Erasmus, Günlük

Macera Başladı: 71. Gün

Buraya geldiğimden beri inanılmaz çok yiyorum. Zaten her öğünde ya makarna var ya pizza. Nutellaları, kruvasanları, kurabiyeleri falan saymıyorum bile. Ama kiminle görüntülü konuşsam, sen zayıfladın diyip duruyorlar bana. Neyi farklı yapıyorum diye düşündüm veee diyetimi açıklıyorum =D

Olay hareket etmekmiş arkadaşlar. Ben istanbulda 5000 adım attım mı şoka giriyordum off ne kadar yürümüşüm diye. Perugia’ya geldiğimden beri telefonum 10bin adımdan aşağısını görmedi. Burada toplu taşıma kullanmıyorum, diğer insanlar da pek kullanmıyor o yüzden genelde boş oluyor ve rahat binebiliyorsunuz. Ama her yer o kadar temiz, o kadar güzel, o kadar harika manzaralarla dolu ve o kadar rahat yürüyebiliyorsunuz ki kimse toplu taşımayı tercih etmiyor.

Yollar genelde yokuş ve bolca da merdivenli ama gerçekten yürüdüğünüze değiyor. Yavaş yavaş, tadını çıkara çıkara. Yazının girişindeki fotoğrafı ben çekmedim, benim çektiğim fotoğrafların çözünürlüğü içime sinmedi, o yüzden internetten buldum. Merdivenlerin bitiminde uzakta gördüğünüz o sarı binaya çok yakın yaşıyorum ve inanın bu KOOCAAAAAA merdivenleri günde kaç kere inip çıktığımı kendim bile bilmiyorum. Sürekli hareket halinde olduğum için de zayıflıyorum anladığım kadarıyla. İstanbul’da olsam, bir yerden bir yere yürümek zaten eziyet, toplu taşıma ayrı eziyet, her şey ayrı eziyet. Böyle düşünmeye başlayınca gerçekten dönmek istemiyorum.

fundaninharikalardiyari.wordpress.com – © 2018 – Tüm Hakları Saklıdır.
Erasmus, Günlük

Macera Başladı: 62. Gün

İtalya’ya gelince en çok yapmak istediğim şey gezmekti. Hala öyle aslında, bir şey değişmiş değil. 2 ay içerisinde Assisi’ye, Pisa’ya, Floransa’ya ve Bologna’ya gidebildim.

İtalya’nın her yeri ayrı güzel. Her bir kültürel yapıyı çok güzel korumuşlar. Kendi yapılarına önce kendileri saygı duyuyorlar, sonra gelen konuklardan saygılı olmasını bekliyorlar. Sonuçta ihtiyaçları olan saygıyı eksiksiz alabiliyorlar.

Floransa_fhd

İçerinde en sevdiğim yer Floransa oldu. Bu Floransa’ya ilk gidişim değil ve nedense o şehre aşığım. O kadar güzel ki. Bir de hayalim var, Floransa’da yaşamak ve bir dondurmacıda çalışmak istiyorum. Minik bir evim olsun, bir Vespa alayım, işe falan onunla giderim diyorum. Akşamları da Piazzale Michelangelo’ya gidip bir kadeh şarabımı ya da Spritz’imi içeyim diyorum. Hayat bu olsun yani ❤ Bazen bu hayalimi insanlara anlattığımda dalga geçiyorlar. Çünkü illa çok BÜYÜK hayallerim olmalı, en azından o dondurmacının sahibi olmalıyım, hatta dondurmacı zinciri açmalıyım! Ne saçma hayat!

Bologna_fhd

Bologna’nın yeri ayrı, tüm sosyal aktiviteleriyle, tarih kokan yapılarıyla, hareketliliği ve yerleşim alanıyla tam bir öğrenci şehri. Perugia gibi değil, Perugia biraz kasaba gibi kalıyor onun yanında. Bologna’ya gidip tanıdık markaları görünce, İtanbul’da yaşadığımı hatırladım. Perugia’da yaşadığım yerin yakınında hiç AVM yok, dolayısıyla AVM kültürünü unutmuşum. Zaten sevmezdim ama farkettim ki yokluğunu hissetmemiş, varlığını hiç de özlememişim. Güzel ve uyguna yiyip içmek için de Bologna çok uygun.

