Diziler

THIS IS US

Bugün, gerçekten içime işleyen bir yapımla ilgili yazmak istiyorum buraya. Yerli versiyonunun çekildiğini görüp, üzülsem mi sevinsem mi bilemediğim, az önce gidip 3. sezonunu bitirdiğim, her bir karakterini ayrı sevdiğim, her bir bölümünü ağlaya ağlaya izlediğim This Is Us’a olan aşkımı anlatmak istiyorum.

Hikayeyi belki biliyorsunuzdur, dizi üçüz bebek bekleyen Rebecca ve Jack Pearson’ın nesiller boyu hayatını anlatıyor. Biz de bir dünde bir bugünde hareket ederek, bu muhteşem çiftin hayallerine, mücadelelerine, mutluluklarına, hüzünlerine, yaşadıkları zorluklara, sevinçlerine, yıllar süren hayatlarına, muhteşem ebeveynliklerine ve ne yaşarlarsa yaşasınlar günün sonunda tutundukları aşklarına tanıklık ediyoruz.

Dizideki karakterlerin derinliği, olayların gerçekliği, oyuncuların inandırıcılığı bir yana, dönemin renklerini ve aile olabilmenin ruhunu yansıtmaları bir diğer yana. Eğer şimdiye kadar izlemediyseniz, lütfen izlemeye başlayın. Ben bu dizide bir çok olayda kendimi gördüğümü fark ettim. Ayna görevi gören bu dizide kendinizden mutlaka bir şey bulacaksınız ve bunun da etkisiyle hoşnut olmadığınız yönlerinizi düzeltmeye başladığınızı göreceksiniz. Yazının devamında büyük olasılıkla spoiler batağına düşeceğim, haberiniz olsun!!

thisisus1_fhd.jpg

This Is Us’ı ben ilk duyduğumda nedense Amerika’yı öven bir dizi olduğuna kanaat getirmiş ve önyargılarım nedeniyle izlememeye karar vermiştim. Daha sonra bir arkadaşım çok övünce, diziyle ilgili aslında hiçbir fikrim olmadığını fark ettim ve neymiş ne anlatıyormuş bir bakayım istedim. Bakış o bakış, fanı oldum diyebilirim!

Dizi o kadar eşsiz, karakterler o kadar ince düşünülmüş ki sürekli yeni bölümlerini aşeriyorum. Yalnız normalde bir izlediğini tekrar tekrar, defalarca izleyebilen biriyim. Film olsun, dizi olsun fark etmez; Youtube’da bile açar videolarını izlerim. Ama This Is Us’ta bunu yapamıyorum. Duygu olarak o kadar yüklü bir dizi ki, etkilendiğim sahneleri tekrar açıp izlemeye mecalim olmuyor. Sahneler beni yara yara içimden geçiyor.

Hatta bir ara öyle bir noktaya geldim ki aylarca ara verdim izlemeye. Dizinin ilk bölümlerinde öğreniyoruz ki evin muhteşem babası Jack Pearson bir gün ölüyor. Dizinin günümüz kısmında bu karakter yok, bu da demek oluyor ki kısıtlı sayıda geçmiş bölümü var elimizde. Bölümleri izledikçe, öleceği bölüme denk geleceğimi anladıkça buna cesaret edemeyeceğimi, bölümü izleyemeyeceğimi düşündüm ve diziyi orada bıraktım. Yaklaşık bir sene kadar sonra acaba ne olacak, nasıl olacak diye düşünüp, bir cesaret yeniden izlemeye başladım. Tabii ki Jack’i kaybettiğimiz sahne beni benden aldı. Adamların anlatı dili o kadar güzel ki, inanın hiçbir şey vermeden sizi kahretmeyi başarabiliyorlar. Bizi üzüntüden komaya da sokabilirlerdi ama dizinin yolu o değil. Dizi ucuzluğu seçmiyor, basit yoldan gitmiyor. Her alanda sizi şaşırtabiliyor.

