Erasmus, Geziler

Gezilerim: 1. Bölüm

İtalya’yı ne kadar sevdiğimi artık anlatmama gerek yok sanırım. Tarihi dokusu, yemekleri, insanları, neşesi, peynirleri, şarapları, tatlıları, derken sevilmeyecek hiçbir yanı yok gözümde. Gittiğimde elimden geldiğince İtalya içinde de gezmek istedim ama şartlar pek el vermedi. Aşırı soğuk olması da cabasıydı. O nedenle bütün planlarımı bir sonraki İtalya seferime, mümkünse yaz aylarına, devredip döndüm.

Tabii bu hiç gezmedim, hep evde oturdum anlamına da gelmiyor. Daha önce Floransa, Pisa ve Bologna’ya yaptığım gezilerden bahsetmiştim, onları kısaca yazmıştım diye hatırlıyorum. Assisi, Spello, Spoleto ve Foligno’dan pek bahsetmemiş olabilirim. Onlar da Umbria bölgesinin Perugia’ya yakın birbirinden şirin yerleşim birimleri. Özellikle Spello çiçekleri ve tüm sokakların katıldığı çiçek yarışmaları ile meşhur, inanılmaz güzel bir yer.

Bunların dışında sanırım gittiğim en güneydeki şehir Roma idi, Roma’dan güneyine gitmemiş olabilirim. Zaten yaza, en azından bahara sakladığım yerler genelde İtalya’nın güneyindeki şehirler. fotoğraflarını bile gördüğümde içim gidiyor gerçekten. Roma demişken, Roma için ayrı bir kapanış yazısı yazarım diye düşünüyorum. Çünkü tüm bu maceranın Roma’da bitmesini istediğim için, son gezimi Roma’ya planladım.

Gezilerle ilgili yazılarıma Milano ile başlamak istiyorum.

IMG_20181219_123454_273

Genel olarak “Gezilecek Yerler” konseptine pek inanmıyorum. Zaten kısıtlı olan zamanınızı, bir oraya bir buraya koşarken, kendinizi deli gibi yorarak tüketmemeniz gerektiğine inanıyorum.  Eğer istediğiniz şey “Milano’da Gezilecek 10 Yer” gibi bir yazıysa onu her yerde bulabilirsiniz zaten. Ben daha çok şehirde yürümeyi, gezmeyi, bilmediğim sokaklarda dolaşmayı ve kaybolmayı seviyorum. Avrupa’da, özellikle de İtalya’da istediğiniz gibi kaybolabilirsiniz. Kesinlikle korkmayın. İnsanlar inanılmaz yardımcı ve güleryüzlü. Sokaklarında yürürken bir kere korktuğumu, bir kere tedirgin olduğumu bilmem. İnanın İstanbul’da kendi evime gündüz vakti bile yürürken daha tedirgin oluyorum.

Aşırı turistik ve tarihi yerleri gezme planı yaptığınızda, şehrin büyüsünü, güzelliğini ve tüm hikayelerini kaçırdığınızı düşünüyorum. Ordan oraya koşturup, zamanla yarışırken, büyük olasılıkla aşırı lezzetli bir pastaneyi ya da gizemli bir hikayesi olan binayı kaçırıyorsunuz muhtemelen. Onun yerine rahat rahat yürüseniz, rotanızı kalbiniz çıkarsa, arada iki esnaf ile konuşsanız daha çok verim alır, daha tatmin olursunuz. Elbette herkes Duomo’yu görmek ister ama pek azı Brera’da yürümek için yolunu değiştirir. Herkes büyük Milano restoranlarında yemek yemek ister ama pek azı 2-3 euroya gezebileceği sanat galerileri için durur ve zaman ayırır. Elbette ikisini de seçene saygı duyuyorum ama benim kalbim her zaman ikinci seçenekten yana.