Pisa_fhd

Assisi’den daha önce bahsetmiştim, Pisa ise o kadar sarmadı beni ne yalan söyleyeyim. Kuleden ibaret ve turist dolu. Fiyatlar ise bu anlattığım yerlerin arasında en yükseği. En komik kısmı ise Türkçe bilen esnaflardı. “Hadi bakalım Demet Akalın”, “Falan filan İnterMilan”, “Gel abla”, “Batan geminin malları bunlar” gibi deyimleri öğrenmişler, Türk olduğunuzu anlayınca peşinizi asla bırakmıyorlar.

En kısa zamanda yeni yerler gezip yepyeni şeyler görmek istiyorum ❤

fundaninharikalardiyari.wordpress.com – © 2018 – Tüm Hakları Saklıdır.
Erasmus, Günlük, Kendime Not

Macera Başladı: 53. Gün

Şu bloğa yazdığım kadar, hatta daha fazlasınca zaman kaçırdığıma inanamıyorum!

Burası benim günlüğüm olacak, bundan sonra daha dikkatli olup mutlaka zaman ayırmaya çalışacağım. Yıllar sonra dönüp bu sayfaya baktığımda Perugia’da geçirdiğim muhteşem günleri hatırlayacağım. Her gününü, her dakikasını, her anını hatırlamak isteyeceğim. Burada yaşadığım özgürlük duygusunu, kendini yeniden keşfetmenin verdiği hazzı, yeni insanlar tanımanın sevincini, tek yaşamanın bana kattığı gücü asla ama asla unutmak istemiyorum.

Ben İstanbul’da bir Funda olarak işimi gücümü var ettiğim her şeyimi bırakıp kendim için Perugia’ya geldim ve Funda olarak bu kez burada var olmaya çalışıyorum. Şimdilik de başarıyor görünüyorum. Bu ruhu hep saklamak, bu hissi hep hatırlamak istiyorum.

O yüzden bundan sonra, ne kadar yoğun olursam olayım, ne kadar uykusuz olursam olayım 10 kelime de olsa 50 kelime de olsa, buraya yazı girmeden uyumak yok!

fundaninharikalardiyari.wordpress.com – © 2018 – Tüm Hakları Saklıdır.
Filmler

En Sevdiğim Replik

Bir sinefil olarak etkilendiğim bir çok film ve bundan çok daha fazla replik var. Ama bir tanesi var ki gerçekten hayatıma rehberlik edecek düzeyde. Bir gün bir dövme yaptırırsam, atıfı muhakkak buna olacak.

Christopher Nolan‘ın yönettiği, Christian Bale‘in harikalar yarattığı “Batman Begins“i izlemişsinizdir. En azından duymuşsunuzdur, bilirsiniz. En ilham verici, en vurucu repliği orada duydum ben. Önce sahneyi hatırlatayım. Bruce Wayne’nin yarasa korkusunun başladığı o düşüşten sonra, yardımına babası geliyor. Bruce’u kurtarıp eve götürürken kendisini kötü hissetmemesi için onunla konuşuyor, ona cesaret veriyor ve şu mükemmel soruyu soruyor.

Thomas Wayne: And why do we fall, Bruce?
So we can learn to pick ourselves up.

Thomas Wayne: Neden düşeriz Bruce?
                                Tekrar ayağa kalkabilmeyi öğrenebilmek için. 

Keşke benim de hayatımda bana böyle söyleyebilecek biri olsaydı. Biz çocukluğumuzda düşünce bir darbe de anne-babasından alan çocuklarız. Belki de o yüzden hiçbirimiz bir Batman olamadık, bilemiyorum.

Seneler sonra Bruce bir ilhama ihtiyaç duyduğunda aynı cümleyi bir de canı, sağ kolu Alfred’den duyuyor. Yine başka bir muhteşem sahne ile tabii. İki sahnenin arka arkaya montajlanmış versiyonunu buldum. Aşağıya iliştirip yavaşça kayboluyorum.