İlk bölümde, Jack ile Rebecca’nın 3. bebeği, doğumda çıkan komplikasyonlar nedeniyle yaşama tutunamayınca; Jack, o gün babası tarafından bir itfaiyenin önüne terkedilen Randall’ı evlat edinmeye karar veriyor. Rebacca’nın da onayını alınca muhteşem bir hikaye başlıyor. Böylelikle hem evlerindeki boşluk ortadan kalkıyor, hem de Randall’ın bir evi oluyor. Randall’ın siyahi oluşu, çocukluğunda çaresizce biyolojik ailesini araması, sevilmek için herkesi memnun etmeye çalışması, Kevin’in onu kıskanarak her zaman zorluk çıkarması, Kate’in zorba arkadaşları yüzünden, tombikliği kullanılarak zor durumlarda bırakılması, Jack’in bir baba olarak bütün ekonomik sıkıntıların içinde herkese yetme çabası, ayrıca Rebecca’dan bile sakladığı gizemli taraflarının olması ve tüm bu karışıklığında ortasında bir kadın olarak Rebecca’nın yaşadıkları.. Her biri apayrı ve muhteşem hikayeler. Kimi zaman karakterlere kızarken, kimi zaman onlar için üzülürken bulabilirsiniz kendinizi.

Benim en büyük derdim Rebecca ileydi mesela. Bir türlü kendi içimde barış sağlayamamıştım onunla. Ama bölümler geçtikçe ona saygı duymaya ve onu anlamaya başladım. Genç yaşta evlenip, bebek istemediği halde üçüzlere hamile kalmış, kariyerinde çok başarılı olabilecekken ailesini seçmiş, bütün maddi manevi zorluklara rağmen ailesini bir arada tutmaya çalışmış bir kadın. Bu da yetmezmiş gibi, dünyalar kadar sevdiği eşini kaybetmiş, oğullarının çekişmelerine, Kate’in tenkitlerine rağmen hayatlarını çocuklarına adamış, yıllarını yalnız başına yeniden bir başka adamı sevmeden geçirmiş bir anne. Tüm süreçte, kadınlığını unutmuş, kariyerini unutmuş, kendini unutmuş tüm dünyasını ailesi yapmış bir kahraman. O da Jack kadar sevilmeyi ve takdir edilmeyi hak ediyor bence.

jack1_fhd.jpg

Üçüzlerin yetişkin olduğu günümüze gelince, ekibimize yeni karakterler etkileniyor. Jack’in adeta bir reankarne versiyonu olan Toby, Kate’in enteresan arkadaşı Madison, Randall’ın muhteşem bir kadın olan eşi Beth ile baldan tatlı üç kızları, coollukta sınır tanımayan biyolojik babası William, sabır timsali Sophie ve özellikle Kate ile Kevin’in küçümsemelerine sürekli maruz kalan bir diğer sabır timsali Miguel derken dizimiz bize bıkmadan usanmadan yeni hikayeler anlatmaya devam ediyor. Özellikle Randall’ın biyolojik babası William’ın hikayesi o kadar güzeldi ki… Castingdeki başarılarından bahsedemiyorum bile. Beth’in ergenliğini oynayan kızı gördünüz mü? Kendisi doğursa bu kadar benzemez!

This Is Us, her bölüm beni ağlatmayı başarsa da, izlemeyi asla bırakmayacağım bir dizi olarak benim tarihime geçecek. Jack Pearson gibi efsanevi bir karakter kolay kolay yaratılamaz. Öz oğlu ya da öz kızı gram benzemezken adama en çok benzeyen karakter, evlatlık oğlu Randall ve damadı Toby. Şimdi geriye dönüp bakınca Rebecca’ya haksızlık ettiğimi düşünüyorum. O da en az Jack kadar efsane bir karakter. Kevin babasından ala ala alkol bağımlılığını almış, buna da üzülmüyor değilim hani…

İnsana ailesi gibi hissettiren bu diziyi şimdiden özledim. Eylül gelse de 4. sezona kavuşsak! ❤

fundaninharikalardiyari.wordpress.com – © 2019 – Tüm Hakları Saklıdır.
Diziler, Günlük, İstanbul'da Yaşamak

Yaz Dizileri ve Baş Kadın Karakterleri

Birkaç yazdır bir furya başladı farkında mısınız? Her sene yaz dizileri vardı ama konuları en azından birbirinden farklıydı. Belli noktalarda birbirlerinden ayrılıyorlardı. Ama şimdi yaklaşık son üç yazdır falan her yaz dizisinin konusu aynı.

Erkek başrolümüz, mutlak surette yakışıklı olan, olmasa bile o şekilde adlandırılan, her bölüm en az bir kez üstü çıplak gezen, karanlık bir tarafı da bulunan, sürekli tek gecelik aşk yaşayan ama içten içe hasretle aşkı bekleyen bir kahraman oluyor genelde. Bir de zorla aile şirketinde çalışıyor, bu çok önemli. Yoksa sanatçı bir tarafı da var. Ama işinde o kadar mükemmel ki aile şirketinin ona illa ki ihtiyacı oluyor.