IMG_20181219_111922_138

O kadar da turistik yer düşmanı değilim tabii. Prada Müzesi’nde bulunan ve Wes Anderson tarafından dizayn edilen Bar Luce’yi de görmeden dönmedim. Ya da Sforzesco Şatosu’nu ya da Duomo’yu  ya da Vittorio Emanuele II Galerisini ya da “Küçük Venedik” olan Navigli’yi (Yine iyi gezmişim yalnız haha). Bu kez Venedik’e gitmedim. Evet çok güzel ama çok turistik, çok kalabalık, kokuyor, oldukça pahalı ve bana o kadar da hitap etmiyor sanırım. Yine de imkanı olan varsa, sular altında kalmadan gidip görsün derim ben. Sanırım bu Milano gezimdeki tek pişmanlığım, George Clooney’nin de evinin bulunduğu Como Gölü’ni gidip gezmemiş olmam. Umarım bir sonraki sefere gidebilirim ❤ George Clooney’i bir kere daha kıl payı ile kaçırdım, onu Roma yazımda anlatırım =)

IMG_20181219_174922_544

 

Bu 6 ay bana hostel kültürünü de aşılamış oldu. Sadece kalacak ekonomik bir yer olarak görmek değil de, oradaki insanlarla tanışıp farklı kültürleri öğrenmek harika bir şey. Selfilerden anlamışsınızdır, ben bu geziye yalnız çıktım. Milano’yu yalnız keşfettim. Yalnız gezmeyi çok daha fazla seviyormuşum onu anladım. Bir başkasını beklemeden, canım nereye gitmek isterse oraya gitmek olağanüstü bir özgürlük. Gece hostele dönünce içeceğini alıp oradaki insanlarla kaynaşmak çok güzel bir duygu. Ben 6 kişilik bir odada benden başka 3 kızla birlikte kalıyordum. Biri Taylandlı ve okumak için İngiltere’ye gitmiş bir kızdı. Çok akıllıydı zaten başarılı olduğu için burs da almış, Christmas tatilini İtalya’da gezerek geçiriyordu. Bir diğeri Brezilyalıydı. O da okumak için İtalya’ya gelmiş, hem çalışıp hem okuyordu. Şanslı mıydı bilemiyorum ama kaldığımız hostelde çalışıyordu. Gündüzleri sanat okulunda derslerine gidiyor, akşama doğru hostele dönüp çalışıyordu. Sonuncusu ise bir Moldovalıydı. O da okumak için Torino’ya gelmiş, okulu bitince Milano’ya taşınmıştı. Aralarında o an için en şanssız sayılabilecek kişi oydu. Akşamları bir restoranda çalışıyordu, hostele verdiği parayı çıkarınca cebine günlük 5 euro kalıyordu. Ben dönerken bebek bakmak ya da köpek gezdirmek gibi başka işler için birileriyle görüşecekti. Umarım şansı yaver gitmiştir.

Oda arkadaşlarımın dışında da onlarca insanla tanıştım. Hatta öyle komik ki, hosteldeki ikinci akşam farkında olmadan yanıma gelen kız, Perugia’dan arkadaşımdı. Dünya küçük derler de inanmayız! O da yalnız gezmeyi seven biriymiş, şans eseri karşılaştık. Çok güzel bir tesadüftü. Sonra da çok iyi arkadaş olduk ve ben Almanya’ya gittiğimde onu da ziyaret etmeden dönmedim.

Bir daha Milano’ya gider miyim, yolum düşer mi bilmiyorum. Ama özellikle Parco Sempione’deki içime döndüğüm güzel anlarım, uzuuun doğa yürüyüşüm, karın yağmaya başladığı o büyülü an, Sforzesco Şatosu’nu ilk gördüğüm an derken, yaşadığım bu inanılmaz yolculuğu asla unutmayacağım!

fundaninharikalardiyari.wordpress.com – © 2019 – Tüm Hakları Saklıdır.
Advertisements
Erasmus, Günlük, Kendime Not

Hep mi Gül Bahçesiydi?

Şimdi dönüp bakıyorum da neler gelmiş, neler geçmiş, nler sığmış 6 aya.. Sadece 6 ay diyip geçmeyin, insan o kadar kolay adapte oluyor ki her şeye. İlk 15 gün yaşadığım korkunun yerini rahatlık ve mutluluğa bırakışı, şehirdeki yeni hayatıma alışmamla birlikte gelen güzellikler daha dün gibi. Daha fazla zamanım olsaydı da daha fazla kalsaydım keşke. Gelen günler neler getirir bilinmez ama yeniden gitmek için can atacağımı çok net biliyorum.