Neden düşeriz Bruce?

 

fundaninharikalardiyari.wordpress.com – © 2018 – Tüm Hakları Saklıdır.
Filmler

Mr. Darcy Sorunsalı..

Az önce seneleer seneleer önce yazmaya başladığım ilk bloğumdan bir yazımı buldum. En az bir 10 yılı var.  O blogda yazdığım ve sevdiğim tek yazı olabilir. Onu da burada paylaşmak istedim. Bana bir hatırlatıcı olsun diye. İnsanlar değişir, istekleri, düşünceleri, hayata bakışları, her şey değişir. Bu yazıyı yazan ilk gençliğinde küçük bir kız çocuğu, bugünkü kadınla alakası yok. Bugünkü kadının on sene sonrakiyle bir alakası olmayacağı gibi.

İnternet ülkemizde yaygınlaştığından beri yerli yabancı onlarca sitede bloğum oldu, hiçbirinin devamını getiremedim. Bakalım belki Funda’nın Harikalar Diyarı’nda işler farklı işler. Umarım.

İŞTE O YAZI (Kötü bir clickbait başlık =)))

Geçenlerde Bridget Jones’un Günlüğü romanını tekrar okumaya başladım. (Çok eğlenceli bir kitaptır bu arada okumayan varsa tavsiye ederim.) Tabi okuduktan hemen sonra günlük tutmaya karar verdim ama ne kadarını gerçekleştirebileceğim konusunda henüz hiç bir fikrim yok. Muhtemelen hiçbir zaman gerçekleştiremeyeceğim. Sanal alem üzerindeki bir çok platformda İngilizce Türkçe blog yazıp hepsini yarıda bırakmış biri olarak onu gerçekleştirmem imkansız!

Herneyse konuya döneyim. Biraz önce ise film uyarlamasını tekrar izledim. Kitabın orijinaline oldukça sadık kalınmış ama Hugh Grant’ten rol çalıp Colin Firth’e paslamak ihmal edilmemiş. Tamam kitabın sonu da Mark Darcy ile bitiyor ama kitaptaki gibi bir bitiş yapımcılara para kazandırmaz. Beyazperde için bazı değişikliklerin yapılması gerekir. Öncelikle Happily Ever After zırvalıklarıyla bizlerin duygularını sömürmeleri şarttır. Zırvalık dediğime bakmayın. Kanmıyor muyum? Hem de nasıl kanıyorum! Kim böyle bir peri masalı yaşamak için yanıp tutuşmaz ki?

mr_darcy_aşkına

Aşk ve Gurur’daki Mr. Darcy ile, burada Colin Firth’ün oynadığı Mark Darcy zaten aynı adam. Helen Fielding bile yazarken oradan arakladığını söylüyor. Nedir peki bu pek değerli adamın olayı? Ne değildir ki! Yakışıklıdır, karizmatiktir, sizden etkilenir hatta zamanla içten içe sever ama asla belli etmez, mağrurdur, her daim kuğldur -annesinin zorla giydirdiği geyik desenle kazağın içindeyken bile-, sofistikedir, kesinlikle üst sınıfın adamıdır, şiddete karşıdır ama bu diyetini siz söz konusuysanız hemen bozar, her daim arkanızı kollar -siz istemeseniz bile-, “işte bu” diyeceğiniz ve yanınızda gururla taşıyabileceğiniz bir adamdır. Aradığınız, arzuladığınız tam paket odur.

Diğer yandan Hugh Grant’in oynadığı Daniel Cleaver karakteri tam bir serseridir. Yakışıklı ama yılışık, çok güzel bir gülümsemeye sahip, eğlenceli ama bir o kadar çapkın, size birşey katmayan, herkesin sadece görünüşüne hayran olduğu, sığ ve sadakatsiz bir adamdır.