Kadın başrolümüze ise, olabildiğine “saf”, eline erkek sinek değmemiş, sakar, pek az yetenekli ama çok güzel ya da öyle olmasa bile öyleymiş gibi anlatılan ve tabii ki erkek başrole kafa tutan bir kahraman olmak kalıyor. Kafa tutuyor dememe bakmayın, aynı zamanda ayağı kayıp erkek başrolün tam da kucağına düşmediği zamanlarda el pençe divan da duruyor. Sekreteri/asistanı/hizmetçisi gibi bir görevde oluyor bu kadınlar genelde. Geçen sene bir kadını şöfor olarak da görmüştüm yanlış hatırlamıyorsam.

Yardımcı roldeki erkek oyuncu da kesinlikle bu kadın başrole aşık olan, daha sempatik, zaman zaman erkek başrolümüzü kıskanan ama asla onun kadar zeki ya da yetenekli olamayan bir adam oluyor. Ne övdüler şu erkek başrolü, ne tapındılar be!

Yardımcı roldeki kadın oyuncu da tamamen yılan oluyor işte aman sevgilileri ayırayım, aman rakip firmaya çalışayım, aman kötülük yapayım falan. Böyle geçiriyor günlerini. Eğer yazarlar iyi günündeyse ona da neden böyle olduğuna dair bir zaman ayırıp gösteriyor. Hatta o karakter sevilirse, içindeki iyilik parlatılıyor, ev bark çoluk çocuk sahibi oluyor o da.

Şiveli konuşan çalışanından, efemine davranışları olan arkadaş karakterinden, saçma sapan kelimeler uyduran “tikky” gruplardan, erkek karakterin daraldığında akıl aldığı babacan adamlardan falan bahsetmiyorum bile. Onlar olmadan tüm diziler eksik kalıyor zaten. Çilekeş bir anneyi de unutmamak lazım tabii. Kadın dediğin, zaten çilekeş olmaz mı?

Gizem yok, macera yok, insanlığa bir hizmeti yok, topluma bir mesajı yok, eğlence deseniz vermiyor -haksızlık etmeyeyim şimdi 15 yaşındaki kuzenim çok eğleniyor izlerken, ama o her şeyi izlerken çok eğleniyor.-

Toplumdaki dönüşümlere televizyonun öncülük ettiğinden ve edeceğinden eminim. Televizyonlarda bunları izleyen gençler için, özellikle de kızlar için gerçekten çok üzülüyorum. Çünkü o sahneler onlara yapışıyor. Bir erkeğin korumasına muhtaç olduklarını ya da bir erkeğin kıyafetine yorum yapmasının onları sevdiği anlamına geldiğini düşünmeye başlıyorlar. Bu yüzden lütfen çocuklarınızı ve gençlerinizi televizyondan uzak tutun.

fundaninharikalardiyari.wordpress.com – © 2018 – Tüm Hakları Saklıdır.
Diziler

Dark’ın Ardından..

Yayınlandığı ilk günden beri izlemeyi merakla beklediğim bir diziydi Dark. Alman yapımı bir zaman yolculuğu masalı olduğunu duyduğumdan beri kendimi hazırlıyordum. Bilim-kurgu hikayelerinin özellikle de zaman yolculuğunun meraklısı olan ben, bu diziyi izlemek için inanılmaz heyecanlıydım.

3-4 gün önce yayınlanan ilk bölümünü izleyerek başladım maceraya. İzlediğim en gergin dizi olabilir gerçekten. Müzikler, sesler, efektler, inanılmaz ciddi Alman oyuncular ve bol bol Almanca (Almanlar’dan mı korkuyorum yoksa Almanca’dan mı çözemedim.) daha hikaye başlamadan gerim gerim gerilmeme neden oldu.

Sezonun yarısına geldiğimde hala kim kimin oğluydu, kim kimin geçmişteki haliydi, geçmişte kim kimin akrabasıydı ve diğer insanlarla ne gibi ilişkileri vardı onları oturtmaya çalışıyordum. Aklımın bu kadar karıştığı başka bir dizi daha izlemedim sanıtım. Belki Lost.. Lost’u çok sevmiştim. Lost en azından 100 soru sorduruyorsa, 50’sini cevaplandırıp 100 soru daha bırakıyordu kucağımıza. Ama Dark! Dark, 100 sorunun 2’sini cevaplandırıp 302 soru daha ekliyor sıraya. Gizemler içinde kaybolmayı seviyorsanız Dark tam size göre.

