniz, lütfen izlemeye başlayın. Ben bu dizide bir çok olayda kendimi gördüğümü fark ettim. Ayna görevi gören bu dizide kendinizden mutlaka bir şey bulacaksınız ve bunun da etkisiyle hoşnut olmadığınız yönlerinizi düzeltmeye başladığınızı göreceksiniz. Yazının devamında büyük olasılıkla spoiler batağına düşeceğim, haberiniz olsun!!

thisisus1_fhd.jpg

This Is Us’ı ben ilk duyduğumda nedense Amerika’yı öven bir dizi olduğuna kanaat getirmiş ve önyargılarım nedeniyle izlememeye karar vermiştim. Daha sonra bir arkadaşım çok övünce, diziyle ilgili aslında hiçbir fikrim olmadığını fark ettim ve neymiş ne anlatıyormuş bir bakayım istedim. Bakış o bakış, fanı oldum diyebilirim!

Dizi o kadar eşsiz, karakterler o kadar ince düşünülmüş ki sürekli yeni bölümlerini aşeriyorum. Yalnız normalde bir izlediğini tekrar tekrar, defalarca izleyebilen biriyim. Film olsun, dizi olsun fark etmez; Youtube’da bile açar videolarını izlerim. Ama This Is Us’ta bunu yapamıyorum. Duygu olarak o kadar yüklü bir dizi ki, etkilendiğim sahneleri tekrar açıp izlemeye mecalim olmuyor. Sahneler beni yara yara içimden geçiyor.

Hatta bir ara öyle bir noktaya geldim ki aylarca ara verdim izlemeye. Dizinin ilk bölümlerinde öğreniyoruz ki evin muhteşem babası Jack Pearson bir gün ölüyor. Dizinin günümüz kısmında bu karakter yok, bu da demek oluyor ki kısıtlı sayıda geçmiş bölümü var elimizde. Bölümleri izledikçe, öleceği bölüme denk geleceğimi anladıkça buna cesaret edemeyeceğimi, bölümü izleyemeyeceğimi düşündüm ve diziyi orada bıraktım. Yaklaşık bir sene kadar sonra acaba ne olacak, nasıl olacak diye düşünüp, bir cesaret yeniden izlemeye başladım. Tabii ki Jack’i kaybettiğimiz sahne beni benden aldı. Adamların anlatı dili o kadar güzel ki, inanın hiçbir şey vermeden sizi kahretmeyi başarabiliyorlar. Bizi üzüntüden komaya da sokabilirlerdi ama dizinin yolu o değil. Dizi ucuzluğu seçmiyor, basit yoldan gitmiyor. Her alanda sizi şaşırtabiliyor.

İlk bölümde, Jack ile Rebecca’nın 3. bebeği, doğumda çıkan komplikasyonlar nedeniyle yaşama tutunamayınca; Jack, o gün babası tarafından bir itfaiyenin önüne terkedilen Randall’ı evlat edinmeye karar veriyor. Rebacca’nın da onayını alınca muhteşem bir hikaye başlıyor. Böylelikle hem evlerindeki boşluk ortadan kalkıyor, hem de Randall’ın bir evi oluyor. Randall’ın siyahi oluşu, çocukluğunda çaresizce biyolojik ailesini araması, sevilmek için herkesi memnun etmeye çalışması, Kevin’in onu kıskanarak her zaman zorluk çıkarması, Kate’in zorba arkadaşları yüzünden, tombikliği kullanılarak zor durumlarda bırakılması, Jack’in bir baba olarak bütün ekonomik sıkıntıların içinde herkese yetme çabası, ayrıca Rebecca’dan bile sakladığı gizemli taraflarının olması ve tüm bu karışıklığında ortasında bir kadın olarak Rebecca’nın yaşadıkları.. Her biri apayrı ve muhteşem hikayeler. Kimi zaman karakterlere kızarken, kimi zaman onlar için üzülürken bulabilirsiniz kendinizi.