Peki Bridget Jones nasıl bir hatundur? Sigaraya ve içkiye bayılan, tombik, kendi sınırlarını kendisi belirleyen, çok eğlenceli ama bir o kadar depresif, saçmalamakta sınır tanımayan, kolay adapte olamayan, kişisel gelişim kitaplarıyla kendini eğitmeye çalışan,  sığ ve kendi deyimiyle 32 yaşında bir kızkurusudur. Özelliklerini bir düşünelim. Normal şartlar altında -Darcy’nin varoluşuna bir an bile inanırsak- asla onu kapamayacak bir hatun gibi gözüküyor, değil mi? 

Ama Bridget Jones kitabın ve filmin sonunda Mark Darcy’i kapıyor. Kitap ve film Bridget’i kendi sınıfının çok çok üzerindeki bu adamla ve Happily Ever After ile bırakıyor. Kendisine benzeyen ama ne yaparsa yapsın evlenemeyeceği bir Cleaver ile değil, bir kadını gözlerine bakmasıyla eritebilecek bir Darcy ile… Bu hepimize verilmeye çalışan bir umudunu kaybetme mesajı aslında…  Hey ekran başındaki! İraden bir kedininkinden bile düşük olabilir, tombik, sığ, başarısız, saftirik, alkolik veya işkolik olabilirsin ya da işinden memnun olmayabilirsin ya da hiç işin olmayabilir, saçmalamanın dibine de vurabilirsin ama senin için de bir yerlerde bir Mark Darcy var tatlım. Umudunu kaybetme, silkelen ve kendine gel.

Gerçeğe dönelim. Gerçekte Mark Darcy var mı? YOK! Bu sadece filmlerin ve kitapların ve kurgusal tüm alemlerin bizleri uyutmak ve kendimizi avutmamızı sağlamak adına yarattığı bir hayalden başka bir şey değil. Böyle adamlar var diye düşünmemizi bekliyorlar, ama yok! Hiç boşuna umutlanmayın, hiç kendinizi kandırmayın. Darcy yok, evet ama Cleaver’a benzeyen adamlar çok, onları her yerde bulabilirsiniz, hiç zorluk yaşamadan hemde. Ama Darcy’i hiçbir yerde bulamazsınız, çünkü Darcy aslında hiç varolmamıştır. Olsaydı da zaten sizin sınıfınızdan çok yukarıda olacağı için asla ona sahip olamazdınız. Bütün kurgular, etrafımızdaki bütün bu çember bizi kandırıyor!

İşi numaralara dökecek olursak.. İyisi mi siz ve ben önümüzdeki, aslında 3 olup 9muş gibi görünen ya da 9 olup 3müş gibi davranan adamlarla (Genelde 9 sandığımız 3’lerdir ama çok ümitlenmeyin) takılmaya devam edelim.. Biz onları Darcy sanalım, bizi Türk filmlerinden arak tabirle “bu hayattan çekip çıkaracak” sanalım. Ama onlar kendi yüklerini de bize yükleyip adam kılıklarını bir kenara astıktan sonra mağara adamı hallerine dönsünler ve biz Cleaver’lara bile hasret kalalım…

…Hatta yine Bridge’in deyimiyle, evimizde yalnız ölelim ve köpekler cesedimizi parçaladıktan 3 hafta sonra bizi bulmayı başarsınlar..

Şimdi bu yazıyı okuyorum. Okuyorum ve gülüyorum. Bugünkü kadının böyle bir yazıyı yazması, insanları bu kadar kategorize etmesi, “adam” sözcüğüne bu kadar takıntılı olması, ilişki hakkında bu kadar ahkam kesmesi, ezberlenmiş cümleler kurması mümkün değil. Siz siz olun çocuklarınızla doğrudan bağ kurun, sağlıklı insanlarla nasıl ilişki kurabileceğini öğretin. Kalkıp televizyondan ya da kitaptan öğrenmesin. Sonradan aklı başına gelir tabii ama hayattan ne kadar zaman çalabilirsek, ne kadar güzel yaşayabilirsek o kadar iyi olur.

fundaninharikalardiyari.wordpress.com – © 2018 – Tüm Hakları Saklıdır.