Bugün bitirdiğim Dark’ın ikinci sezonu izler miyim bilmiyorum. Malum en iyi ihtimalle senede bir kez 10 bölümlüğüne evlerimize konuk oluyor bu diziler. Şu anda bile zor izledim, bir sene sonra ne kadarını hatırlarım bilemiyorum. Bir tek mağarayı çok net hatırlayacağım kesin =) Dizi bitirken kafamda onlarca soru dönüp duruyordu, unutmadan buraya not etmek istedim.

dark_2_fhd

-Buradan sonrası spoiler içerir-

Yani bazı kısımları o kadar anlamadım, o kadar manasız geldi ki anlatamam. Keşke biraz daha açsalardı konuları, ya da biraz daha cevap verselerdi.

Mesela:

  • Çocuklar neye göre, hangi sırayla kaçırılıyolar?
  • Geçitleri ve zaman yolculuğu yapılabildiğini ilk kim, ne zaman ve nasıl farketti?
  • Gelecekte Jonas’ı karşılayan, yaralı yüzü olan kız kim?
  • Gelecek o hale nasıl gelmiş?
  • Olayların başlangıcı 1953 mü yoksa daha geriye gidiyor mu?
  • Olayların başlangıcı daha geriye gidiyorsa Helge’den önce çocukları kim kaçırıyordu?
  • Helge öldüğüne göre, yeni Helge (yani Noah’ın çocukları kaçıracak yeni maşası) Bartosz mu oldu?
  • Noah’nın tüm bu olaylardaki rolü ne? Neden yaşlanmıyor? Agnes’in babası olabilir mi?
  • Nielsen – Kahnwald erkeklerinin DNAsında ya da soy ağacında bir şey mi var? Zamanlar arası zarar görmeden nasıl geçiş yapabiliyorlar? (Bu tezi çökerten en büyük şey Helge’nin de geçitlerden kolayca geçebilmesi oldu -ama annesi Helge’nin kimin çocuğu olduğundan emin değildi. Belki de o da rahibin çocuğudur. Bilemiyorum çok karışık =/)
  • Jonas, Noah’ın elinden nasıl kurtuluyor?
  • Claudia kime neden hizmet ediyor?
  • Jonas kurtulduğunda Claudia tarafından gerçekten kandırılıyor mu? Son sandığımız başlangıcın yani solucan deliğini sıfırlamasının değiştirilmesi mümkün değil mi?
  • Eğer geçmiş değiştirilemiyorsa neden herkes zaman makinesi yapmaya çalışıyor?
  • Zamanın akışı değiştirilemiyorsa ve patlama hiçbir şeyi çözmediyse Noah ne planlıyor?
  • Regina olayların ne kadarına hakim? Neden annesinin öldüğünü söyledi? Ayrıca Alexandr diye bildiğimiz kocası kimi neden öldürüp kimliğini çaldı? Hannah’yı bitirmek daha kolay iken neden Ulrich’i bitirmeye çalışıyor?
  • Mikkel bunca zaman geçitleri çalıştıktan sonra neden kendi zamanına geri dönmeyi seçmedi?
  • Ulrich nasıl geri dönecek? Egon’un ona bu denli takıntılı olmasının nedeni ne?
  • Helge Ulrich’i nasıl hiç hatırlamıyor? Yara izi kalmış, olay yaşanmış, Ulrich onu öldürmeye çalışmış. Buraya kadar tamam. Peki ya sonra?
  • Peter Doppler, Mads’in cesedi portaldan düştüğünde neden eşinden önce Tronte’yi aradı? Olayları eşine anlatması daha kolay olmaz mıydı?
  • Zamanda yolculuk eden bu insanların varlıkları zamanı neden değiştirmiyor? Sadece bazı noktalarda müdahil olup değiştirebildiklerini gördük. Olacaklara daha doğrusu olması gerekenlere müdahil olabiliyorlar. Ulrich’in telefonu, saatçiye verilen kitap ve taslaklar, Mikkel’in Jonas’a mektubu ya da bir çok kişide gördüğümüz “Zaman Yolculuğu” kitabı gibi maddeler elden ele dolaşıp her şeyi birincil derecede etkiliyor, diğer şeyler neden etkilemiyor?
  • İnsanlar her seferinde aynı şeyleri mi seçiyorlar? Sanki sürekli tekrar ediyormuş gibi bıraktılar bu döngüyü. Hiç farklı karar veren yok mu? İnsanların özgür iradeleri olmadığına bir vurgu mudur bu?
  • Ayrıca enteresan bir inanç felsefesi var dizide. Tanrı var mı? Planı var mı? Özgür irademiz var mı yoksa ne yaparsak yapalım, oynamamız gereken rolü mü oynuyoruz hayatta?