Peki kaldığım tüm süre boyunca her şey güllük gülistan mıydı? Hem evet hem hayır. Şu anda bulunduğum yerden bakınca elbette her şey güllük gülistanlık görünüyor ama tabii ki benim de orada yaşadığım süre boyunca karşıma çıkan sorunlar, aniden beliren zorluklar vardı.

Gerçekten, şükürler olsun ki benim başıma kötü hiçbir şey gelmedi. Yakın arkadaş çevremin başına da çok çok kötü bir şey gelmedi. Gerçi Berkeciğimin Barcelona’da cüzdanını çaldılar, Meltemciğimin dişi ağrıdı ama onlar da geçti gitti ve onların dışında çok şükür hiçbirimiz bir şey yaşamadan döndük. Güvendeydik, özgürdük, kendimizi ve etrafımızı keşfediyorduk. Bu sözleri okumak size nasıl geliyor bilmiyorum ama gerçekten özgürdük arkadaşlar. Bu yüzden oraya bu kadar kolay adapte olduk ve o yüzden bu kadar içselleştirip oralı gibi olduk. Gecenin 4’ünde kadın olarak bir yerden bir yere rahatça yürümek inanılmaz bir his! Ne giydiğinize karışılmadığı, gönül rahatlığıyla istediğinizi giydiğiniz, yolunuz kesilmeden istediğiniz yere gittiğiniz, rahatsız edilmeden istediğiniz şeyi içtiğiniz bir yerde olmak… Ahh ahh işte bu hissi tekrar yaşamak için her şeyimi verebilirim. Kadın olduğunu, insan olduğunu, özgür olduğunu, kimseye verecek hesabın olmadığını hatırlamak öyle muhteşem ki! Başka şekilde tanımlayamam.

Başka insanlar için belki dil bilmemek, yemek konusunda tutucu olmak gibi şeyler çok büyük zorluklar olabilir ama benim için bunlar zaten problem değildi. Gitmeden önce İtalyanca öğrenmiştim, İngilizce ile de pek problem yaşamıyorum. İtalyanca bilmeyenler için Perugia zor bir yer değil hem, hemen hemen herkes İngilizce de konuşabiliyor. Zaten dil bilmeden herhangi bir yere doğru yola çıkmanızı önermeyebilirim. Her ne kadar teknoloji gelişmiş de olsa, o adımı atıp atmamanız konusunda cesaretlendirici olamayabilirim. Yemek konusunda da İtalyan yemeklerine aşık ve değişik lezzetlere açık bir insan olarak sorun yaşamadım. Ama bu konuda da sorun yaşayanları gördüm.

Benim için zorluklardan biri paraydı. Türkiye’de bir şekilde kazandığın parayı orada harcayınca gerçekten mini mini hesaplar yapmak zorunda kalıyorsun. “Bunu almaya şu anda ihtiyacım var mı?” Orada çalışıp bir kazanca sahip olsanız gözünüze batmaz tabii ki ama belli ve limitli bir parayla gidince elbette bir şey alırken iki kere hatta üç kere düşünmeniz gerekebiliyor. Bir de ev masrafı var, fatura masrafı var, market-pazar masrafı var. Var da var =)

Bir diğer zorluk olarak, ev arkadaşlığı canımı sıktı diyebilirim. Hatta para hesaplarından daha çok sıktığını söyleyebilirim. Pek detay vermek istemiyorum ama eve çıkacağınız zaman o evi kiminle paylaşacağınızı iyi düşünmeniz, iyice tartmanız lazım, sadece bunu söyleyebilirim. Yabancılarla eve çıkmaktan da çekinmeyin, Türk’ün Türk’e yaptığını kimse kimseye yapmıyor bence. Günün birinde çok yanlış bir psikopata, pardon bir kişiye çok fazla ve çok gereksiz emek verdiğinizi görüp üzülebilirsiniz. O kişinin her zaman mı manyak bir psikopat olduğunu yoksa sonradan mı dönüştüğünü düşünüp durabilirsiniz. Sayılı günlerinizi gerçekten ondan kurtulmak için sayarak geçirmeyin sonra. İnanın bana ben yaşadım, o evden çıkmak ve sonra kendi evime dönmek hiç bu kadar rahatlatıcı olmamıştı ❤ Sanırım paradan da büyük problemim buydu. Orada her şeye dayanabilirdim de o evde yaşamaya devam edemezdim sanırım diyorum ve bu kısmı burada bitiriyorum.