Benim en büyük derdim Rebecca ileydi mesela. Bir türlü kendi içimde barış sağlayamamıştım onunla. Ama bölümler geçtikçe ona saygı duymaya ve onu anlamaya başladım. Genç yaşta evlenip, bebek istemediği halde üçüzlere hamile kalmış, kariyerinde çok başarılı olabilecekken ailesini seçmiş, bütün maddi manevi zorluklara rağmen ailesini bir arada tutmaya çalışmış bir kadın. Bu da yetmezmiş gibi, dünyalar kadar sevdiği eşini kaybetmiş, oğullarının çekişmelerine, Kate’in tenkitlerine rağmen hayatlarını çocuklarına adamış, yıllarını yalnız başına yeniden bir başka adamı sevmeden geçirmiş bir anne. Tüm süreçte, kadınlığını unutmuş, kariyerini unutmuş, kendini unutmuş tüm dünyasını ailesi yapmış bir kahraman. O da Jack kadar sevilmeyi ve takdir edilmeyi hak ediyor bence.

jack1_fhd.jpg

Üçüzlerin yetişkin olduğu günümüze gelince, ekibimize yeni karakterler etkileniyor. Jack’in adeta bir reankarne versiyonu olan Toby, Kate’in enteresan arkadaşı Madison, Randall’ın muhteşem bir kadın olan eşi Beth ile baldan tatlı üç kızları, coollukta sınır tanımayan biyolojik babası William, sabır timsali Sophie ve özellikle Kate ile Kevin’in küçümsemelerine sürekli maruz kalan bir diğer sabır timsali Miguel derken dizimiz bize bıkmadan usanmadan yeni hikayeler anlatmaya devam ediyor. Özellikle Randall’ın biyolojik babası William’ın hikayesi o kadar güzeldi ki… Castingdeki başarılarından bahsedemiyorum bile. Beth’in ergenliğini oynayan kızı gördünüz mü? Kendisi doğursa bu kadar benzemez!

This Is Us, her bölüm beni ağlatmayı başarsa da, izlemeyi asla bırakmayacağım bir dizi olarak benim tarihime geçecek. Jack Pearson gibi efsanevi bir karakter kolay kolay yaratılamaz. Öz oğlu ya da öz kızı gram benzemezken adama en çok benzeyen karakter, evlatlık oğlu Randall ve damadı Toby. Şimdi geriye dönüp bakınca Rebecca’ya haksızlık ettiğimi düşünüyorum. O da en az Jack kadar efsane bir karakter. Kevin babasından ala ala alkol bağımlılığını almış, buna da üzülmüyor değilim hani…

İnsana ailesi gibi hissettiren bu diziyi şimdiden özledim. Eylül gelse de 4. sezona kavuşsak! ❤

fundaninharikalardiyari.wordpress.com – © 2019 – Tüm Hakları Saklıdır.
Diziler

Dizi İncelemeleri

Kendimi biledim bileli çok koyu bir yabancı dizi hayranıyımdır. İzlediğimi hatırladığım ilk dizi, o zamanki adı “Kanal E” olan Cnbc-E’de izlediğim “Dawson’s Creek”ti sanırım. Bir de gündüz kuşağı dizisi “Passions”…

İlk defa evlerimize konuk olan yabancı diziler, günden güne ilgimi çekmeye başladı. “The Guardian”, “Boston Public”, “Roswell”, Robert Downey JR’a aşık olmama neden olan “Ally McBeal”, “Buffy The Vampire Slayer”, “Gilmore Girls”, “Lost”, “Dexter”, “Prison Break”, “Breaking Bad” derken tam bir yabancı dizi bağımlısı oldum.

Yıllar içinde bir çok forumda, sözlükte yazdım. Bana sürekli blog aç diyen arkadaşlarımı hiç dinlemedim. Sonra bir baktım, dizi incelemesi yapan blogger olmak bir meslek haline geldi. İnsanlar yabancı dizi konulu sitelerden para kazanmaya başladı.

Üstünden yıllar geçti, bir arkadaşımın ricasıyla ve benim merakımda bu mecraların birinde yazmaya başladım. Aşağıdaki linkte izlediğim dizilerin bazılarına ait incelemeler bulabilirsiniz. Saatlerimi harcayıp, bölüm bölüm yazdığım bu yazılardan kazancım 0 TL oldu. Bunu da bir ben başarabilirdim sanırım. Karşılaştığımız her güçlük yeni bir ders tabii =))

Geçmiş Yıllara Ait Dizi İncelemelerim İçin Buraya Tıklayabilirsiniz.

Son yıllarda da sürekli neden Youtube kanalı açmadığıma dair başımın etini yiyor arkadaşlarım. Ama artık onun için de geç sanırım. Yeni bir fikir bulup, tam zamanında aksiyona geçmek gerekiyor. Yoksa atı alan Üsküdar’ı hemen geçiyor.

fundaninharikalardiyari.wordpress.com – © 2018 – Tüm Hakları Saklıdır.