Gibi gibi bir sürü soru var aklımda. Ayrıca bence bu hikayede savaşan sadece iki cephe yok. Büyük ihtimalle dizi devam ederse 2. sezonda farklı cephelerle de tanışacağız.

Enteresan bir hissi var dizinin, ilk sezonu hakkıyla hatırlıyor olursam, ikinci sezonu da takip ederim belki.

fundaninharikalardiyari.wordpress.com – © 2018 – Tüm Hakları Saklıdır.
Filmler

Mr. Darcy Sorunsalı..

Az önce seneleer seneleer önce yazmaya başladığım ilk bloğumdan bir yazımı buldum. En az bir 10 yılı var.  O blogda yazdığım ve sevdiğim tek yazı olabilir. Onu da burada paylaşmak istedim. Bana bir hatırlatıcı olsun diye. İnsanlar değişir, istekleri, düşünceleri, hayata bakışları, her şey değişir. Bu yazıyı yazan ilk gençliğinde küçük bir kız çocuğu, bugünkü kadınla alakası yok. Bugünkü kadının on sene sonrakiyle bir alakası olmayacağı gibi.

İnternet ülkemizde yaygınlaştığından beri yerli yabancı onlarca sitede bloğum oldu, hiçbirinin devamını getiremedim. Bakalım belki Funda’nın Harikalar Diyarı’nda işler farklı işler. Umarım.

İŞTE O YAZI (Kötü bir clickbait başlık =)))

Geçenlerde Bridget Jones’un Günlüğü romanını tekrar okumaya başladım. (Çok eğlenceli bir kitaptır bu arada okumayan varsa tavsiye ederim.) Tabi okuduktan hemen sonra günlük tutmaya karar verdim ama ne kadarını gerçekleştirebileceğim konusunda henüz hiç bir fikrim yok. Muhtemelen hiçbir zaman gerçekleştiremeyeceğim. Sanal alem üzerindeki bir çok platformda İngilizce Türkçe blog yazıp hepsini yarıda bırakmış biri olarak onu gerçekleştirmem imkansız!

Herneyse konuya döneyim. Biraz önce ise film uyarlamasını tekrar izledim. Kitabın orijinaline oldukça sadık kalınmış ama Hugh Grant’ten rol çalıp Colin Firth’e paslamak ihmal edilmemiş. Tamam kitabın sonu da Mark Darcy ile bitiyor ama kitaptaki gibi bir bitiş yapımcılara para kazandırmaz. Beyazperde için bazı değişikliklerin yapılması gerekir. Öncelikle Happily Ever After zırvalıklarıyla bizlerin duygularını sömürmeleri şarttır. Zırvalık dediğime bakmayın. Kanmıyor muyum? Hem de nasıl kanıyorum! Kim böyle bir peri masalı yaşamak için yanıp tutuşmaz ki?

mr_darcy_aşkına

Aşk ve Gurur’daki Mr. Darcy ile, burada Colin Firth’ün oynadığı Mark Darcy zaten aynı adam. Helen Fielding bile yazarken oradan arakladığını söylüyor. Nedir peki bu pek değerli adamın olayı? Ne değildir ki! Yakışıklıdır, karizmatiktir, sizden etkilenir hatta zamanla içten içe sever ama asla belli etmez, mağrurdur, her daim kuğldur -annesinin zorla giydirdiği geyik desenle kazağın içindeyken bile-, sofistikedir, kesinlikle üst sınıfın adamıdır, şiddete karşıdır ama bu diyetini siz söz konusuysanız hemen bozar, her daim arkanızı kollar -siz istemeseniz bile-, “işte bu” diyeceğiniz ve yanınızda gururla taşıyabileceğiniz bir adamdır. Aradığınız, arzuladığınız tam paket odur.