Etrafım insanlarla dolu olsa da yaşadığım bir diğer zorluk da İstanbul’daki yakın arkadaş çevremi özlemiş olmaktı. Bir derdim bir sıkıntım olduğunda elbette Meltem ve Damla her zaman yanımdalardı ama yine de bir Sakiş’in tavsiyesini almak bir Nagiş’in sesini duymak isterdim. Ayrıca ailem de burnumda tütüyordu. Uzakta olduğum için insanları 4 kat daha fazla özlüyordum. Bunun çaresi de para tabii, çok param olsa 2-3 ayda bir Türkiye’ye gelsem, ne özlem kalırdı ne başka bir şey tabii =)

Ve tabii soğuk hava. Azılı düşmanım. Hiç bir zaman sevemedim, hiçbir zaman barışamadım. Of diyorum başka da bir şey demiyorum. Perugia’nın etrafı dağlarla çevrili olduğu ve pek kar yapmayan bir bölgede yer aldığı için inanılmaz soğuktu. Ben bir yaz insanı olduğum için bu durumdan ekstra etkilendim. Kaç kat pijama giyip yattığımı hatırlamak istemiyorum şu an.

Onun dışında gerçekten her şey güllük gülistanlık mıydı derseniz, evet her yer ama her yer gül bahçesiydi derim size.

fundaninharikalardiyari.wordpress.com – © 2019 – Tüm Hakları Saklıdır.
Erasmus, Günlük

Macera Bitti!

Her gün yazma isteği buraya kadarmış =)

Ne kadar geride kalmışım. İnanılmaz. Gerçekten her gün yazmak istedim ama eğlenmekten ya da çalışmaktan ya da başka aktivitelerden (!) yazı yazmaya fırsat kalmadı. Yazma isteğimi ikinci, üçüncü hatta sonuncu plana attım. Yarın yazarım, haftaya yazarım derken aylar geçti, bugünü buldu.

Artık döndüm, 18 gün oldu. Bu macera bitti, darısı başlayacak yepyeni maceraların başına..

Bu şimdilik kısa bir merhaba yazısı olsun. Her şeyi detaylıca yazmak, uzun uzun anlatmak istiyorum. Bence bu kez başarabilirim çünkü Perugia’da geçirdiğim zamanları o kadar özlüyorum ki yazarken bir yandan da anmış ve hatırlamış olurum ❤ Bu kez de hatıra defterim olur burası.

Ayrıca bu arada bir çok kitap okudum, bir çok film izledim, dizilerden bahsetmiyorum bile! Captain Marvel’ı var, The Umbrella Academysi var. Ooo daha çook işimiz var, çook =)

fundaninharikalardiyari.wordpress.com – © 2019 – Tüm Hakları Saklıdır.
Erasmus, Günlük, Kendime Not

Macera Başladı: 94. Gün

Aslında niyetim tam 90. günde yolculuğumu yarıladığımda bunları yazmaktı ama yine yetişemedim tabi ki =)

Zaman ne çabuk geçiyor, bunu farketmek çok korkunç bir duygu yaratıyor. Endişe, sabırsızlık, korku ne ararsanız arka arkaya geliyor. Bunlarla mücadele etmeye çalışmak da daha büyük stres yaratıyor. “Nereye gidiyorum?”, “Hayatımla neler yapacağım?”, “Yoksa geç mi kalıyorum?” bütün düşünceler bu sorular etrafında dönüp dolanıyor. Halbuki bu bir illüzyon, bu gerçek bir duygu değil. Bu bir beklenti, yanlış bir üzüntü hali. Sosyal medyada geçirdiğimiz zaman, bizleri arkadaşlarımızla, yakınlarımızla akrabalarımızla sanal bir yarış haline sokuyor. Bir şey görüyoruz, hemen kendimizi kıyaslıyoruz. Peki ama biz hayatta neler istiyoruz?

Burada bunu düşünecek çok zamanım oluyor. Hala tam bir yol haritası çizemedim, doğru, ama yine de ne istediğimi biliyorum. Mutlu ve huzurlu bir hayat sürmek istiyorum. Bunun için bir düzene, bir kariyere, başka bir insana ihtiyacım olmadığını görüyorum. Toplumun dayattığı şeylerden çok uzaktayım. Yabancı olmayı, yabancı kalmayı seviyorum. Dayatmaları ve zorlamaları reddediyorum.