Diğer yandan Hugh Grant’in oynadığı Daniel Cleaver karakteri tam bir serseridir. Yakışıklı ama yılışık, çok güzel bir gülümsemeye sahip, eğlenceli ama bir o kadar çapkın, size birşey katmayan, herkesin sadece görünüşüne hayran olduğu, sığ ve sadakatsiz bir adamdır.

Peki Bridget Jones nasıl bir hatundur? Sigaraya ve içkiye bayılan, tombik, kendi sınırlarını kendisi belirleyen, çok eğlenceli ama bir o kadar depresif, saçmalamakta sınır tanımayan, kolay adapte olamayan, kişisel gelişim kitaplarıyla kendini eğitmeye çalışan,  sığ ve kendi deyimiyle 32 yaşında bir kızkurusudur. Özelliklerini bir düşünelim. Normal şartlar altında -Darcy’nin varoluşuna bir an bile inanırsak- asla onu kapamayacak bir hatun gibi gözüküyor, değil mi? 

Ama Bridget Jones kitabın ve filmin sonunda Mark Darcy’i kapıyor. Kitap ve film Bridget’i kendi sınıfının çok çok üzerindeki bu adamla ve Happily Ever After ile bırakıyor. Kendisine benzeyen ama ne yaparsa yapsın evlenemeyeceği bir Cleaver ile değil, bir kadını gözlerine bakmasıyla eritebilecek bir Darcy ile… Bu hepimize verilmeye çalışan bir umudunu kaybetme mesajı aslında…  Hey ekran başındaki! İraden bir kedininkinden bile düşük olabilir, tombik, sığ, başarısız, saftirik, alkolik veya işkolik olabilirsin ya da işinden memnun olmayabilirsin ya da hiç işin olmayabilir, saçmalamanın dibine de vurabilirsin ama senin için de bir yerlerde bir Mark Darcy var tatlım. Umudunu kaybetme, silkelen ve kendine gel.

Gerçeğe dönelim. Gerçekte Mark Darcy var mı? YOK! Bu sadece filmlerin ve kitapların ve kurgusal tüm alemlerin bizleri uyutmak ve kendimizi avutmamızı sağlamak adına yarattığı bir hayalden başka bir şey değil. Böyle adamlar var diye düşünmemizi bekliyorlar, ama yok! Hiç boşuna umutlanmayın, hiç kendinizi kandırmayın. Darcy yok, evet ama Cleaver’a benzeyen adamlar çok, onları her yerde bulabilirsiniz, hiç zorluk yaşamadan hemde. Ama Darcy’i hiçbir yerde bulamazsınız, çünkü Darcy aslında hiç varolmamıştır. Olsaydı da zaten sizin sınıfınızdan çok yukarıda olacağı için asla ona sahip olamazdınız. Bütün kurgular, etrafımızdaki bütün bu çember bizi kandırıyor!

İşi numaralara dökecek olursak.. İyisi mi siz ve ben önümüzdeki, aslında 3 olup 9muş gibi görünen ya da 9 olup 3müş gibi davranan adamlarla (Genelde 9 sandığımız 3’lerdir ama çok ümitlenmeyin) takılmaya devam edelim.. Biz onları Darcy sanalım, bizi Türk filmlerinden arak tabirle “bu hayattan çekip çıkaracak” sanalım. Ama onlar kendi yüklerini de bize yükleyip adam kılıklarını bir kenara astıktan sonra mağara adamı hallerine dönsünler ve biz Cleaver’lara bile hasret kalalım…

…Hatta yine Bridge’in deyimiyle, evimizde yalnız ölelim ve köpekler cesedimizi parçaladıktan 3 hafta sonra bizi bulmayı başarsınlar..

Şimdi bu yazıyı okuyorum. Okuyorum ve gülüyorum. Bugünkü kadının böyle bir yazıyı yazması, insanları bu kadar kategorize etmesi, “adam” sözcüğüne bu kadar takıntılı olması, ilişki hakkında bu kadar ahkam kesmesi, ezberlenmiş cümleler kurması mümkün değil. Siz siz olun çocuklarınızla doğrudan bağ kurun, sağlıklı insanlarla nasıl ilişki kurabileceğini öğretin. Kalkıp televizyondan ya da kitaptan öğrenmesin. Sonradan aklı başına gelir tabii ama hayattan ne kadar zaman çalabilirsek, ne kadar güzel yaşayabilirsek o kadar iyi olur.

fundaninharikalardiyari.wordpress.com – © 2018 – Tüm Hakları Saklıdır.