Burada geçirdiğim zaman zarfında kendime daha çok güvenmeyi öğrendim. Bizler her şeyi yapabilecek güçte insanlarız. “Yapamam” dediğim zamanları hatırlıyorum da, bunu bana kim söyledi? Yapamayacağımı kim öğretti? Ne ile ne kadar baş edebileceğimi kim belirliyor benden başka? Neden bu kadar korkuyorum? Hep içimdeki o öğretilmiş ses çıkıyor karşıma. “Yapamazsın” diyor, hayır efendim, YAPABİLİRİM!

Yardım almayı öğrendim burada. Her zaman kendini yok sayıp başkalarına koşan Funda olarak artık alabiliyorum. Ve en büyük yenilik: HAYIR diyebiliyorum, sınırlarımı çizebiliyorum. Bunu yaparken de utanmıyorum, çünkü sağlıklı olan bu! Yine insanların yardımına çılgınca koşuyorum elbette ama müdahil olmayı bıraktım sonunda.

Yemek yapabildiğimi gördüm. Elim de lezzetliymiş bu arada, bunu da öğrenmiş oldum.

Kadın olduğumu hatırladım mesela. Türkiye’de kadın olunamıyor, Avrupa bu konuda çok daha özgür, güvenli ve öğretici.

Gerçek korkularımla da yüzleşiyorum mesela. Buraya geldiğimden beri karanlıkta uyuyabiliyorum. Belki de kendimi güvende hissetmemle alakalıdır, bilemiyorum.

İnsanlarla tanışırken kendimi saklamıyorum, aman ne düşünürler demiyorum, rahatsız edileceğime yönelik bir korkum yok, biriyle konuşurken endişe duymuyorum.

Daha sakinim, daha huzurluyum, daha mutluyum burada. Umarım İstanbul’a döndüğümde bu halimi koruyabilirim.

Kaldı 86 gün..

fundaninharikalardiyari.wordpress.com – © 2018 – Tüm Hakları Saklıdır.

 

Erasmus, Günlük

Macera Başladı: 84. Gün

Burada da kendime bir dans kursu buldum.

Dans etmeyi gerçekten çok sevdiğimi ve çok istediğimi geçen sene keşfetmiştim. Türkiye’de yaklaşık 1 yıl kursa gittikten sonra buraya dönünce, dans etmeyi inanılmaz özlemeye başladım. Çılgın gibi Latin Partisi ararken, Facebook’ta bir dans kursu buldum. Hemen mail attım. Anında cevap verdiler.

Dünyanın en güzel kadınlarından biri olan Kübalı Berthy ve aşırı yetenekli sevgilisi İspanyol Toni ile tanışma hikayem böyle başladı. Beni kibarca bir deneme dersine davet ettiler. İzlemek yasak, dans etmek zorundasınız. O kadar hoşuma gitti ve o kadar eğlendim ki, bir sonraki hafta hemen kursa kaydoldum.

Ben “yeni başlayanlar” sınıfına gitmiştim, derste dans edince “orta seviye” sınıfa geçmemi istediler. Henüz “ileri seviye” sınıf açmamışlar. Belki farklı adımlar vardır diye hem başlangıç hem orta seviye derslerine birden gidiyorum.

İstanbul’daki kursumda yaş ortalaması düşüktü, burada da tam tersi oldukça yüksek. İnsanlar gerçekten yaşamayı seviyorlar. 50 yaş üstü çiftler falan var, beraber gelmişler, beraber öğreniyorlar, beraber eğleniyorlar. Harika bence!

Geçen hafta onlarla beraber partiye de gittim. Beni arabalarına aldılar. Önce partiye götürdüler, sonra evime bıraktılar. Buradaki bu olayı seviyorum. Kimse gocunmuyor, herkes bir şekilde yardım ediyor. Gün yağmurlu mu, gel ben seni eve bırakırım; partiye mi gideceksin, gel ben seni götürürüm; süpermarkete mi gideceksin, otobüsle uğraşma gel beraber gidelim. Muhteşem ya gerçekten bayılıyorum!

fundaninharikalardiyari.wordpress.com – © 2018 – Tüm Hakları Saklıdır.